25 Haziran 2011 Cumartesi

EKOLOJİK SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE SOSYAL ADALET İÇİN SIFIR BÜYÜME

Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 25 Haziran 2011

Boğaziçi Üniversitesi, Haziran ayında Ekolojik Ekonomi Avrupa Topluluğu’nun düzenlediği 9. Ekolojik Ekonomi konferansını misafir etti. Konferansta en yoğun ilgi gören ve tartışılan konularından biri “Ekonomide Sıfır Büyüme” oldu. “Ekonomi büyümezken, ülke insanının refah düzeyi yükselir mi?” sorusuna cevap arandı.

Sıfır büyüme fikrinin tarihi 19. yüzyıla dayanmakla birlikte, 1970’lerde Club of Rome’ın düşünürleri tarafından tam olarak tanımlandı. Sıfır büyüme, en geniş anlamda, çevreci, aşırı tüketime ve kapitalizme karşı geliştirilen politik, ekonomik ve sosyal fikirler bütünüdür. Küresel ısınma, uygarlığın ve küresel ekonominin dayandığı petrolün bir süre sonra bitecek olması, dünyada kaynak tüketimi ve gelir dağılımındaki adaletsizlikler, ard arda yaşanan küresel finansal krizlerle birlikte yeniden önem kazandı. Konferansa ağırlığını koyan sıfır büyüme tartışmalarında, ekonomistler şu fikirleri vurguladılar;

40 yıl sonra dünyanın nüfusu yarı yarıya artacak ve 9 milyar olacak. Ancak bu 40 yıl içinde karbon emisyonlarının da 130 kat düşürülmesi gerekiyor. Bu yüzyılın sonunda ekonomik aktivitelerin atmosfere karbon salması değil, atmosferdeki karbonu soğurması bekleniyor. Bir yanda küresel ısınma tehditi diğer yanda zaten kısıtlı olan ve tükenmeye doğru giden doğal kaynaklar var. Dünyanın sunduğu doğal kaynakları sonsuz kabul eden, ekonomiyi sürekli büyümeye ve GSMH’yı (Gayri Safi Milli Hasıla) artırmaya teşvik eden klasik ekonomi temelli politikalar iflas edecekler.

Her ekonomi anlayışı bir politik düşünce sistemine dayanır. Günümüzde yaygın kabul gören klasik ekonomi neo-liberal politika temellidir.

Ekonomik büyüme için doğal kaynakların, gelecek nesillerin ve tüm canlıların yaşam hakkını düşünmeden tüketilmesini körükleyenler: Hükümetler, uluslararası yatırım kuruluşları, küresel şirketler, üniversiteler ver araştırma merkezileridir.

Üniversitelerde okutulan ekonomi kitapları, ülkelerin gelişmişlik ve insanların refah düzeyini GSMH’nın artmasına bağlar. GSMH, tüketim ile artar. Bu kitaplar, doğal kaynakları sınırsız kabul eder, üretim ve tüketim dinamikleri kaynakları dikkate almaz, maliyet hesaplamalarına doğal değerler katılmaz. Öğrencilerin, bu ekonomi anlayışı sorgulaması istenmez.

Değerler sistemi değişmelidir. Ekolojik etik ve gelecek nesillerin yaşam hakkı dikkate almalıdır. İnsanlar ölümlerinden sonra dünyaya ve dünyada yaşayanlara ne olacağını düşünmeleri etik bir konudur. Gelecek nesillere ve canlılara karşı olan sorumluluklar unutulmamalıdır.

En büyük çelişki sürekli ekonomik büyümenin mutluluğu garantilememesidir. Belli bir refah seviyesine ulaşıldıktan sonra GSMH artsa bile insanların mutluluğu artmamaktadır. Oysa, genel kabul gören görüş, GSMH ile insanların mutluluğu arasında doğrusal bir ilişki olduğudur.

Sürdürülebilir Sıfır Büyüme

Sürdürülebilir sıfır büyüme, insanların refahı ve ekolojik sürdürülebilir için, yerel ve küresel çapta, kısa ve uzun vadede üretim ve tüketimin yumuşak, gönüllü ve adilce düşürülmesidir. Sürdürülebilir sıfır büyüme, devasa altyapılar yerine merkezi olmayan küçük boyutlu çözümleri, rekabet ve varlığın birikimi yerine sosyo-ekonomik temelli adil paylaşımı, tüketim yerine gönüllü sadeliği dikkate alır.

“Gerçek Demokrasi” sıfır büyüme için gereklidir. Bu gereklilik, sıfır büyümenin gönüllü ve katılımcı karakterinden kaynaklanır. Ancak “Demokrasi”, gönüllü sıfır büyümeyi desteklemeyebilir. Bu nedenle, yerel demokrasi, komünalizm, katılımcı, biyolojik bölgesel yaklaşımlı ve ihtiyatlı demokrasi gibi, farklı demokrasi modellerinin incelenmesi gerekir.

Sürdürülebilir sıfır büyüme, çevresel şartların iyileştirilmesini kapsar. Ekonomik aktivitelerin doğal kaynak tüketimine ve doğa üzerindeki etkisine, ekolojik ayakizine bakar.

Klasik anlayışta, ekonomik büyüme, gelirin adil dağılımından kaçınır. Bu nedenle küresel ölçekte kuzey yarımküre ile güney yarım küre arasında ciddi gelir dağılımı adaletsizliği yaratılmıştır. Sıfır büyüme ekonomisi, küresel olarak doğal kaynakların sömürülmesinin sınırlandırılmasına dönük stratejiler üzerinde çalışır.

Mutluluk, yaşam, iletişim gibi sosyal konuları içerir. Sürdürülebilir sıfır büyüme, yaşamın anlamı yerine, yaşamı anlamlandırmaktan ve anlamlı yaşam kurmaktan bahseder. Market koşulları dışında bir başka yaşam olduğunu savunur. Yüzyüze iletişimi destekler. Toplumsal bilginin bağımsız ve katılımcı olması gerektiğini savunur. Bu nedenle, taraflı ve bağımlı bilgiye dayalı ve özgür iradeyi kısıtlayan reklamı reddeder, yoğun reklam kampanyalarını yüksek oranlarla vergilendirir ve toplumsal alanlarda kitlesel reklam araçlarının kullanılmasını istemez.

Sürdürülebilir sıfır büyüme, bazı kurumların dönüşümünü, bazılarının ıslah edilmesini ve bazılarının kapatılmasını gerektirir.

İşin yeniden tanımlanması, işçi verimliliği gibi neo-liberal kavramların değiştirilmesi ve iş koşullarının gözden geçirilmesi sıfır büyümenin adımlarındandır.

Uygulamada kullanılabilecek yöntemlerden bazıları şunlar;

o Karlılık yerine toplumun refahına odaklı alternative ekonomiler,

o Yerel pazarlar,

o Yerel üretim ve tüketim dayalı ekonomiler,

o Yerel paralar,

o Mal ve hizmet değişim sistemleri,

o Kooperatifler,

o Ekoköyler,

o Ortak yaşam evleri, vs.

Neo-liberal politikaların yerleştirdiği kalıplaşmış ekonomik ve yaşam sistemlerini değiştirmek hiç kolay değil. Ülkeler arasındaki gelişmişlik farkı, bizim gibi gelişmekte olan ülkeleri, gelişmiş ülkelerin refah düzeyini yakalamak için zorluyor. Fakat onların izlediği yolun yarattığı ekonomik, sosyal ve ekolojik sorunlar ve dünyayı getirdiği nokta ortada. Gelişmekte olan ülkeler, aynı noktaya ulaşmak için aynı yolu izlemek, aynı hataları tekrar etmek, aynı sorunları yaşamak zorunda mı? Aynı yol izlense bile, gelişmiş ülkelerin refah düzeyine ulaşılabilir mi? Yoksa, kısıtlı dünyamızın, kısıtlı imkanlarını dikkatli kullanan, gelecek nesillerin ve canlıların yaşam haklarına saygılı, daha insanca, daha adil, artarak büyümeye değil sıfır büyümeye hedefli alternatif ekonomik politikalarla, refahı ve mutluluğu yakalamak mümkün mü?

30 Mayıs 2011 Pazartesi

DOĞAL DENGELER, DÖNGÜLER

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 29 Mayıs 2011

İlk cemreler havaya, suya ve toprağa düştü. Sonra gün ile gece eşitlendi ve gelmekte olan bahar Nevruz ile kutlandı. Ardından Hıdrellez ile bahar kutlamaları sonlandı ve yaza hazırlıklar

başladı. Doğanın milyonlarca yıldır süren döngüleri ve dengelerine insanoğlunun kattığı bu kutlama havası, yaşamın da kutlanması aslında. Doğanın dengelerine ve döngülerine bakınca insan, bunların gerçekten kutlanılası olduğunu anlıyor.

Yaşamımız için şart olan oksijen havada yüzde 21 oranında var. Bu oran 350 milyon yıldır değişmedi. Dünya bu oranı sabit tutmakta çok başarılı. Bu başarının büyüklüğü, sabit tutmaya çalışıp da tutamadığımız örneğin enflasyon oranı ile karşılatırıldığında daha iyi anlaşılıyor. %21 kritik bir oran çünkü bizim gibi büyük çok hücreli canlıların yaşaması için optimal. Eğer %15 seviyesine düşseydi, beynimiz bilicimizi uyanık tutmak için gereken enerjiyi üretemeyecek ve biz etrafımızdakilerin farkında bile olmayacaktık. %30 seviyesine çıksaydı, yakılan bir kibrit bizi, etrafımızı ve tüm dünyayı alev topuna çevirecekti. Dünya milyonlarca yıldır oksijen oranını %21 civarında sabit tutabildiği için bugün varız ve yaşıyoruz.

James Lovelock, ünlü Gaia teorisiyle dünyanın, tüm canlı ve cansız varlıkları ile bir bütün olduğunu ve yaşamsal şartları kendi kendine düzenleyebildiğini söylüyor. Dünyayı yaşayan bir canlı ve hatta hayat verdiği için bir dişi olarak tanımlayan bu teoriye göre, doğal dengeleri, doğal döngüleri Gaia’nın kendisi sağlıyor. Gaia veya diğer adıyla, Doğa Ana, bir kısmını henüz keşfettiğimiz ve çoğunu henüz bilmediğimiz sayısız doğal döngüleri kullanarak, havadaki oksijen, hidrojen, su buharı ile diğer gazların miktarını, toprağın, suyun ve havanın ısısını dengede tutuyor ve daha nice dengeleri koruyor.

Dünyanın ortalama ısısı 150C. Neden? Dünyanın milyonlarca yıllık geçmişinde çok sıcak ve çok soğuk dönemleri oldu. Son 3,500 milyon yıldır, Dünyanın ısısı yaşama uygun sınırlar içinde kaldı. Bunu sağlayan Gaia’nın zaman için geliştirdiği, birlikte çalışan biyolojik, jeolojik, fiziksel ve kimyasal döngüler. Bu büyük başarıda minicik bir deniz yosununun inanılmaz bir rolü var. Bu, soğuk okyanuslarda yüzeye yakın yaşayan plankton ailesinden, Emiliaania huzleyii isimli, 4 mikron çaplı hücresel deniz yosunu. Emiliana güneş enerjisini kullanarak karbon dioksit ile suyu şeker ve oksijene çevirme işinde uzman. Emiliana aynı zamanda kalsiyum karbonatını çökeltmede çok başarılı. Kısa yaşamlarında kalsiyum karbonatı oluşturan bu minik organizmalar ölünce okyanusun dibinde birikiyorlar. Okyanus kütlesinin yarattığı yüksek su basıncı ve Dünyanın sıcak alt katmanlarından gelen yüksek ısı nedeniyle başlayan bir dizi kimyasal reaksiyon sonunda granit ve bazalta dönüşüyorlar. Kıtaların hareketi ile ilerleyip, yükseliyor ve volkanlardan lav olarak yeryüzüne ulaşıyorlar. Bu arada karbondioksit gazı atmosfere karışıyor. Atmosferdeki karbondioksit bir yandan ısıyı düzenlerken diğer yandan bitkiler tarafından fotosentez ile özümseniyor. Bitki köklerindeki karbondioksit, yağmurlarla birlikte su ile birleşip karbonik aside dönüşüyor. Birbirini ardısıra takip eden kimyasal reaksiyonlardan sonra sıvı kireç taşına dönüşüp suya karışıyor. Nehirlerden, denizlere ve okyanuslara taşınıyor. Emiliana ile karşılaşınca onun bir parçası oluyor. Böylece uzun ve karışık döngü tamamlanıyor. Bu, Dünyanın ısısını sabit tutan döngülerden sadece bir tanesi.

Deniz kıyısına gidip derin bir nefes aldığınızda, içinize dolan yosunsu kokan mis gibi enfes havanın aroması başınızı döndürür. Bu gaz dimetil sülfürdür (DMS) ve deniz yosunları tarafından üretilir. Bu gazın Dünyayı soğutan bulutların oluşumunda çok önemli bir rolü var. Gökyüzünde dans edercesine hareket eden, ilkbahar ve sonbahar aylarında masmavi gökyüzünde bembeyaz yumak yumak fışkırırcasına duran bulutlar Gaia’nın sessiz gökyüzü kaptanlarıdır. Bir kısmı yeryüzüne yakın, bir kısmı uzak seyreder. Yakın olanlar, güneş ışınlarını kalın dış katmanları ile geri yansıtarak yeryüzüne ulaşmasına izin vermezler. Böylece, yeryüzünü soğuturlar. Yükseklerde olanlar, yeryüzünden yükselen ısının dağılıp yok olmasını geciktirerek yeryüzünü ısıtırlar. Bulutlar; mikroorganizma ve bakterileri atmosferde oradan buraya taşıyan vagonlardır aynı zamanda. Peki bulutlar nasıl oluşur? Okyanuslardaki minicik planktonlar bulutların oluşumuna katkı sağlar ve dolaylı olarak iklimi etkilerler. Nasıl mı? Deniz yosunları ile bulutların rol aldığı bir döngü ile. Minik Emilianai bu döngünün yine baş kahramanı. Emilianai ve diğer hücresel deniz yosunları atmosfere DMS yayarlar. Havadaki oksijen DMS ile reaksiyona girer ve geriye başka şeylerin yanında sülfat kalır. Sülfatın en kritik özelliği su buharına çekici gelmesidir. Denize attığınız ekmek kırıntılarına balıkların hücum etmesi gibi su buhar tanecikleri sülfat taneciklerinin etrafında toplanıp yoğunlaşırlar. Su buharlarının yoğunlaşması ile bulutlar oluşur. Bulutlarda güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşmasını engelleyerek, yeryüzünü soğuturlar. Yeryüzü ve okyanuslar soğuyunca, deniz yosunları daha yavaş çoğalırlar ve daha az DMS üretilir. Bu döngü sürer gider.

Yeryüzünü yaşanır kılan dengeleri sağlayan sayısız döngüden bilinen iki temel olanı bunlar. Milyonlarca yıldır süregelen bir düzenin parçaları. Kutlanması gereken bir düzen bu. Gaia’nın, Tabiat Ana’nın düzeni. Arada, bulutlara baktığımızda, denizin kokusunu içimize çektiğimizde ve her bahar geldiğinde Dünyada yaşamamızı mümkün kılan tüm dengeleri ile döngülerini, saygı ile düşünelim, Tabiat Ana ile bütünleşip, yaşamı kutlayalım.

"Uyandım baktım ki bir sabah,

Güneş vurmuş içime;

Kuşlara, yapraklara dönmüşüm,

Pır pır eder durur, bahar rüzgârında.

Kuşlara, yapraklara dönmüşüm;

Cümle âzâm isyanda;

Kuşlara, yapraklara dönmüşüm;

Kuşlara,

Yapraklara..." Orhan Veli.

*Bu yazıda Stephan Harding’in “Animate Earth: Science, Intuition and Gaia” kitabından yararlanılmıştır.

30 Nisan 2011 Cumartesi

Fukushima'da Sessiz Bahar

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 30 Nisan 2011

İzmit 1999 – Fukushima 2011. Depremin yarattığını yıkımı yaşayan iki kadın ve anneyiz. Sevdiklerimizi kaybettik, pek çok tanıdığımız evsiz kaldı, deprem çocuklarımızın korkulu rüyası oldu, günlerce uyuyamadık. Bütün bunlara ek olarak, Joanne, Fukushima Daiichi nükleer santraline 60 km. mesafedeki Fukushima şehrinde, eşi ve 7 yaşındaki kızıyla birlikte yaşıyor ve ikinci çocuğuna hamile. Nükleer santralin yarattığı sorunlarla baş etmeye çalışıyor.

Doğanın doğum, neşe ve aşk mevsimi bahar geldi. Kirazların çiçek açma vakti. Bu özel mevsimde, Japonlar bu yüzyılın belki de en zor günlerini yaşıyorlar. Önce deprem ve tsunami, ardından nükleer kriz. İkisi doğal afetlerdi fakat sonuncusu insanoğlunun verdiği kararların sonucu. Bunlarla nasıl baş ediyorsunuz?

Joanne: Bahar burada yılın en güzel zamanı idi. Kiraz çiçeklerinin tümüyle açtığı bu neşeli mevsim şimdi üzüntü ve kalp kırıklıkları zamanına dönüştü. Rachel Carson’un “Sessiz Bahar”ını hatırladık. Hiç çocuk sesi yok, çünkü evde kalmak zorundalar. Kiraz çiçeklerini izlediğimiz büyük eğlenceler (hanami) de yok. Depremden sonra tek amacımız susuz, doğal gazsız günlük yaşamak ve depremin bıraktığı yıkıntıları temizlemek. Depremin bizde yarattığı en büyük ruhsal çöküntü artçı depremler. 11 Mart’tan bu yana binlerce artçı deprem oldu. Çocuklar uyuyamıyorlar. Yetişkinler artçılarla evleri sarsıldıkca giderek daha gerginleşiyorlar. Evimizi temizledikten sonra, 11 Nisan’da olan artçı deprem kalan son camları da kırdı. Gece olduğu için daha çok korktuk. Bir sonraki artçının ne zaman geleceğini bilemiyoruz ve bu hepimizi ruhsal olarak yıpratıyor.

Tsunami buraya ulaşmadı fakat surf yaptığımız, pikniğe gidip yüzdüğümüz yerler yok oldu. Tsunmai görüntüleri hepimizin korkulu rüyası ve kayıp olan binlerce insanın varlığı duygularımızı etkiliyor. Pekçok insan ruhsal sağlığını korumak için televizyon seyretmeyi bıraktı.

Yaşam tarzlarımız giderek enerjiye daha bağımlı hale geliyor. Nükleer enerji taşıdığı yüksek risklere rağmen, temiz, güçlü ve ucuz enerji kaynağı olarak tanıtılıyor. Bu görüşe katılıyor musunuz? Japon halkı nükleer enerji santrallarının yapımını nasıl kabul etti?

Japonya’da enerji israfına karşı çok güçlü bir hareket var. Şu an çok güçlü bir ekoloji hareketi de var. Tüm elektrikli aletler enerji tasarrufu için konulan çok sıkı kurallara uymak zorunda. Modern ülkelerin alternatif enerji kaynaklarına sahip bir geleceğe doğru ilerlediğini düşünüyorum. Burada sorun, rüzgar çiftlikleri kuracak veya geniş güneş panelleri koyacak alanı olmayan küçük bir ülke olmamız. Nükleer santraller çok büyük alan gerektirmediği ve ucuz olduğu söylendiği için Japonya için çok iyi bir çözüm gibi göründü. Sorun Japonya adalarının deprem bölgesinde bulunması. Şimdi biz bu “ucuz enerji”nin bedelini ödüyoruz.

Çevrenizdeki insanlar Fukushima Dai-ichi nükleer santrali krizinden nasıl etkilendiler?

Santralden 60 km uzakta 250,000 kişinin yaşadığı bu şehirde çocukların okul dışına çıkmalarına izin verilmiyor. Radyasyon bulaştığı için su içemiyor, burada üretilen yiyecekleri yiyemiyoruz. Büyük bir üzüntü ve korku var. Pek çoğumuz bunun ne zaman biteceğini öğrenmek istiyoruz fakat kimse bunu söyliyemiyor. Hala süren artçı sarsıntılar gerginliğe bağlı rahatsızlıkları artırdı. Mümkün olduğunca evde kalıyoruz ve sürekli rüzgar raporlarını takip ediyoruz ki rüzgarın radyasyonu buraya getirip getirmediğini bilelim. Radyasyondan dolayı boşaltılan sahil bölgelerinden gelen insanlar burada yaşıyorlar. Yerel hükümet bu durumla baş etmekte zorlanıyor.

Nükleer santralden sızan radyasyson hava, toprak, su gibi, yaşamsal kaynakları kirletiyor ve bu kaynaklar uzun süre kirli kalacak. Nükleer santrale yakın yaşayanlar ne yapacak?

Buradan ayrılmalıyız. En acıklı olan tüm çiftçiler ve balıkçıların yaşamlarını geçirdikleri yerleri terk etmek zorunda olması. Benim gibi işi olanlar ve gençler kolaylıkla ayrılıp başka şehirlere yerleşebilirler. Fakat işi buraya bağlı olanlar için bu sorun. Shinto dinine inanan Japon halkı toprağa ve tüm canlılara ibadet eder fakat hiçbir Shinto arınma seremonisi radyasyonu temizleyemez.

Öğretmenim ve bir başka üniversitede iş bulabilirim. Eşim uluslararası bir şirkette çalışıyor ve tayin isteyebilir. FAKAT evimiz burası ve ayrılmak kolay değil. Kızımız burada okula gidiyor, arkadaşlarımız ve eşimin ailesi burada. “Burası tehlikeli, hadi gidelim” demek düşünüldüğü kadar kolay değil.

Deprem ve tsunami en fazla 2-3 nesli etkiler. Çernobil nükleer kazası bize nükleerin nesiller boyu zarar vereceğini gösterdi. Nükleer enerji santralleri kurarak sadece kendimizin değil gelecek nesillerin ölüm fermanını imzalıyoruz. Anne olarak siz ne dersiniz?

Yakın dönemde nükleer enerjinin daha güvenli hale getirilmesinden başka çaremiz yok. Gelecekte nükleer enerjinin yerini alacak yeni bir teknoloji geliştirilecektir. Japonya, kişilerin ve küçük şirketlerin enerji tüketimi konusunda kendilerinin karar vereceği ve güneş panellerinin daha popular olacağı bir ülke olacak. Bir anne olarak bunun ideal olmadığını biliyorum ve nükleer enerjinin daha güvenli bir enerji kaynağı ile değiştirildiğini görmek istiyorum.

Bu kaza bize acımasızca çarpıcı bir gerçeği hatırlattı “ küçük bir dünyada yaşıyoruz ve hepimiz birbirimize bağlıyız”. Japon nükleer santralleri %100 güvenli olsalar dahi komşularınızdaki nükleer santrallerden dolayı kendinizi güvende hissedecek misiniz?

Nükleerin enerji yerine kirli bombaların yapımında kullanılması konusunda daha endişeliyim. Fakat pek çok ülke daha fazla nükleer santral yapımını iptal ettiği veya durdurduğu için mutluyum. Burada yaşananlar nükleer endüstrinin daha güvenli olması ve gelecekte alternatif enerjilerin kullanılmasına yol açacaktır. Her gün bu krizin neden olduğu sorunlarla uğraşıyoruz ve umarım bu boşuna olmaz ve insanlar bu kazanın normal insanlar üzerinde yarattığı yıkımı görürler.

Herşeyin normale döneceğine inanıyor musunuz? Ne değişecek?

Burada yaşam asla normale dönmeyecek ve eskisi gibi olmayacak. Bir daha asla Pasifik Okyanusuna bakan çok güzel sahilde surf yapamayacağız. Bir daha asla sıcak yaz günlerinde yerel süt ile yapılan dondurmalar yiyemeyeceğiz. Bir daha asla yaşamını yitiren binlerce insanı düşünmeden denize bakamayacağız. Bir daha asla doğa anayı kontrol edebileceğimize inanmayacağız. Bir noktada yaşam daha iyi olacak, çünkü herşeyimizi kaybetme noktasında çok yaklaştık.

Eğer nükleer enerji santralleri konusunda endişeliysek ne yapmalıyız?

Hükümetlerimize yeni teknolojilere yatırım yapmaları için baskı yapmalıyız. Alternatif enerji kaynağı kullanan ürünleri talep etmeliyiz. Tüketici olarak gücümüz var. Kızmak yerine gerçekçi olmalıyız. Yıkıcı yerine olumlu olmalyız. Enerjimizi çocuklarımız için temiz bir gelecek hayalini paylaşacağımız insanları cesaretlendirmek için kullanmalıyız. Bu hayal gerçekçi olmalı. Yaratıcı, yenilikçi olmalıyız. Milyonlarca mühendis, tasarımcı ve mucitin bu hayali gerçekleştireceğine inanıyorum.

Bizimle paylaşmak istediğiniz bir konu var mı?

Japonya’da evsiz kalan binlerce insan var. Pekçoğu temel ihtiyaçlardan ve elektrikten yoksun. Eğer yaşam mücadelesi veren insanların öykülerini okumak isterseniz “Quakebook” satın alabilirsiniz. Geliri kazazedelere yardım eden Japon Kızılhaç’ına gidiyor.

http://www.amazon.com/Aftershocks-Stories-Japan-Earthquake-ebook/dp/B004VP3KHK/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1302598917&sr=8-1.

Teşekkür ederim.


21 Nisan 2011 Perşembe

Bir Avuç Cesur insan

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Mart 2011

Son belgesel filmi Bir Avuç Cesur İnsan ile Doğu Karadeniz’de yükselen HES muhalefetini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seren yönetmen Rüya Arzu Köksal ile söyleşi yaptık. Rüya Köksal ilk belgeseli Yollar Çimen Bağladı (2006) ile adını duyurdu. Kısa belgeseli Eski Foça’da Yeni Hayat (2007), UNDP Sürdürülebilir Kalkınma Projesi Yarışması Ödülü’nü kazandı. Son Kumsal (2008) belgeseli, yurtiçinde ve yurtdışında ödüller kazandı ve dikkatleri Karadeniz sahillerinde yaşanan yıkıma çekti. Yönetmenin Ordu’da Bir Argonot filmi !f 2010’da gösterildi ve Altın Portakal övgüye değer jüri özel ödülü aldı.


“Bir Avuç Cesur İnsanı çekerken hep şunu sordum kendime; bu insanlar için dere yaşamsal bir varlık peki benim için bunun karşılığı ne olabilir? Aile ve iş dışında hayatımı anlamlı kılan, yaşam enerjimi aldığım o şey ne olabilir? Bence sizler de sorun bunu kendinize, eğer bir cevabınız varsa ne mutlu size...”

Film Anayasa’nın 56. Maddesi ile açılıyor.

Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir.”

Bu madde ile, izleyicilere birşeyi hatırlatıyor gibisiniz. Nedir bu?

Rüya Köksal : Bunu yapmaktaki amacımız verilen mücadelenin demokratik ve yasal olduğunun altını çizmektir. Mesele salt bir ‘’çevrecilik’ meselesine indirgenemez, bu ülke vatandaşı olan her bireye düşen sorumluluğu, anayasal hakları ve ödevini hatırlatmak istedik.

Filmde, insanla doğa arasındaki bir küs bir barışık ilişki anlatmışsınız. Neden özellikle insanlar üzerinden yaşananları anlatmayı tercih ettiniz? Bu insanları özel yapan neydi?

Rüya Köksal: Filmlerimde sıradan insanların hiç de sıradan olmayan dünyalarında gezinmek onları keşfetmek isterim. Doğa ile insan arasındaki bağı ve birey ile toplum ilişkisini anlamaya, anlatmaya, insanın en derin duygullarına, vicdanına ulaşmaya gayret ederim. Bu aynı zamanda evrensel bir dil kurmamı sağlıyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında dertler de duygular da eşleşir çünkü. Bir Avuç Cesur İnsan belgeseli’nde Doğu Karadeniz köylüleri için derelerin ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Doğa ve birey arasındaki muhteşem uyumu, onları hiç tanımayanlara göstermek istedim. Bunu yaparken üç vadiyi esas aldım. Senoz HES faaliyetlerinin başladığı ilk vadilerden olduğu için, yıkımı ve pişmanlığı, İkizdere vadisi ise iki karşıt görüşün çatıştığı bölünmüşlüğü temsil ediyor. Fındıklı’nın Arılı ve Çağlayan vadileri buralardan edindikleri gözlemlerle, tecrübeler edinmiş, son derece kararlı, anayasal haklarını bilen ve bu doğrultuda kadın erkek genç yaşlı birlikte hareket edebilen, kararlılığı ve başarıyı temsil ediyor.

Doğa ve insan arasındaki bağ ne kadar güçlü ise o kadar sahip çıkıyorlar derelerine. Dere onlara birlikte yaşamayı, üretmeyi ve hayatı kutlamayı öğretmiş. Yüzyıllar boyunca edinilen yaşam kültürü içinde dere ile özdeşleşmişler, doğanın ayrılmaz bir parçası olduklarını içlerine sindirmişler. O yüzden de kopamazlar. “Bu dere olmayınca ben ben olmam” diyorlar bu basit bir slogan değil. Buna herkesin saygı göstermesi gerekir.

Neden HES’ler ve neden Karadeniz?

Rüya Köksal: Çocukluğumun bir bölümü karadenizde geçti, Son Kumsal’da dalgalarla oynayan küçük kız benim cocukluğumun bir imgesidir. Ayrıca, Karadeniz geliniyim, yıllardır yazlarımızı Ruka obasında bulunan yayla evinde geçiriyoruz. Karadeniz, dumanıyla viyasiyla tanıdığım ve sevdiğim bir çoğrafyadır. Bugün insanlığın ortak mirası olması gereken yerlerin geri dönüşümü imkansız bir şekilde insan eliyle hoyratça saçılıp dökülmesine vicdanım razı gelemezdi.

Bu isyan sahil otoyolu inşasıyla başladı. Deniz ile arasına set çekilen Karadeniz Halkı’nın sabrı Hidroelektrik santralleri ile taştı! “Denizimizi aldınız derelerimizi asla” haykırışlarını işittik. Yaşam alanlarına yapılan her saldırıda daha da radikal hale gelmelerinin sebeplerini anlamak ve anlatmak için yola düştük.

Bu filmi yaparken sizi en çok etkileyen olay ne oldu?

Rüya Köksal: Beni en çok etkileyen dereyle şekillenmiş bir kültürün varlığını keşfetmekti. Dereleri dolduran her yaştan insanlarla tanışmak, özellikle Anadolu bilgeliğinin son temsilcileri ninelerle söyleşmek çok özeldi. Son diyorum çünkü doğal kaynakları talan edilen bu vadiler büyük göç veriyor ve nesilden nesile geçen bilgi aktarımı sekteye uğruyor, kültürel zenginlikler yok sayılıyor.

En çok üzen?

Rüya Köksal: En çok üzüldüğüm İkizdere ve Senoz yolunda, taş kırma ocakları peşpeşe açılan tünellerle delik deşik edilmiş vadiler, Senozda dağların yamaçlarına döşenmiş dev borular, herdaim bulanık akan sular, köylerinde bir başlarına kalmış yaşlı kadınlar…

En çok güldüren?

Filmde gülümsetecek hayata dair pek çok detay var. En çok da Fındıklı Arılı vadisinde söyleştiğimiz Memnune Nine, ‘’Biz yaralı ayıyız dalaraz onlara’’ dediğinde röportajı kesip boynuna sarıldım.

Daha önceki filmlerinizde de insanın doğa üzerinde yaptiığı yıkıma değindiniz, "Son Kumsal"da olduğu gibi. Sosyo-ekolojik konularda çalışmaya devam mı edeceksiniz? Bir sonraki projeniz hakkında bilgi verir misiniz?

Rüya Köksal: Nükleer santraller, Çernobilin Karadeniz’e etkisi ve kanser konulu bir belgeseli senelerden beri kaydediyoruz. “Kırmızı Buğday” adlı yeni bir projemiz de var. Ben ortaokuldayken bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin nasıl olupda kendi çocuklarını besleyemez hale geldiğini anlatan uzun metraj bir belgesel filmin çekimlerine önümüzdeki yaz aylarında başlayacağız.

Kadın olmanızın yaptığınız işe, olaylara bakışınıza etkisi nedir?

Rüya Köksal: Kadın olmak yerelde kadınlarla kurduğum diyaloglar için önemli bir avantaj esasında. Onlar bana kendilerini anlatırken ben de kendimi onlara anlatıyorum bir taraftan. Sabırla birbirimizi dinliyor, tanıyoruz. Karşılıklı duyulan güven ,samimi aktarımlar hem beni hem de yaptığımız işleri zenginleştiriyor.

Teşekkür ederim.


28 Şubat 2011 Pazartesi

İklim Kapitalizmi’ne Karşı İklim Etiği ve İklim Adaleti

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Şubat 2011

Farzedin zengin ve varlıklı insanların yaşadığı bir siteye komşunuz. Site merkezi sistemle ısıtılıyor, kömür kullanıyor. Merkezi sistemin bir bacası var. Bacadan çıkan gazlar sitede oturanları rahatsız etmesin diye sizin binanıza doğru uzatılmış. Çıkan zehirli gazlar sizi ve komşularınızı felaket şekilde etkiliyor. Çocuklarda ve yaşlılarda astım şikayetleri artıyor, zehirlenme vakaları görülüyor. Camı, pencereyi açamaz, bahçede dolaşamaz hale geliyorsunuz. Siteye durumu şikayet etmek için gidiyorsunuz. Size ayda şu kadar para verelim, bu duruma göz yumun diyorlar. Ne yaparsınız?

İklim değişikliği, kendisine neden olmayan insanlara daha çok zarar veriyor. İklim değişikliğinden şu ana kadar en çok etkilenenler ülkeler arasında Bangladeş, Maldivler ve Pasifik Okyanusu’ndaki bazı ada ülkeler var. Bangladeş Çevre ve Orman Bakanı Hasan Mahmut’a göre, en iyimser tahminle 2050 yılına kadar Bangladeş’in kıyı bölgelerinde yaşayan yaklaşık 30 milyon insan, iklim değişikliği bağlantılı erozyon, seller ve içme sularının tuzlanmasından dolayı evlerini, topraklarını bırakıp göç etmek zorunda kalacak. Ada ülkeler, tüm topraklarını kaybetmek üzereler.

Doğa Ana bir bütün. Her parçası diğer parçalarına bağlı ve etkileşim içinde. İnsanoğlunun yarattığı yapay ülke sınırları O’nun için hiçbirşey ifade etmiyor. Doğa Ana’nın yaşamsal döngüleri bu sınırları tanımadan sürüyor. Bunun, hafızalarımızda kalan en büyük kanıtı geçtiğimiz Ekim ayında Macaristan’da alüminyum fabrikasındaki tonlarca kirleticinin, kaza sonucu Tuna Nehri’ne karışması idi. Tuna Nehri’nden, yeraltı su kaynaklarına, toprağa ve Karadeniz’e kadar ulaşan kirleticiler, Macaristan ülke sınırlarının ötesindeki ülkelerin halklarını ve doğasını tehdit ediyor.

Benzer şekilde iklim değişikliğine neden olan sera gazlarını yayan ülkeler ve fabrikalar sadece bulundukları ülkelerin değil diğer ülkelerin vatandaşlarının yaşamını ve doğasını da tehdit ediyor. Bunlar, insanlığın kurduğu sistemde tek bir ülkeye karşı sorumlu iken, aslında Doğa Ana’ya ve tüm insanlığa karşı sorumlu tutulmalılar.

Yaşanan bu gibi deneyimler sorgulamaları beraberinde getirdi ve iklim etiği ile iklim adaleti kavramlarının doğmasına neden oldu. İklim etiği yeni, gelişen bir araştırma alanı ve iklim değişikliğinin etik boyutunu irdeliyor. İklim adaleti ise sadece etik değil aynı zamanda ekonomik ve sosyal boyutları olan bir kavram. İklim adaleti, sorunu yaratan ana nedenlerin (küresel ekonomi tarafından körüklenen ekonomik büyüme ile küreselleşme sonucu şirketlerin izlediği sürdürülemez üretim, tüketim ve ticaret biçimi gibi) üzerine gidilmesini talep ediyor. Gerçek çözümlerin, demokratik sorumluluk, ekolojik sürdürülebilirlik ve sosyal adalet ilkelerini temel almasını savunuyor. İnsan nedenli iklim değişikliğinin etik boyutu, bugüne kadar ne iklim değişikliği politika tartışmalarında yer aldı ne de bilim ve ekonomi dünyasında yeterince araştırıldı.

Dünya Sağlık Örgütü, her yıl küresel iklim değişikliği yüzünden dünyanın en fakir ülkelerinde 150,000 kişinin öldüğünü açıkladı. Nature dergisi, buna ek olarak her yıl 5 milyon insanın hastalandığını ve bu rakamların giderek artacağını yazdı. Bu gerçek, iklim değişikliğinin insanın yaşam hakkını, özgürlüğünü ve güvenliğini zora soktuğunu gösteriyor. Bu nedenle küresel iklim değişikliği çalışmalarında, küresel iklim değişikliğinin temel insan hakları üzerindeki etkisinin etik açıdan analiz edilip değerlendirilmesi gerekiyor.

İklim değişikliğine neden olanlar ile bundan olumsuz etkilenenler aynı kişiler değil. Bundan dolayı, dağıtım adaleti bir diğer etik konu. Dağıtım adaleti, iklim değişikliği fayda ve zararlarının insanlar ve ülkeler arasında adaletli ve eşit dağıtılması ile ilgileniyor. Uluslararası çalışmalarında yaygın olarak kullanılan “Fayda/Zarar Analizi” gibi yöntemler, eşit dağıtımı dikkate almıyor, bu nedenle de yetersiz kalıyor. Bu çalışmalarda, etik ilkeleri dikkate alan yeni bakış açılarının ve yöntemlerin kullanılması önem taşıyor.

Birleşmiş Milletler Eliyle Yaratılan İklim Kapitalizmi

Birleşmiş Milletler, Kyoto Protokolü ile küresel iklim değişikliğine neden olan karbondioksit salınımını azaltacağını iddia ettiği üç yöntemi destekliyor: Emisyon Ticareti, Temiz Gelişim Mekanizmaları, Ortak Uygulamalar. Yöntemlerin özü ekonomik ve karbon salınımı çok yüksek ülkelerin, doğrudan salınımlarını azaltmak yerine, başka ülkelerle, ki bunlar çizilen çerçeveye gore karbon salınımı düşük olan gelişmekte olan ülkeler, karbon salınımını azaltmaya dönük işler yapmaları. Genel olarak, küresel ısınma politikaları ile gelişmiş ülkeler için gelişmekte olan ülkelerde yeni iş alanları ve pazarlar açıyor. Bu yöntemler, hem etik olmadıkları hem de yetersiz kaldıkları için ağır olarak eleştiriliyorlar. Annie Leonard “The Story of Cap and Trade” isimli belgeselinde karbon ticaretini, ana kirleticilere haksız kazanç sağladığı, karbon dengelenmesi adı altında emisyonların gerçek anlamda azaltılmayıp, sahtekarlık yapıldığı, dikkati gerçek çözümlerin araştırılmasından uzaklaştırdığı için tenkit ediyor. Wikileaks belgeleri ile gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülke hükümetlerine seslerini çıkarmamaları için rüşvet verdiği kanıtlandı. Geçtiğimiz Aralık ayında Kankun’da yapılan iklim değişikliği zirvesinden sonra yaygınlaşan “Iklim Kapitalizmi” deyimi bu gelişmelerin sonucu.

Birleşmiş Milletler’e alternatif olarak, Nisan ayında Bolivya’nın Cochabamba kentinde sosyal hareketlerin katıldığı, İklim Değişikliği ve Doğa Ana’nın Hakları Konferans’ı düzenlendi. Hükümetlerin değil, halkların zirvesinde alınan kararlar şunlar:

  • · 2017’ye kadar sera gaz salınımlarıın %50 azaltılması.
  • · Küresel ısınmanın 1°C sabitlenmesi.
  • · Gelişmiş ülkelerin iklim borçlarını kabul etmelerinin sağlanması.
  • · İnsan haklarına ve yerel halkların doğuştan gelen haklarına saygı gösterilmesi.
  • · Doğa ile uyumu garanti etmek için Doğa Ana’nın evrensel haklarının beyan edilmesi.
  • · Karbon pazarını ve REDD (Reducing Emissions from Deforestation in Developing Countries) vasıtasıyla doğanın ve ormanların ticarileştirilmesini red edilmesi.
  • · Uluslararası İklim Adaleti Mahkemesinin kurulması.
  • · Gelişmiş ülkelerin tüketim alışkanlıklarını değiştirecek önlemlerin alınması.
  • · İklim değişikliğini azaltacak teknolojilerin kullanım haklarının dünyaya mal edilmesi.
  • · Gelişmiş ülkelerin her yıl GSMH’nın %6’sını iklim değişikliği çalışmalarına ayırmaları.

Ülke hükümetleri ile küresel finans kuruluşları arasında götürülen iklim değişikliği çalışmalarının sadece ekonomik ve politik kıstaslarla yürütülemeyeceği, iklim adaletini temin etmek için evrensel insan hakları ile yerel halkların haklarının da bu çalışmalara dahil edilmesi gerektiği anlaşılıyor. Sosyal hareketler ve halklar bunu elde etmek için mücadeleye devam edecekler.


31 Ocak 2011 Pazartesi

Güçlü Yerel Ekonomi İçin Yerel Para

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 29 Ocak 2011

Para nedir? Altı üstü yazılı bir kağıt parçası. Türkiye’de herhangi birisine 10 TL gösterseniz, bu kağıt parçasının 10 TL değeri olduğunu söyler. Peki bu 10 TL’yi örneğin Peru’da bir dükkan sahibine gösterseniz O’nun için değersiz bir kağıt parçasıdır. Öyle ise bu kağıda 10 TL değer biçen biziz, TC Cumhuriyeti vatandaşları. Para teorisyenleri, “Para sosyal bir anlaşmadır” diyor. Bu kağıda 10 TL değeri biz anlaşarak verdik.

Küresel ısınma, petrole aşırı bağımlılık, yükselen petrol fiyatları, ekonomik krizler, azalan doğal kaynaklar, artan çevre kirliliği ve ekonomik istikrarsızlıklar... Dünya üzerinde yaşayan toplumlar bu ve benzeri sorunlarla bugün yüzyüzeler ve ilerde daha sık karşılaşacaklar. Peki bunlara nasıl karşı duracaklar? Tüm bu krizler, insanlığı yeniden düşünmeye ve kişisel, sosyal, ekolojik ve ekonomik boyutlarda değişime çağırıyor. Yerel toplumlarda bu değişimi başlatacak kilit kavramlar, yerelleşme ve dayanıklılık gücü (resilience). Toplumların ekonomik dayanıklılık gücünü kazanmaları, para üzerinde yeniden düşünmelerine ve yerel ekonomilerini yeniden tasarlamalarına bağlı.

Günümüzde küresel ekonomi ve para sistemi, ulusal ve yerel ekonomileri zora sokan küresel boyutlu sorunların ana nedeni. Çünkü, küresel ekonomi gerçek yaşam kalitesini artırmak yerine tüketimi artırarak sürekli büyümeyi hedefliyor. Bu amaç, kısa süreli finansal kazançlar ile uzun süreli dayanıklılık ve sürdürülebilirlik hedefleri arasındaki çatışmayı körüklüyor. Ülkeler arası yatırımların ve üretim faaliyetlerinin hızlı olarak bir ülkeden diğerine kaymasını neden olarak, yerel ekonomilerde yoğun iş gücü kayıplarına ve bunların sonucunda ulusal ve yerel ekonomilerin çöküşüne yol açıyor. Eşitsizlik, adaletsiz gelir dağılımı ve sosyal dışlama küresel sistemin yarattığı diğer olumsuz etkiler. Küresel ekonomi ve para sisteminin, ekonomi teorisyenlerinin iddia ettiği gibi küresel bir denge kurması beklenirken, tam tersine büyük istikrarsızlıklar, güvensizlikler ve sorunlar yaratıyor. Bu nedenle yerel ekonomilerin küresel ekonomiden bağımsız olarak kendilerini güçlendirmeleri giderek önem kazanıyor.


Ekonomi, mal ve servis değişimi üzerine kurulur. Para sistemi, bu değişimi kolay ve rahat kılar. Para teorisyenleri “Para, sosyal bir anlaşmadır” diyorlar. Bir kağıt parçasının değeri olduğu konusunda yapılan toplumsal bir uzlaşma.


Richard Douthwaite*, “Para, kendisini kullanacak olan halk tarafından yaratılmalıdır, para üzerinden kar sağlayacak kurumlar tarafından değil” der. Küresel ekonomi ve para sisteminin yarattığı sorun ve sıkıntıları bertaraf edebilmek için yerel halklar kendileri için yerel para sistemleri yaratmışlardır. Yerel para uygulamalarının tarihi 1830lara kadar gider. Günümüzün artan, sıklaşan ve derinleşen küresel ekonomik ve finansal sorunları karşısında yeniden popülerleşmeye ve yaygınlaşmaya başladılar. Bu sistemlerde, yerel para bir yatırım aracı değil, değişim aracı. Yerel para sistemleri çok çeşitli. Kiminde para, kiminde zaman, mal ve hizmet ve kiminde de bir kova çöp değişim aracı olabiliyor. Bazısı ulusal para karşılığında basılıyor bazısı karşılıksız. Yerel parayı ya yerel halkın kendisi basıyor veya belediye. Yerel para sistemleri klasik ekonomi anlayışına göre ekonomik olmayabilir fakat ekonomi denklemlerinin içine ekolojik ve sosyal faktörleri ekliyorlar. Halkın yarattığı bir değişim aracı olduğu ve halk tarafından yönetildiği için demokratikler. Yapılan araştırmalar, yerel para sistemlerinin, yerel ekonomiyi canlandırdığını, yerel paranın yerel ekonomi dışına kaçışını geciktirip, daha uzun dolaşımını sağladığını, yerel üretimi artırdığını, yerel işletmeleri güçlendirdiğini, yeni iş imkanları yaratıp, sürdürülebilir tüketim alışkanlığı kazandırdığını, toplumsal ve sosyal bağları güçlendirdiğini gösteriyor.

İşte birkaç örnek:

En başarılı yerel para örneği, 1930’ların Avusturya’sından. Wögl kasabası belediye başkanın büyük projeleri fakat çok küçük bütçesi varmış. Bu bütçeyi bankaya garanti olarak yatırıp, “işçi sertifikaları” basmış ve belediye projelerinde çalışan işçilerin maaşlarını bu sertifikalar ile ödemiş. Halkın bu parayı tasarruf değil alışveriş için kullanmasını teşvik için, aylık devaluasyon uygulamış. Halkın elinde işçi sertikası var fakat harcayacağı yer yoksa, devaluasyondan dolayı belediye vergilerini erken ödemeye başlamışlar. O dönem Wögl Avusturya’da işsiz olmayan tek şehirmiş. Bu sistem ile ayrıca yeni evler inşa edilmiş, bir kayak pisti yapılmış ve bir köprü tamamlanmış.

Bir diğer örnek Brezilya’daki Curitiba şehrinden. 1970lerde Jamie Lerner Curitiba belediye başkanı olduğunda, şehrin büyük bir çöp problemi ve geniş fakir semtleri varmış. Belediye Başkan “çöp” temelli bir yerel para sistemi kurmuş. Bir kova çöpü bir otobüs biletine eşitlemiş. Eğer halk, bir kova geri dönüşebilen çöp getiirse, bir torba sebze ve meyve kazanıyormuş. Ek olarak okul programı oluşturmuş ve ayrıştırılmış çöp getiren öğrencilere defter dağıtılmış. 2001 yılında bu programa nüfusun %70’i katılmış. 11,000 ton çöp toplanmış ve bunun karşılığında 1 milyon otobüs bileti, 12,000 ton sebze, meyve verilmiş. 100 okuldaki öğrenciler 200 ton çöpe karşılık 2 milyon defter almışlar. Toplanan kağıt çöpler günde 1,200 ağacın kesilmesini önlemiş. 1992’de BM Curitiba’ya “Dünyanın En Ekolojik Şehri” ünvanını vermiş.

Ithaca Hours Paul Glover tarafından başlatılan, zamanı değişim aracı olarak kullanan bir başka yerel para örneği. Bugün yaklaşık 900 işletme sisteme dahil ki bunlar arasında sağlık merkezleri, kredi kuruluşları, halk kütüphanesi, çiftçi pazarı, sinemalar, restoranlar, tamirciler ve ev sahipleri var ve $100,000 değerine “hours” dolaşımda.

LETS Kanada icat edilen sanal yerel para sistemi. İhtiyaçlarını karşılayacak çok az parası olan bir grup insan bir araya gelerek kurmuşlar. Herkesin verebileceği hizmeti ve erişim bilgilerini içeren bir sistem üzerinden çalışıyor. Bir hizmet verirseniz, örneğin; bir işletmenin muhasabesini tutmak gibi, kredi kazanıyorsunuz ve bu kredini ihtiyacınız olan bir başka hizmeti almak için örneğin; bozulan TV’nizin tamiri için kullanabiliyorsunuz.

Türkiye’den de örnek var. Zumbara, zaman kumbarası, www.zumbara.com.

Yaşadığımız ekonomik kriz, artan işsizlik ve belediyelerin projeleri için bütçe yaratmadaki sıkıntıları, aldıkları yüksek faizli krediler gözönüne alındığında Yerel Para akıllı bir çözüm olabilir ve şehirler “kendi yağlarıyla kavrulabilirler.”

* Richard Douthwaite. The Ecology of Money. Green Books, UK.