17.Şubat.2023
https://yeniinsanyayinevi.com/kitaplarimiz/vadinin-donusumu-ikizderede-hidroelektrik-santraller/
Prof. Dr. Fikret Berkes, Manitoba Üniversitesi, Kanada
Sürdürülebilir yaşam, doğa ile uyum, insan ve doğa, doğa ve siyaset konularında düşündüren, bakışı genişleten, anlayışı zenginleştiren yazılar
17.Şubat.2023
https://yeniinsanyayinevi.com/kitaplarimiz/vadinin-donusumu-ikizderede-hidroelektrik-santraller/
Seralini ve ekibinin iki
yıldır fareler üzerinde GDO’larla ilgili yaptıkları deneylerin sonuçlarının 19
Eylül 2012 tarihinde bilimsel bir dergide yayınlanması bomba etkisi yarattı. Deneylerde
GDO’larla beslenen farelerde erken ve hızlı ölümler gözlemlendi. Farelerin iç organlarda özellikle ciğer
ve böbreklerde hormonal ve kanser yapıcı etkileşimler oldu. Gözle görülür, elle tutulur büyüklükte
tümörler oluştu. Uzun erimli bu çalışma GDO’lara karşı duyulan güvensizliğin sebepsiz
olmadığını gösterdi. Avrupa Birliği ülkelerinde GDO’lara karşı kamuoyu
tepkileri artınca, Avrupa Komisyonu harekete geçti ve EFSA’yı (Avrupa Birliği Gıda Güvenliği
Otoritesi) konuyu araştırmakla görevlendirdi. EFSA’nın değerlendirmesine göre
Seralini’nin çalışmasında amaçlar net değil, raporlama yetersiz, deneylerin
tasarımı, yapılması ve sonuçların analizi ile ilgili temel detaylar eksik. Bu nedenle EFSA, çalışmanın bilimsel
kalitesini, GDO’larla ilgili güvenlik önlemlerinin gözden geçirilmesini
gerektirecek kadar yeterli bulmadı.
Oysa Seralini’nin çalışmasını inceleyen diğer iki ulusal düzenleyici
kuruluş, daha detaylı araştırma yapılmasına ve GDO’larla ilgili değerlendirme
ilkelerinin gözden geçirilmesine karar verdi. EFSA’dan beklenen en azından çalışmanın ortaya koyduğu
kaygı verici sonuçları dikkate alarak, beklediği bilimsel kalitede yeni bir
çalışmanın yapılmasını istemesiydi.
Seralini bilimsel çevrelerden de tepki aldı. New Scientist dergisinde yayınlanan bir yazıda kullandığı
fare sayısı az olduğu için istatistiksel sonuçların güvenilir olmadığı iddia
edildi. Oysa bu standartlar
GDO’lar için çalışan biliminsanlarından istenmemişti. Seralini’ni savunan
GMWatch grubu, bu yazının yazarı ile yazıda adı geçen bilim insanının GDO
şirketleri ile olan maddi ilişkileri açıkladı. Şu an Seralini’nin çalışmayı yayınlayan dergiye yazıyı
çekmesi için baskı yapılıyor. Seralini kendisine karşı iftira kampanyası
yürüten ve GDO şirketleri için çalışan biliminsanlarına karşı dava açtı.
Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Ocak 2012Internete sansür uygulanmalı uygulanmamalı mı? Uygulanırsa neler sansürlenmeli, nasıl sansürlenmeli? Uygulanmamalı ise, neden? Bu sorular bir süredir tartışılıyor. Ülkemizde Internet erişimine kısıtlar getiren yasa çok tartışıldı. Bugünlerde ABD’deki SOPA, PIPA yasa tasarıları, dünya çapında tepkiler alıyor.
İnternet’in 1994 yılından bu yana yani sadece onsekiz yıldır halkın kullanımına açık. Bu kısa sürede hayatlarımıza nasıl girdiği malum. Kendi açımdan değerlendirirsem, sunduğu ortam ve iletişim imkanları, çevre ve doğa ile ilgili konularda dünyanın pek çok köşesinde yapılan çalışmaların geniş kitlelere, kısa sürede ulaşmasını sağlıyor. Bu yazımda, internet kanalıyla bana ulaşan iletilerden örnekler vereceğim.

Bu köprüyü Facebook’ta bir arkadaşım paylaştı. Midway Atölü, Kuzey Pasifik’te, en yakın kıtaya 2000 km. uzakta minik adalar grubu. Bu adayı daha önce ne gördüm, ne de duydum. Film binlerce kuşun görüntüsü ile başlıyor. Hayatım boyunca hiç bu kadar kuşu bir arada görmemiştim. Görüntüye beyaz renk hakim. Kuşlar yerde, gökte beyaz noktalar gibi duruyorlar. Kumulların bodur yeşil çalılar ve otlarla kaplı. Binlercesi bu çalıların arasında, otların üzerine yerleşmiş. Kuluçkaya yatmışlar. Dalgaların sesine, çığlıkları karışıyor. Birbirleriyle oynuyor, diğer kuşları gururlu bir bakışla izliyor, çiftler oynaşıyor, anneler yavrularıyla şakalaşıyor. Yaşamanın, var olmanın tadını çıkarıyorlar. Wikipedia’dan Midway Atölü’nün, üç milyon kuşa ev sahipliği yaptığını öğrendim. Onyedi tür denizkuşunun yuvası. Bu kuşlardan Kısa Kuyruklu Albatros’un nesli tükenmek üzereymiş. Adalar grubunun ortasındaki minicik iç denizde ikiyüzelli tür deniz canlısı yaşıyormuş. Türü tükenmek üzere olan Havai Papaz Fok’u bunlardan biri imiş. Filmde içinden yaşam fışkıran, canlı görüntüler birden değişiyor. Kuş ölüleri görüyoruz. Mideleri plastik su, asitli içecek kapakları, naylon ipler, plastik çakmak, plastik lego parçaları, diş fırçaları ile dolu. Yaşam görüntüleri yerini ölüm görüntülerine bırakıyor. Kumullar aklınıza gelebilecek her türden plastik çöple dolu. Mideleri anormal şişmiş kuşların can çekişerek öldüklerine şahit oluyorsunuz. Kumsal kuş ölüleriyle kaplı. Bir kısmı henüz yavru. Filmin yapımcısı Chris Jordan, “Zamanımızın gerçekleri ile yüzleşme cesaretiniz var mı? Hem kendiniz hem de geleceği dönüştürmek adına hislerinize izin verme cesaretiniz var mı?” diye soruyor. Sunduğu görüntülerle beni derinden etkileyen, bugüne kadar bilmediğim gerçekleri anlatan ve sadece dört dakika süren bu filmden internet sayesinde tesadüfen haberim oldum. Eminim kuşları öldüren plastiklerin bir kısmı geri dönüşebilen türdendir. Ama kime ne fayda? Plastik geri dönüşümü çevre kirliliğine çözüm olmaktan çıktı bir masala dönüştü. Artık elime geçen, üzerinde geri dönüştürülebilir işareti olan plastik eşyalara içim burkularak bakıyorum. Çünkü, bunların “geri dönüştürülebiliyor” olması, “geri dönüştükleri” anlamına gelmiyor. Tek yol plastik kullanımını azaltmak ve zamanla ortadan kaldırmak. Farklı doğal malzemelere geçip, ürettiklerimizi tekrar tekrar kullanmamız lazım.
http://www.sendika.tv/index.php?eylem=izle&id=518#.Tr12zrh-w2A.facebook
Yaklaşık iki dakika süren bu kısa film elektronik posta adresime düştü. Üyesi olduğum internet gruplarından birisinden geldi. Yemyeşil dağların arasında bir zamanlar çağıldayarak suların aktığı kurumuş bir dere yatağında çalışan ve dağların zümrüt yeşili giysisini zorbalıkta üzerinden çıkaran iş makinaları çalışıyor. Dökülen beton güzelim çakıl taşlarını mezar toprağı gibi örtmüş. Elinde ağaç bastonu, genç bir adam arkasını başı dumanlı, bir zamanlar belli ki ormanla kaplı bir dağa sırtını vermiş anlatıyor. Üzgün ve kızgın. Dağ harap vaziyette. Çıplak kalmış! Yüzlerce yıllık giysisi bir anda üzerinden çıkartılmış bir insan gibi garip, buruk bir hali var. Genç adam soruyor, “Bu insanlık mıdır?” Bakanların HES’e karşı olanlara “Aptal” dediklerini hatırlatıyor ve bu kıyıma hayır dedikleri için mi aptal ilan edildiklerini sorguluyor. Ağaç dikeceğiz dediklerini ama dağın granit kayadan oluştuğu için bunun mümkün olmadığını vurguluyor. Granit kayaya ağaç dikmeye çalışmak mantıklı mıdır? Yoksa aptallık mıdır? HES’lere karşı olduğu için vatan haini ilan edildiğini söylüyor. HES’lerden para kazananların gideceklerini ama O’nun gidecek başka yeri olmadığını, çünkü bu yörenin O’nun ve orada yaşayan insanların yaşam alanı olduğunu ekliyor. Bu genç adamın isyanına katılmamak mümkün mü?
http://www.youtube.com/watch?v=feJMv9bC8tY&feature=related
“Vatandaş Mustafa” filmiyle ilgili araştırma yaparken internette bu kısa filmi buldum. Vatandaş Mustafa Fırtına Vadisi’nde yaşayan bir çoban. Doğayı seviyor ve elinden geldiğince koruyor. Çağıltısı ile büyüdüğü, soğuk sularını içtiği, yazın yüzüp serinlediği Fırtına deresine HES yapılacağını duyunca mücadelesine başlıyor. Yöresindeki halkı bilgilendirmek için çalışmalar yapıyor. “Dedeleriniz size ne teslim etti? Siz torunlarınıza ne teslim edeceksiniz?” diye soruyor ve devam ediyor, “Siz ölüp gittikten sonra torunlarınız mezarınızın başına gelip ‘Allah sizi kahretsin. Neredeydiniz de burayı bu hale getirdiler.’ dediklerinde ne diyeceksiniz?” HES’lerin elektrik için şart olmadığını, elektriğin rüzgar, güneş ve jeotermalden üretildiği ve Aydın’da jeotermal enerjiden nasıl elektrik üretildiğini öyle güzel anlatıyor ki. HES’lerin kurulum amacının elektrik üretmek değil, ellerinden sularını alıp, şişelenmiş suyu satmak olduğunu söylüyor.
http://player.vimeo.com/video/15065525?autoplay=1&fb_source=message
Elektronik posta kutuma gönderilen yaklaşık yirmi dakikalık bir film. Prof. Beyza Üstün’ün Anadolu’nun bilmediğim bir köyünde düzenlenen açıkhava toplantısında yaptığı konuşma. Kısa, basit cümleler kullanarak, net bir ifade ve akıcı bir üslupla HES’ler hakkında köylüleri bilgilendirmiş. HES’lerin asıl kurulma amaçlarından, insanlar ve tüm Dünya için yaşamsal önemi olan su döngüsüne HES’lerin vereceği zararlar ve yaratacağı sorunlara, çıkan yasaların yarattığı sıkıntılardan, HES’lerle mücadeleye kadar pekçok konuya değinmiş.
http://www.dogaicincal.com/index.asp?sayfa=caldiklarimiz&id=7
http://www.youtube.com/watch?v=B8WHKRzkCOY&sns=fb
Yazımı, Dünya’mızın nefes kesen güzelliklerine ait görüntüler ve müzikle noktalıyorum.
Internete devlet eliyle sansür uygulansa bu köprülere erişebilir miydim?
Ankara Mamak, İstanbul Maden Dere İçi ve Armutlu mahalleleri, Bursa Erikli, Mersin Akkuyu, Bursa Mustafakemalpaşa, Sinop Gerze, Tekirdağ Saray, Foça Aliağa, Çanakkale, Bartın, Yalova, Bergama, Kozak, Niğde Ulukışla, Munzur, Edirne Uzun Köprü, Rize Fındıklı, Pazar, Hemşin; Artvin Ardanuç, Borçka, Şavşat; Giresun, Trabzon Tonya, Amasya, Tokat, Hasankeyf, Allianoi, Kastamonu Loç, Düzce Aksu, Muğla Saklıkent, Antalya Alakır, Eskişehir Gürleyik, Malatya Darende. Türkiye haritası üzerinde, doğudan batıya, güneyden kuzeye dağılan bütün bu yurt köşelerinin ortak noktası nedir? Yerli halkın verdiği örgütlü mücadele.
15-17 Ekim tarihlerinde, bu yurt köşelerinde suyuna, toprağına, ormanına, emeğine, yaşamına sahip çıkıp savunan 89 çevre platformu, sivil toplum kuruluşu, sendikalar ve siyasi partiler İstanbul’da buluştu. Hidroelektrik santral (HES) projelerine, nükleer santrallere, termik santrallere, maden şirketlerine, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO), yer altı sularının ticarileştirilmesine, su havzalarına dönük müdahalelere karşı mücadele eden ve kentlerde su hakkını elde etmek için çalışanlar deneyimlerini paylaştı. Anlatılanlar “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” sözünü doğrular nitelikteydi.
Mücadelelerin pek çok ortak noktası vardı. Bunlar:
¨ Son yıllarda yapılan yasal düzenlemelerin yarattığı sorunlar,
¨ Yargı kararlarının uygulanmaması,
¨ Kamu yöneticileri ve şirketler tarafından oldu bittiye getirilmeye çalışılan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) toplantıları,
¨ Muhtarların ve toplumdaki kanaat liderlerinin, şirketler tarafından satın alınması,
¨ Köylülerin jandarma ve güvenlik güçlerinden terörist muamelesi görmesi, dövülmeleri, biber gazına maruz kalmaları,
¨ Yerli halkın su kaynaklarının ve yaşam alanlarının şirketler tarafından vahşice talan edilmesi,
¨ Zorunlu kamulaştırmalar,
¨ Su kaynaklarının kirletilmesi,
¨ Şehirlerdeki yoksul kesimin suya erişiminde hakkaniyet ilkesinin hiçe sayılması,
¨ DSİ’nin fonksiyonunu yitirmesi, hizmet anlayışını kaybedip ticari kimlik kazanması,
¨ Belediyelerin suyu ticari bir mal görmesi, kar odaklı fiyatlandırması,
¨ HES yapımıyla su altında kalacak verimli tarım arazileri, yok olacak endemik türler, tarihi ve kültürel miras,
¨ İlkel madencilik uygulamalarıyla zehirlenen toprak, yerüstü ve yer altı suları, bunlardan kaynaklı içme suyu zehirlenmeleri,
¨ Kesilen binlerce ağaç
¨ Yitirilen doğal, tarihi, kültürel miras…
Anlatılanlardan birkaç örnek:
Kore Savaşından 60 yıl sonra Güney Kore, Kore Şehitlerimizi hatırlayarak Sinop’ta “Karadeniz Kore Kültür Festivali” düzenledi. Güney Kore’nin bu ani yoğun ilgisinin Sinop’ta almayı düşündüğü nükleer santral ihalesi ile doğrudan bağlantısı olduğu aşikar.
Bursa’da 1040 mermer ocağı var. 2000 tane ocak ruhsat almayı bekliyor. Yeni Maden Yasası ile mermer ocağı işletme ruhsatı alabilmek için ÇED zorunluluğu ortadan kalktı. Bu nedenle ocak sayılarında patlama yaşanıyor. Bursa’nın bir köyünde 7 adet mermer ocağı var. Çıkardıkları hafriyatı köylülerin bahçe ve tarlalarına yığıyorlar, tozdan meyveler yenmiyor, ağır vasıtalar ile köy yollarını ve dere geçişlerini bozuyorlar. Köylü şikayet ettiğinde, köye geliyorlar şikayet sahibi ile görüşmeden, şirket ile görüşüp gidiyorlar. Aynı köyde katı atık yakma tesisi kurulmak isteniyor. ÇED toplantısına tüm köy katılmak istedi. Bunu engellemek için küçük bir yer seçtiler. Köylü kabul etmedi, toplantıyı yaptırmadı. İkinci ÇED toplantısına jandarmalar ile geldiler. Köylü “Biz terörist miyiz? Niye jandarmalar ile geldiniz?” diyerek tepki gösterdi.
Foça’da 5 termik santral, yeni fabrika ve haddehaneler kurulması, olanların kapasitelerinin artırılması planlanıyor. Bilim adamları bölgenin hava durum tespit araştırmasını yaptı. Araştırma sonuçlarının açıklandığı toplantıya vatandaşlar davet edilmedi, zorla girdiler, hava kirlilik oranının yüksek olduğunu ve o bölgeye yeni tesis yapılmaması, var olanların kapasitelerinin artırılmaması gerektiğini öğrendiler.
Bir şirket, Sinop’ta üç termik santral için lisans aldı ve öğrencilere top, çanta, evlere koli, çikolata dağıtmaya başladı. Halk, dağıtılan paketleri iade etti. ÇED’den önce şirketin lisans aldığı ortaya çıktı. ÇED yapılıp, yerli halkın onayı alınmadan, devletin üretim lisansı vermesi işleyişin çarpıklığının bir kanıtı. Daha sonra ÇED toplantısı kapalı spor salonunda yapıldı. Güvenlik güçleri burada biber gazı kullandı, halk dışarı çıkmak zorunda kaldı ve ÇED yapılmadı. Fakat ÇED Genel Müdürlüğü ÇED raporunu verdi.
Çanakkale’de termik santral için kamulaştırma kararı çıkmadan, yüzlerce zeytin ağacı söküldü. ÇED toplantısına, dışarıdan termik santral kurmak isteyen şirketin çalışanları getirildi.
Bartın’da termik santral kurmak isteyen şirket muhtarlara yemekler düzenledi, okullara, spor kulüplerine para yardımları yaptı. Oysa Bartın’ın 30 yıllık kalkınma planında turizm var, ağır sanayi yok.
Uşak’ta köylüler altın madeninde kullanılan siyanürün içme suyuna karışmasından dolayı zehirlendiler. Olay örtbas edildi.
Niğde’de sulama göleti yapacağız vaadiyle köylülerin toprakları kamulaştırıldı. Göleti yaptılar fakat hizmeti vermediler. Kamulaşan araziyi satışa çıkardılar. Köylü karşı çıktı ve destek için kaymakam, vali, il meclis üyeleri ve milletvekillerine gittiler. Sonuç alamayınca kendileri örgütlendiler. Gölet arazisini satın alan kişiyi araziye sokmuyorlar.
Paylaşılan bütün bu deneyimler gösteriyor ki Türkiye’de bir “akıl tutulması” yaşanıyor. Devlet, halkının, köylüsünün yanında değil, kısa süreli kar amacıyla hareket eden, “Kullan, Tüket, Kirlet, Terk et” çizgisindeki şirketlerin ve sermayenin yanında. Kamu yararı hiçe sayılıyor. Forumda bir araya gelen yaşam savunucularının ortak ifadeleri ise şu oldu; “Mücadele edenler her zaman kazanmazlar. Fakat kazananlar mücadele edenlerdir”, “Biz; haklıyız meşruyuz kazanacağız.”