GDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2012 Salı

Bilim iktidar ile çelişirse...


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 25 Aralık 2012
 “Gerçek nedir?”  “Gerçeği oluşturan bilgiyi kim üretir? Nasıl üretir?”, “Bilgi güç müdür?” “İktidar bilgiyi nasıl kullanır?” “İktidar üretilen bilgiyi neden ve nasıl değerli veya değersiz kılar?” Bunlar ve benzeri soruları yanıtlayan bilimsel yaklaşım post-yapısallık olarak adlandırılıyor.  Michael Foucault’un çalışmaları ile başlayan post-yapısallık, iktidarın geliştirdiği “buyurucu ve hegemonik söylev”leri ve bunlara karşıt bilginin iktidar tarafından nasıl değersiz kılınmaya çalışıldığını analiz eder.  2012 yılında kamuoyuna yansıyan üç vaka, post-yapısal bir yaklaşımla “İktidar bilgiyi neden değersiz kılmaya çalışıyor?” sorusunu sormamızı gerekli kıldı.


Kocaeli BBB İbrahim Karaosmanoğlu’ndan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na “şarlatan”
Dilovası’ndan yaklaşık yirmi yıldır geçerim ve her seferinde arabanın içine sızan kimyasalların kokusu genzimi yakar.  Başlarda boya, deterjan fabrikaları, petro-kimya depoları ile limanı olan bölgede yerleşim tek katlı evlerden oluşan ufak bir mahalleden ibaretti. Zamanla bölgedeki sanayi tesisleri artarken, yerleşim bölgesi hem yatay hem dikey gelişti ve nüfus hızlı bir şekilde arttı.  Sanayi tesislerinin tam karşısına Dilovası İlköğretim Okulu açıldı.  Okul ile tesisler arasındaki mesafe bir kilometreden az.  Çocukların hergün tesislerden çıkan dumanları soluduklarını düşünür, üzülürüm.  Kocaeli’nin yerel gazetelerine göz atarsanız size gülümseyen gözlerle bakan genç insanların fotoğraflarını “vefat” haberiyle görürsünüz.  İlde cocuk ve gençlerde görülen kanser vakaları ve ölümler çok arttı. 
Benim uzaktan gözlemlediğim bu endişe verici gelişmelerin, Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilimdalı Başkanı Onur Hamzaoğlu ve ekibini hareket geçirdiğini duymuş ve sevinmiştim. Bu ekip on yıldır bölgedeki çevre kirliliğinin insan sağlığına etkisini araştırıyor. Araştırmalarında, bölgede on yıldan uzun süre yaşayanların kansere yakalanma riskinin daha kısa süre yaşayanlara göre 4.4 kat fazla olduğunu gördüler.  Bölgedeki her üç kişiden biri kanserden ölüyor.  Dilovası’nda 2005 yılında yaptıkları “Endüstri Yoğun Bölgelerde Yaşayanlarda Ölüm Nedenleri: Dilovası Örneği” başlıklı çalışmayı, ertesi yıl çözüm önerilerini Meclis’e sundular. Bu öneriler, sanayi bölgesinin genişlememesi, var olan fabrikaların modernizasyonu ve halk sağlığını korumaya yönelik alınacak önlemlerdi.  Bütün bu sonuçlara rağmen bölgede iyileştirici önlem alınmadı, tam tersine sanayi kapasitesi artırıldı.  Bunun üzerine sanayinin olmadığı Kandıra ilçesi ile Dilovası’nı karşılaştırmalı olarak incelediler.  Sonuçlar sanayinin yarattığı çevre kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki ölümcül etkisini kanıtladı.  Hamile kadınlar ve bebeklerini inceledilerinde, zehirli metaller anne sütüne ve doğmamış bebeğe geçtiğini gördüler.  2011 yılında bu bulguları kamuoyu ile paylaşınca ne oldu dersiniz?  Meclis araştırması yapıldı, alınması gereken önlemler daha fazla gecikilmeden belli bir program çercevesinde uygulanmaya başlandı ve Dilovası’nda düzenli halk sağlığı kontrolleri başlatıldı...  Hayır.  Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, bu çalışmaları ve bulguları yok sayıp Onur Hamzaoğlu’na “şarlatan” dedi. Şarlatan, Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre “Kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimse”, “bilir geçinen kimse” demek.  Onur Hamzaoğlu kendisine “şarlatan” diyen İbrahim Karaosmanoğlu’na karşı açtığı hakaret davasını kazandı.
Ekonomiyi insan sağlığından daha değerli kabul eden iktidar, kendi anlayışıyla çelişen bilim insanlarını değersiz kılmaya çalışır.
Bakan Eroğlu’ndan Prof. Dr. Beyza Üstün’e “yalan yanlış şeyler söylemiş”
Cumhuriyet gazetesinde 3 Nisan 2012 tarihinde çıkan bir haber Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun  “Dışarıdan bazı gruplar var, sürekli seyyar gruplar. Bunlar tamamen bu enerji şirketleri tarafından yönlendirilmiş olan gruplar. Bunlar, biz tespit ettik bir grup halinde gidiyorlar, propaganda yapıyorlar. Hatta bir tanesinin ismini de ben aldım, üniversiteden bir öğretim üyesi yalan yanlış şeyler söylemiş. Hiç bilimle bağdaşmayan, son derece cahilane şeyler söylemiş.” dediğini yazıyordu.  Bakanın isim vermeden bahsettiği kişinin Beyza Üstün olduğunu öğrendik.  Beyza Üstün su havzaları ve su havzalarının korunması konusunda bilimsel çalışmalar yapıyor ve iktidarın su politikalarını eleştiriyor, özellikle HES projelerinin yaratacağı sorunlara, projelerin doğaya, dolaylı veya dolaysız olarak yaşam alanlarına vereceği zararlara dikkat çekiyor.  Bu bağlamda Anadolu’nun farklı yörelerinde HES projelerine karşı mücadele eden yöre insanlarına destek veriyor.
Uluslararası ve ulusal iktidar mercileri tarafından, yenilenebilir enerji kaynağı olarak tanıtılan ve kabul edilen nehir sularından, kamuoyunda bilinen adıyla HES projeleri vasıtasıyla, sürdürülebilir kalkınma sıfatıyla, elektrik enerjisi üretiliyor.   Türkiye’de enerji politikalarındaki son değişiklikler ile HES projelerine öncelik verildi.  Şu an 267 HES işletmede, 175 projenin yapımı sürüyor, 1500 proje planlama aşamasında.  2023 yılında 2000 HES’in aktif olarak çalışması hedefleniyor.  Bir yanda, iktidarın yaptığı planlar, koyduğu hedefler, yürürlüğe soktuğu veya değiştirdiği kanun ve yönetmelikler, bankaların bu projeleri fonlamak için yurtdışından aldığı yüksek meblağlı krediler, para kazanmak için bu piyasaya girmeye çalışan sermaye grupları, diğer yanda bilimsel çalışmalarla ortaya konan ve Beyza Üstün ile pekçok diğer akademisyen tarafından dile getirilen HES’lerin doğaya ve yaşam alanlarına verdiği ve vereceği zararın ürkütücü boyutları, medyaya yansıyan talan edilmiş ormanlar, düzlenmiş dağ yamaçları, betonlaşmış dere yatakları, sudaki kirlenme sonucu ölen yüzlerce balık fotoğrafları, heyelan sonucu kayan köy evleri, tek geçim kaynakları olan toprakları ellerinden alınan insanlar ve sonuçta yükselen ve giderek yayılan HES’lere karşı verilen mücadele.
İktidar, kendi söylemleri ile çelişen bilimsel bilginin özellikle geniş kitlelerle paylaşılınca (http://www.youtube.com/watch?v=C_7hZIDNZe8) “yalan, yanlış”, bilgiyi paylaşan kişilerin “cahil”  olduğunu iddia ederek, değersizleştirmeye çalışır.

EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi)’nden Prof Dr. Gilles-Eric Séralini’ne “bilimsel kalitesi yetersiz”
Seralini ve ekibinin iki yıldır fareler üzerinde GDO’larla ilgili yaptıkları deneylerin sonuçlarının 19 Eylül 2012 tarihinde bilimsel bir dergide yayınlanması bomba etkisi yarattı. Deneylerde GDO’larla beslenen farelerde erken ve hızlı ölümler gözlemlendi.  Farelerin iç organlarda özellikle ciğer ve böbreklerde hormonal ve kanser yapıcı etkileşimler oldu.  Gözle görülür, elle tutulur büyüklükte tümörler oluştu. Uzun erimli bu çalışma GDO’lara karşı duyulan güvensizliğin sebepsiz olmadığını gösterdi. Avrupa Birliği ülkelerinde GDO’lara karşı kamuoyu tepkileri artınca, Avrupa Komisyonu harekete geçti ve  EFSA’yı (Avrupa Birliği Gıda Güvenliği Otoritesi) konuyu araştırmakla görevlendirdi. EFSA’nın değerlendirmesine göre Seralini’nin çalışmasında amaçlar net değil, raporlama yetersiz, deneylerin tasarımı, yapılması ve sonuçların analizi ile ilgili temel detaylar eksik.  Bu nedenle EFSA, çalışmanın bilimsel kalitesini, GDO’larla ilgili güvenlik önlemlerinin gözden geçirilmesini gerektirecek kadar yeterli bulmadı.  Oysa Seralini’nin çalışmasını inceleyen diğer iki ulusal düzenleyici kuruluş, daha detaylı araştırma yapılmasına ve GDO’larla ilgili değerlendirme ilkelerinin gözden geçirilmesine karar verdi. EFSA’dan beklenen  en azından çalışmanın ortaya koyduğu kaygı verici sonuçları dikkate alarak, beklediği bilimsel kalitede yeni bir çalışmanın yapılmasını istemesiydi.  Seralini bilimsel çevrelerden de tepki aldı.  New Scientist dergisinde yayınlanan bir yazıda kullandığı fare sayısı az olduğu için istatistiksel sonuçların güvenilir olmadığı iddia edildi.  Oysa bu standartlar GDO’lar için çalışan biliminsanlarından istenmemişti. Seralini’ni savunan GMWatch grubu, bu yazının yazarı ile yazıda adı geçen bilim insanının GDO şirketleri ile olan maddi ilişkileri açıkladı.  Şu an Seralini’nin çalışmayı yayınlayan dergiye yazıyı çekmesi için baskı yapılıyor. Seralini kendisine karşı iftira kampanyası yürüten ve GDO şirketleri için çalışan biliminsanlarına karşı dava açtı.
İktidar hegemonik anlayışı ile çelişen bilgiyi üreten biliminsanlarını kendinin yarattığı taraflı bilim kurumlarını ve biliminsanlarını kullanarak değersizleştirmeye, baskı altına alarak susturmaya çalışır.
Bilimin, iktidarın yarattığı “bilim”e karşı yürüttüğü mücadele devam ediyor.

2 Kasım 2012 Cuma

GDO’lu “VAR AMA YOK” Öyküleri





Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  30 Ekim 2012

Biyogüvenlik Kurulu'na görüşlerinizi bildirmek "en doğal hakkınız".  Ancak eksik tasarlanan bu süreç, Bakanlığın GDO'larla "ilgili karar süreçlerine kamuoyunu dahil edermiş" gibi yapmasına olanak sağlıyor.

GDO’ların ülkemize girmesini istemiyorsanız umarım 12 Ekim 2012 tarihini kaçırmadınız.  Neden mi?  Biyogüvenlik Kurulu, 3 GDO'lu kolza ve 1 GDO'lu şeker pancarının ülkeye ithal edilip hayvan yemi olarak kullanılması için sizin görüşünüzü istedi. 12 Ekim 2012 saat 17:00’ye yani  mesai saati sonuna kadar "sosyo-ekonomik değerlendirme" ve "risk değerlendirme" görüşlerinizi, Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması internet sitesinde size ayrılan görüş bildirme sayfalarına yazmanız gerekiyordu. 

Türkiye’ye GDO ithalatını istemeyen, Biyogüvenlik Kurulu’nun kararlarını takip eden, Kurulun kendisinden görüş beklediğinden haberdar olan, interneti kullanabilen (Türkiye İstatistik Kurumu 2012 verilerine göre nüfusun yüzde 34’ü), sosyo-ekonomik ve risk ne demektir bilen, değerlendirmesini yazabilecek kadar Türkçe okur-yazar , onca işi gücü arasında 12 Ekim tarihini kaçırmayacak vatandaşlar aranıyor.  Sizce bu kriterlere uyan kaç kişi var?  Greenpeace’in yaptığı kamuoyu araştırması, halkın yüzde 82’sinin GDO’nun ne olduğunu bildiğini, yüzde 81’inin GDO’lardan endişe ettiğini gösterdi.  Bu geniş kapsamlı araştırma sonucunu, yurt genelinde değerlendirirsek 75 milyon nüfusun yaklaşık 62 milyonu GDO’lardan endişeleniyor diyebiliriz. Peki bu vatandaşlar Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın öngördüğü gibi GDO’larla ilgili karar süreçlerine aktif olarak katılabiliyor mu?  Rahatlıkla hayır diyebiliriz çünkü Bakanlığın kamuoyunun bilgilendirilmesi ve karar süreçlerine katılması için oluşturduğu, internet üzerinden erişilen sistem, sadece elit ve eğitimli azınlık için tasarlanmış.
Diyelim elit ve eğitimli azınlığın içindeseniz ve görüşlerinizi Kurula iletmek istiyorsunuz fakat aşmanız gereken başka engeller var.  Öncelikle Kamuoyu Görüş Bildirme Formu sayfasını bulmalısınız ki bu hiç kolay değil.  Doğru köprüyü bilmeniz lazım. Çünkü, Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması sitesindeki arama motoru size yardımcı olamıyor. Denedim, “kamuoyu”, “kamuoyu görüş”, “değerlendirme”, “vatandaş görüş”, “risk”, “sosyo-ekonomik” kısacası görüş bildirirken kullanılabilecek sözcüklerin hiçbirini tanımıyor.
Diyelim hem elit ve eğitimli azınlıktansınız, hem de görüş bildirme sayfasının köprüsünü buldunuz, her ürünün sosyo-ekonomik ve risk değerlendirme raporlarını okuyup, her rapora karşı kendi görüşünüzü yazmalısınız.  Yazmakla bitmiyor, görüşlerinizin Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması sistemine kayıt edildiğinden emin olmalısınız.   Bilgisayar sistemleri nankör oluyor, herşeyi yazıp tuşa basıp gönderiyorsunuz,  sistem hata veriyor, görüş gitti mi gitmedi mi emin olamıyorsunuz.  Hoop, hadi sil baştan. Bazen de sayfaya ulaşılamıyor.  Bir kere daha deneyin, hadi bir daha.  Bir kez on defa denedim, olmadı.  Daha sonra tekrar göndermeyi denediğimde sistem çalıştı.  Kısacası, GDO konusunda görüş bildirmek için kişiliğinizin uygun olması,  sabırlı ve sebatkar olmanız da gerekiyor.

Türkiye'ye GDO'lar kaçak olarak giriyor.  Bugün marketlerden aldığımız pek çok ürün, yediğimiz taze sebze ve hububat GDO'lu olabilir.  Bu gıda ürünleri, yemler ve tohumlar neler, ithalatçı firmalar kimler?  Bilmiyoruz.

Diyelim bütün bu engelleri aştınız ve görüşleriniz sisteme kayıt oldu.  Şimdi ne olacak?  Valla bugüne kadar birşey olmadı.  Vatandaşlar bütün bu engelleri aşıp GDO’ların ithalini istemiyoruz dediler, buna rağmen hepsi Biyogüvenlik Kurulu tarafından onaylanıp, ithalatlarına izin verildi.  Biyogüvenlik Kurulu işleyişini düzenleyen yönetmeliğin Madde 10 fıkra 8ç’sinde, vatandaşların görüşlerini değerlendirip Kurulu iletme işi komitelere verilmiş.  Kurulun görevlerini açıklayan Madde 7 fıkra 1e’e göre değerlendirmeleri dikkate almak kurulun işi.  Fakat kurulun kamuoyu görüşlerini nasıl değerlendireceği, değerlendirme sonuçlarını kamuoyu ile nasıl paylaşacağı açıklanmamış.  Sürecin unutulan bu önemli bölümü, kamuoyu görüşlerini alıp, hiçbir şey yapmamalarına neden oluyor sanıyorum.  Çünkü bugüne kadar kamuoyundan kaç görüş geldi, kaçı olumsuz, kaçı olumlu ve gelen görüşleri kurul nasıl değerlendirdi, bilmiyoruz. Eksik tasarlanan bu süreç, Bakanlığın GDO’larla ilgili karar süreçlerine kamuoyunu dahil eder”miş” gibi yapmasına olanak sağlıyor.

YAKALANIYORLAR FAKAT...

İthal edilen gıda ürünlerinde GDO var mı?  Pekçok kişinin aklını kurcalayan, endişelendiren bir soru bu.  Ekim ayında Bursa’da düzenlenen “GDO'ların Sosyal ve Hukuksal Boyutu” başlıklı etkinlikte konuşmacı olan Bakanlık yetkilisi, ithal ürünlerde 2011-2012 (ilk altı ay) toplam 18 aylık sürede yaptıkları resmi kontrollerde, gıda ürünlerinde 137, yemlerde 32, tohumlarda 47 kez GDO tesbit ettiklerini açıkladı.  İçiniz rahat etti mi? Evet Türkiye’ye GDO’lar kaçak olarak giriyor. Bugün marketlerden aldığımız pekçok ürün, yediğimiz taze sebze ve hububat GDO’lu olabilir. Bu gıda ürünleri, yemler ve tohumlar neler, ithalatçı firmalar kimler?  Bilmiyoruz. Peki kanunlara aykırı iş yapan ithalatçı firmalara ne oluyor?  Şu ana kadar hiçbir şey yapılamamış.  Bakanlığın tek yaptığı Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmak.  Savcılık kararı doğrultusunda firma yetkililerine ve müteselsilen sorumlululara 1-12 yıl arası hapis cezası, 200 bine kadar idari para cezası veya 10 bin güne kadar adli para cezası verilebilmekte ama bugüne kadar henüz bir karar çıkmamış.  Sizce savcılıktan kararlar ne zaman çıkar, bu arada firmalar ithalata devam eder mi?  Bu öyküyü tamamlamayı GDO’dan endişe eden vatandaşlara bırakıyorum.

İHTİYAT İLKESİ, İSPAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ, TAZMİNAT

Bursa etkinliğinde konuşan Avukat Emre Baturay Altınok ile Doç. Dr. Ahmet Başözen üç ilginç GDO öyküsü anlattı.  Türkiye’nin imzaladığı Cartagena Biyogüvenlik Protokolüne göre bilimsel bilinmezliklerin olduğu durumlarda ihtiyatlılık ilkesi benimsenmelidir.  GDO’lar pekçok bilinmezliği içermektedir, çünkü uzun süreli test edilmemişlerdir ve kullanıldıklarında insan vücuduna, doğal sistemlere etkileri önümüzdeki 10-15 yıl süresince ortaya çıkacaktır.   Buna rağmen, bilinen ve bilinmeyen tüm riskler göze alınarak Biyogüvenlik Kanunu’nda ihtiyat ilkesi gözardı edilmişti.

Diyelim gelecekte, Gilles-Eric Séralin ve arkadaşlarının “Food and Chemical Toxicology” dergisinde yayınlanan makalesindeki gibi vücudunuzda kanserli hücreler keşfedildi veya organlarınız hastalandı.  Hastalığınızın GDO’lu ürünlerden kaynaklandığına inanıyorsunuz. Bu noktada devreye ispat hukuku giriyor. Beslenmeniz ile hastalığınız arasında nedensellik bağı kurabilir misiniz?  Geçerli kanun ve yönetmeliklerin çizdiği çerçeveye göre, GDO’lar konusunda yaşanacak insan sağlığı ile ilgili olumsuzluklarda ispat yükümlülüğü hastada.  Fakat bu ispat neredeyse imkansız.  Doğru olan, ispatın imkansızlığını dikkate alarak Cartagena Protokolünün önerdiği ihtiyat ilkesi ile hareket edip, halk sağlığına öncelik tanımak, ispat yükümlülüğünü ithalatçı firmaya devretmekti.

Diyelim hastalığınızın GDO’lardan kaynaklandığını ispat ettiniz ve zararınızı tazmin için GDO ithal eden firmalara tazminat davası açabilirsiniz.  Davayı kime açacaksınız?  Biyogüvenlik Kurulu kararlarını incelediğinizde GDO’lu ürünlerin ithali için başvuranların Derneklerin İktisadi İşletmeleri, Birlikler ve Dernek Federasyonları olduğunu görürsünüz.  Bu tüzel kişiliklerin mali sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır ve şirket olmadıkları için çok düşüktür.  Kısacası, zararınızın telafisi için açtığınız tazminat davasını kazansanız bile paranızı alamayabilirsiniz veya cüzi bir miktar alabilirsiniz.

  GDO’lu “Var Ama Yok” öyküleri “İlla GDO Komedisi”nin sahneleri adeta.


6 Kasım 2010 Cumartesi

HÜKÜMET KİMİN YANINDA? Şirketlerin mi? Köylüsünün mü?


Yayın Detayları:Cumhuriyet, SürdürülebilirYaşamEki, 30 Ekim 2010

Ankara Mamak, İstanbul Maden Dere İçi ve Armutlu mahalleleri, Bursa Erikli, Mersin Akkuyu, Bursa Mustafakemalpaşa, Sinop Gerze, Tekirdağ Saray, Foça Aliağa, Çanakkale, Bartın, Yalova, Bergama, Kozak, Niğde Ulukışla, Munzur, Edirne Uzun Köprü, Rize Fındıklı, Pazar, Hemşin; Artvin Ardanuç, Borçka, Şavşat; Giresun, Trabzon Tonya, Amasya, Tokat, Hasankeyf, Allianoi, Kastamonu Loç, Düzce Aksu, Muğla Saklıkent, Antalya Alakır, Eskişehir Gürleyik, Malatya Darende. Türkiye haritası üzerinde, doğudan batıya, güneyden kuzeye dağılan bütün bu yurt köşelerinin ortak noktası nedir? Yerli halkın verdiği örgütlü mücadele.

15-17 Ekim tarihlerinde, bu yurt köşelerinde suyuna, toprağına, ormanına, emeğine, yaşamına sahip çıkıp savunan 89 çevre platformu, sivil toplum kuruluşu, sendikalar ve siyasi partiler İstanbul’da buluştu. Hidroelektrik santral (HES) projelerine, nükleer santrallere, termik santrallere, maden şirketlerine, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO), yer altı sularının ticarileştirilmesine, su havzalarına dönük müdahalelere karşı mücadele eden ve kentlerde su hakkını elde etmek için çalışanlar deneyimlerini paylaştı. Anlatılanlar “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” sözünü doğrular nitelikteydi.

Mücadelelerin pek çok ortak noktası vardı. Bunlar:

¨ Son yıllarda yapılan yasal düzenlemelerin yarattığı sorunlar,

¨ Yargı kararlarının uygulanmaması,

¨ Kamu yöneticileri ve şirketler tarafından oldu bittiye getirilmeye çalışılan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) toplantıları,

¨ Muhtarların ve toplumdaki kanaat liderlerinin, şirketler tarafından satın alınması,

¨ Köylülerin jandarma ve güvenlik güçlerinden terörist muamelesi görmesi, dövülmeleri, biber gazına maruz kalmaları,

¨ Yerli halkın su kaynaklarının ve yaşam alanlarının şirketler tarafından vahşice talan edilmesi,

¨ Zorunlu kamulaştırmalar,

¨ Su kaynaklarının kirletilmesi,

¨ Şehirlerdeki yoksul kesimin suya erişiminde hakkaniyet ilkesinin hiçe sayılması,

¨ DSİ’nin fonksiyonunu yitirmesi, hizmet anlayışını kaybedip ticari kimlik kazanması,

¨ Belediyelerin suyu ticari bir mal görmesi, kar odaklı fiyatlandırması,

¨ HES yapımıyla su altında kalacak verimli tarım arazileri, yok olacak endemik türler, tarihi ve kültürel miras,

¨ İlkel madencilik uygulamalarıyla zehirlenen toprak, yerüstü ve yer altı suları, bunlardan kaynaklı içme suyu zehirlenmeleri,

¨ Kesilen binlerce ağaç

¨ Yitirilen doğal, tarihi, kültürel miras…

Anlatılanlardan birkaç örnek:

Kore Savaşından 60 yıl sonra Güney Kore, Kore Şehitlerimizi hatırlayarak Sinop’ta “Karadeniz Kore Kültür Festivali” düzenledi. Güney Kore’nin bu ani yoğun ilgisinin Sinop’ta almayı düşündüğü nükleer santral ihalesi ile doğrudan bağlantısı olduğu aşikar.

Bursa’da 1040 mermer ocağı var. 2000 tane ocak ruhsat almayı bekliyor. Yeni Maden Yasası ile mermer ocağı işletme ruhsatı alabilmek için ÇED zorunluluğu ortadan kalktı. Bu nedenle ocak sayılarında patlama yaşanıyor. Bursa’nın bir köyünde 7 adet mermer ocağı var. Çıkardıkları hafriyatı köylülerin bahçe ve tarlalarına yığıyorlar, tozdan meyveler yenmiyor, ağır vasıtalar ile köy yollarını ve dere geçişlerini bozuyorlar. Köylü şikayet ettiğinde, köye geliyorlar şikayet sahibi ile görüşmeden, şirket ile görüşüp gidiyorlar. Aynı köyde katı atık yakma tesisi kurulmak isteniyor. ÇED toplantısına tüm köy katılmak istedi. Bunu engellemek için küçük bir yer seçtiler. Köylü kabul etmedi, toplantıyı yaptırmadı. İkinci ÇED toplantısına jandarmalar ile geldiler. Köylü “Biz terörist miyiz? Niye jandarmalar ile geldiniz?” diyerek tepki gösterdi.

Foça’da 5 termik santral, yeni fabrika ve haddehaneler kurulması, olanların kapasitelerinin artırılması planlanıyor. Bilim adamları bölgenin hava durum tespit araştırmasını yaptı. Araştırma sonuçlarının açıklandığı toplantıya vatandaşlar davet edilmedi, zorla girdiler, hava kirlilik oranının yüksek olduğunu ve o bölgeye yeni tesis yapılmaması, var olanların kapasitelerinin artırılmaması gerektiğini öğrendiler.

Bir şirket, Sinop’ta üç termik santral için lisans aldı ve öğrencilere top, çanta, evlere koli, çikolata dağıtmaya başladı. Halk, dağıtılan paketleri iade etti. ÇED’den önce şirketin lisans aldığı ortaya çıktı. ÇED yapılıp, yerli halkın onayı alınmadan, devletin üretim lisansı vermesi işleyişin çarpıklığının bir kanıtı. Daha sonra ÇED toplantısı kapalı spor salonunda yapıldı. Güvenlik güçleri burada biber gazı kullandı, halk dışarı çıkmak zorunda kaldı ve ÇED yapılmadı. Fakat ÇED Genel Müdürlüğü ÇED raporunu verdi.

Çanakkale’de termik santral için kamulaştırma kararı çıkmadan, yüzlerce zeytin ağacı söküldü. ÇED toplantısına, dışarıdan termik santral kurmak isteyen şirketin çalışanları getirildi.

Bartın’da termik santral kurmak isteyen şirket muhtarlara yemekler düzenledi, okullara, spor kulüplerine para yardımları yaptı. Oysa Bartın’ın 30 yıllık kalkınma planında turizm var, ağır sanayi yok.

Uşak’ta köylüler altın madeninde kullanılan siyanürün içme suyuna karışmasından dolayı zehirlendiler. Olay örtbas edildi.

Niğde’de sulama göleti yapacağız vaadiyle köylülerin toprakları kamulaştırıldı. Göleti yaptılar fakat hizmeti vermediler. Kamulaşan araziyi satışa çıkardılar. Köylü karşı çıktı ve destek için kaymakam, vali, il meclis üyeleri ve milletvekillerine gittiler. Sonuç alamayınca kendileri örgütlendiler. Gölet arazisini satın alan kişiyi araziye sokmuyorlar.

Paylaşılan bütün bu deneyimler gösteriyor ki Türkiye’de bir “akıl tutulması” yaşanıyor. Devlet, halkının, köylüsünün yanında değil, kısa süreli kar amacıyla hareket eden, “Kullan, Tüket, Kirlet, Terk et” çizgisindeki şirketlerin ve sermayenin yanında. Kamu yararı hiçe sayılıyor. Forumda bir araya gelen yaşam savunucularının ortak ifadeleri ise şu oldu; “Mücadele edenler her zaman kazanmazlar. Fakat kazananlar mücadele edenlerdir”, “Biz; haklıyız meşruyuz kazanacağız.”


22 Ekim 2008 Çarşamba

Toprak=Çiftçi=Tüketici - 2008

Yayın Tarihi:
“Toprak=Çiftçi=Tüketici”, Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Haziran 2008 sayısı.
"Toprak=Çiftçi=Tüketici", www.ekolojistler.org, www.tarvak.org.

Shumei Vakfı Doğal Tarım Çiftliği Yöneticisi Yasunori Sako farklı bir tarım yöntemini ve bununla birlikte gelişen bir yaşam biçimini anlatıyor

Fotoğraflar: Hidetaka Torii, Shumei Natural Agriculture Network (SNN)

Japon kökenli Shumei Vakfı, ruhani liderleri Mokichi Okada’nın öğretileri doğrultusunda doğal tarım uygulamaları yapıyor. Doğal tarım, tarımın tüm elemanları ki bunlar; dünya, güneş, yağmur, toprak, rüzgar, çiftçi, yiyecek yiyen insanlar ve bu insanların içinde yaşadıkları toplum, ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı hale getirmeyi amaçlar. Shumei Vakfı, Doğa hakkındaki düşüncelerin değişmesi ve daha sürdürülebilir bir yaşam tarzı geliştirilmesi için çalışıyor. Vakıf, Samsun’da Kızılırmak deltasında yaşanan kimyasal kirlenmenin önlenmesi için bölge çiftçileri ve ilköğretim öğrenciler ile doğal tarım projeleri yürütüyor.

Shumei Naturel Farm Türkiye temsilcileri Satoru Nakano ve Chikako Nakano’nun düzenlediği toplantıda, Shumei Vakfı Doğal Tarım Çiftliği Yöneticisi Yasunori Sako’nun sunumunu dinleme ve kendisiyle konuşma fırsatı bulduk.

Türkiye’de organik tarım uygulanıyor. Doğal tarım organik tarım mıdır? Doğal tarımı bize anlatır mısınız?

Doğal tarımı anlamak için avucunuzda bir tohum olduğunu hayal edin. Ağırlığı fark edilmeyecek kadar azdır. Sadece derinize dokunuşunu hissedersiniz. Aslında bu minik tohum tüm dünya yiyeceğinin doğuş noktasıdır. Doğal tarım için tohum, bir öğretmen, bir ortak ve bir tedarikçidir. Tohumun fiziksel enerjisi bedenleri, ruhani enerjisi yüreği ve aklı besler. Tohum bize nasıl sevgi, saygı ve şükran ile yaşanacağını öğretir. Tarım yapmanın bir insanın doğaya duyacağı en derin saygı olduğunu kabul ediyoruz. Biz toprağın ihtiyacı olan her şeye sahip olduğuna inanırız. Ne kimyasal gübre ne de hayvan gübresi kullanırız. Her canlının duyguları vardır. Toprak da bir canlıdır ve duyguları vardır. Üzerine hayvan pisliği konulması hoşuna gitmez. Sadece dökülen yapraklardan yapılan kompostu toprağın üzerine döşüyoruz. Dolayısıyla, doğal tarım yapılan toprakta hayvan çeşidi yani mikroorganizma daha fazla oluyor. Bu toprağın sağlık kazanmasına yardım ediyor.

Doğal tarımda bitki kökleri besine ulaşmak için derinlere iner. Böylece güçlenir ve gelişir, gövdesi pek uzamaz. Bu nedenle ürünler ağır olur. Ağır ürünleri güçlü kökler rahatlıkla taşır. Geleneksel tarımda bitki köklerinin dibine kimyevi gübre konur. Bitki besine çok rahat ulaştığı için kökler gelişmez, cılız kalır. Gövdesi uzar. Sert yağmurda kökler ağır gövdeyi taşıyamaz, bitki kırılır. Ayrıca, kuraklıkta cılız kökler kolaylıkla susuz kalır.

Doğal tarım, bir tarım yaklaşımı olmanın ötesinde yiyecekle ilgili yeni bir anlayıştır. Bu anlayışta toprak, çiftçi ve tüketici eşittir. Toprağın cansız, tüketicinin işlevsiz, çiftçinin topraktan aldığı ile tüketici beslemekten tek başına sorumlu olmasını kabul etmez. Toprak yetiştirir ve tedarik eder. Çiftçi toprakla ilgilenir ve bitkileri yetiştirir. Tüketici katılımcıdır, memnun olur ve eğitir. Basit yeme işlemi gerçek bir besin zincirine dönüşür.

Aslında doğal tarım bir dünya görüşüdür. Şükran ve saygı duymak, duyarlılık hissetmek çok önemlidir. Bu duygular birbirini besler ve bulaşıcıdır. Shumei üyeleri olarak, Doğal tarımın bu duyguları canlandırıp dünyaya yayılmasına yardımcı olacağına ve Dünya barışına katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Doğal tarım geleneksel tarımdan çok farklı. Üstünlükleri neler?

Bir üniversitenin yaptığı araştırma sonuçlarına göre, doğal tarımla yetişen ürünlerin besin değeri geleneksel tarımla yetişen ürünlerin besin değerinin 3 katıdır.

Doğal tarım doğa ile bütünlük içinde ve doğal döngülere saygılıdır. Bu nedenle toprağın iyileştirilmesine ve hatta ormanlar ile okyanusların iyileştirilmesine dahi yardımcı olur.

Çiflikteki yaşantıyı anlatır mısınız? Siz doğal tarıma nasıl başladınız?

Shumei doğal tarım çiftliği Kyoto civarında Shigaraki bölgesinde bulunuyor. 20-30 kişi çalışıyor. Biz doğaya çok sıkı şekilde bağlı olduğumuzu hissediyoruz. Hergün iki kişi tarladan toplanan ürünlerle öğle yemeği hazırlar ve birlikte yenilir. Ben 10 yıl önce doğal tarıma başladım. Başlama nedenim çok lezzetli bir karpuz yemem. Karpuzun doğal tarım yöntemiyle yetiştiğini öğrenince, bu konuda çalışmaya ve aynı lezzette karpuz yetiştirmeye karar verdim. 3 yıl çiftlikte stajyer olarak çalıştım. Önce doğal tarım felsefesini sonra tekniklerini öğrendim. Ardından çiftliğin yöneticisi oldum. Çiftliğimiz çok güzel, harika manzaralı ormanlarla çevrili. Ormandan odun sağlıyoruz. Odunları yemek pişirmek ve ısınmak için kullanıyoruz. İki geleneksel Japon evi inşa ettik. Bu evler artık Japonya’da çok nadir bulunuyor. Kullanılan tüm malzemeler doğal. Çatı saz ve bambudan, duvarlar ise kerpiç. Çatıdaki sazların üç veya beş yılda bir değiştirilmesi gerekiyor. Bizim nesil bunu nasıl yapacağını bilmiyor. Biz eskilerden öğrendik. Eğer öğrenmeseydik, bu yöntem bugün unutulmuş olacaktı.

Evin ortasında ocak var. Yemek ocakta pişer, ateşin etrafına yere oturulup yenir. Yanan ateşin dumanı tavana yükselir ve çatıdaki bambuyu sağlamlaştırır. Son derece güzel işleyen bir sistem.

Şehirlerde ışık ve suyumuz var. Eğer deprem olursa, bunlar garanti değil. Oysa bizim çiftlikteki yaşantımız sürdürülebilir. Çünkü her zaman ışık ve suyumuz var.

Doğal tarım yöntemiyle neler yetiştiriyorsunuz?

Çiftliğimizde pirinç, shitakee mantarı, çay ve seksen çeşit sebze yetiştiriyoruz. 5 hektarda pirinç, 2 hektarda sebze ve 1 hektarda çay ekiyoruz.

Ürünlerinizi nasıl satıyorsunuz?

İlkelerimizden biri aracısız dağıtım. Yetiştirdiğimiz ürünleri Shumei Vakfı üyelerine gönderiyoruz. Ürün fazlamızı yerel pazarlarda satıyoruz.

Tohumları nereden alıyorsunuz?

Kendi tohumlarımızı kendimiz yetiştiriyoruz. Aynı tohum Japonya’nın üç farklı noktasında ekilse, yetişen ürünler farklı olur. Burada yetişen tohum bu toprağa en uygun tohumdur. Kaliteli ürün için tohum seçimine önem veriyoruz.

Zararlılarla nasıl mücadele ediyorsunuz?

Eğer toprak sağlıklıysa, ürünler de sağlıklı olur. Toprak sağlıksızsa, zararlılar oluşur. Bu nedenle hiçbir ilaç kullanmıyoruz. Bir alan böceklenirse, orayı karantina altına alıyoruz.

Doğal tarım ve Shumei Vakfı hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenlere ne önerirsiniz?
Shumei Natural Farm Türkiye temsilcileri Satoru ve Chikako Nakano ile baglanti kurabilirler. E-posta adresi: istanbul@shumei.eu . http://www.shumei-na.org/ adresini ziyaret edebilirler. Ayrıca Shumei Vakfı yayınlarından Lisa M. Hamilton’un “Shumei Natural Agriculture: Farming to Create Heaven on Earth” kitabını okumalarını öneriyorum.

Pirinçte GDO Tehlikesi... - 2006

Yayın Tarihi:
“Pirinçte GDO Tehlikesi…”, Buğday Dergisi, İstanbul, Kasım-Aralık 2006 sayısı.
“Pirinçte GDO Tehlikesi…”, www.tarimmerkezi.com.tr sayfası.

18 Ağustos 2006 tarihinde ABD Tarım Bakanlığı bir açıklama yaparak ticari pirinç silolarından alınan örneklerde Alman Biyoteknoloji şirketi Bayer CropScience tarafından geliştirilen LL601 isimli genetiği değiştirilmiş (GD) uzun taneli pirince rastlandığını açıkladı.

ABD hükümet yetkililerinin açıklamasından hemen sonra Japonya , ABD’den yaptığı uzun taneli pirinç ithalatını durdurdu[1]. Japonya’da onaylanmamış Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) içeren ürünlerin ithalatında zero-tolerans politikası uygulanıyor. Bu ürünlerin ya ithalatçılar tarafından yok edilmeleri veya ihraç edilen ülkelere geri gönderilmeleri gerekiyor [2]. 28 Eylül’de Japon Tarım Bakanlığı ABD menşeli 1.1 milyon ton pirincin test edilmeye başlandığını açıkladı. Ayrıca, ithal edilecek pirinçler de teste tabii tutuluyor [3].

Güney Kore ithal ettiği pirinçlerin GDO’suz olduğuna dair ABD’den devlet garantisi istedi [4].
23 Ağustos’da Avrupa Konseyi, konuyla ilgili “Acil Önlemleri” görüştü ve ABD’den yapılan uzun taneli pirinç yüklemelerinin LL601 pirinci içermediğine dair sertifika istenmesine karar verdi [5]. Avrupa Birliği’nde GDO’lu pirinç ithalatı halen yasak [6].

Ardından Avusturya, Belçika, Kıbrıs, Finlandiya, Fransa, Almanya, Macaristan, İrlanda, İtalya, Hollanda, Norveç, Slovenya, İsveç, İsviçre, İngiltere’de yapılan gıda testlerinde GD pirince rastlandı ve supermarketlerdeki ürünler geri çağrıldı [7].
10 Ekim tarihli Greenpeace raporuna göre Orta Doğu bölgesindeki pirinç ürünlerine de Bayer’in GD pirinci bulaşmış durumda [8]. bu bölgedeki ithalat şirketleri pirinci Çin, Endonezya, Hindistan, Laos, Nepal, Filipinler, Tayland, Vietnam’a ihraç ediyorlar.

ABD’Lİ ÇİFTÇİLER BAYER’I DAVA ETTİ.

ABD, dünya pirinç pazarının % 12’sine sahip. 2006 yılı tahmini üretim miktarı 1,88 milyar dolar. Üretilen pirincin % 50’si ihraç ediliyor.

GD ABD pirinci dünyanın farklı ülkelerinde görülünce ABD pirinç ihracatı çok olumsuz etkilendi, pirinç fiyatları çarpıcı şekilde düştü. Bunun üzerine ABD’li pirinç üreticileri ürünlerine GD pirinç bulaştırdığı için Bayer CropScience şirketini dava etti.

OLAYIN İŞARET ETTİKLERİ

Bayer’in geliştirdiği LL601 GD pirincinin deneme ekimi 1998, 2001 yılları arasında ABD’de yapılmış ama üretimi onaylanmamıştı. Geçtiğimiz Ağustos ayında patlak veren skandal, GDO’lu ve GDO’suz ürünlerin birlikte ekilebilirliğini , GD ürünlerden normal ürünlere bulaşma olmayacağını savunanların tezini çürüttü ve bulaşmayı engellemenin imkansız olduğunu kanıtladı.
GD ürünlerin deneme için bile olsa ekimine izin veren her ülke en başta kendi çiftçilerini ve tarımsal ürün ticareti yapanları ekonomik ve çevresel bir felakete sürükler. Bu olay GD ürünlerin, yetiştirildikleri ülke ile diğer ülkelerin besin zincirine bulaşmasının ne kadar kolay ve hızlı olduğunu; gıda güvenliğini, tüketicilerin sağlıklı gıdaya erişimini ve en temel olarak insan sağlığını nasıl tehdit ettiğini göstermektedir. Gıda ürünlerinin GDO içermediğine dair testlerin programlanması, düzenli ve sürekli olarak yapılması halk sağlığı açısından zorunludur. Özetle, GD ürünlerin ithalatı ve ekimi ülkemizde tümüyle yasaklanmalı, ayrıca depolanan ve piyasada satılan ürünlerin GDO içerip içermediği testlerle kontrol edilmelidir.

ÜLKEMİZDE DURUM

Ülkemizde kişi başı yıllık pirinç tüketimi ortalama 6- 6,5 kg, yıllık toplam pirinç talebi 390-422 bin tondur. Edirne, Balıkesir, Samsun ve Çorum illerinde yetiştirilen yerli pirinç ülke talebini karşılayamamakta, yılda 200-300 bin ton pirinç ithal etmektedir. En büyük ithalat ABD’den yapılmaktadır.

Türkiye’ye ithal edilen ABD pirincinde GD pirinc bulunma olasılığı çok yüksektir. Pirinç süpermarketlerde satılıyor ise yerel gıda zincirine bulaşmış demektir. Bu gıda güvenliği ve insan sağlığı için tehdit unsurudur. Ayrıca çiftcilerin ürettiği yerel pirinç türlerine bulaşma riski yüksektir. Bütün bunlara rağmen bugüne kadar Türkiye’de hiçbir önlem alınmamıştır.

Tüketiciler, çiftçiler açısından Tarım, Dış Ticaret ve Sağlık Bakanlıkları tarafından cevaplanması gereken pekçok soru vardır.

- ABD’den ne kadar pirinç ithal edilmiştir? İthal edilen pirincin cinsi nedir?

- Kimler tarafından ithal edilmekte ve hangi markalar altında piyasaya sürülmektedir?

- 23 Ağustos tarihinde Avrupa Birliği ülkeleri Bayer’in yasallaşmamış LL601 GD pirincine karşı acil önlemler almışken AB üyesi olmaya çalışan Türkiye neden aynı önlemleri halen almamıştır?

- ABD pirinci ithal eden ülkeler GDOlu ürün bulaşma riskine karşı tedbir olarak ithalatlarını durdururken, Türk hükümeti neden ithalata devam etmektedir?

- ABD’den ithal edilen pirincin GDO içermediğine dair ABD’den belge istenmekte midir? İstenmiyorsa neden sorgulanmadan ithal edilmektedir?

- Türkiye’ye ithal edilen, edilmekte olan ve piyasaya sürülen ABD pirincinde GD LL601 bulunup bulunmadığı neden test edilmemektedir?

- Türk gıda zincirine bulaştığı tesbit edildiği takdirde ürünlerin toplatılması, imhası veya ithal edilen ülkeye geri gönderilmesini içeren bir acil önlem planı var mıdır?


Kaynaklar:
1. Seattle Post-Intelligencer http://seattlepi.nwsource.com/business/1310AP_Japan_US_Rice.html
2. Reuters, 23 Ağustos 2006
http://www.redorbit.com/news/science/629678/japan_mulls_testing_us_rice_for_unapproved_gmo/index.html?source=r_science,
3. Reuters, 28 Eylul 2006
http://asia.news.yahoo.com/060928/3/2qjrf.html
4. DOW JONES, 21 Ağustos 2006 http://www.agriculture.com/ag/futuresource/FutureSourceStoryIndex.jhtml?storyId=63400415
5. Friends of Earth, Eylül 2006
http://www.foeeurope.org/GMOs/rice_contamination.htm
6. UNCTAD
http://r0.unctad.org/infocomm/anglais/rice/market.htm#cce
7. Guardian, 30 Eylül 2006.
http://www.guardian.co.uk/gmdebate/Story/0,,1884523,00.html,
8. Commondreams News, 10 Ekim 2006
http://www.commondreams.org/news2006/1010-14.htm, 10 Ekim 2006

Gıda Skandalları - 2006

YayınTarihi:
“Gıda Skandalları”, Buğday Dergisi, İstanbul, Mayıs-Haziran 2006 sayısı.
“Gıda Skandalları”, www.bugday.org.tr, www.ekolojistler.org.

Önce yetiştiriyoruz. Sonra toplayıp, saklıyoruz. Ardından pişirip yiyoruz. Veya bu işleri bizim için yapanların ürettikleri gıdaları tüketiyoruz. Yiyecek, hazırlanmasının her aşamasında özen ve ilgi istiyor. Gereken ilgi, özen gösterilmediğinde ise bize can katan yiyecekler, sağlığımızı bozabiliyorlar ve hatta hayatımızı tehlikeye sokabiliyorlar. İyi paketlenmiş ve saklanmış bir ürün sorun yaratmazken, kötü paketlenmiş ve uygun olmayan koşullarda saklanmış aynı ürün bize zarar verebiliyor. İşlenmiş gıdaya renk, lezzet, tazelik, tad vermek için veya saklanma süresini uzatmak için eklenen katkı maddeleri ve bunların yarattığı riskler var. Beslenme ve besleme zor zanaat!

Şimdi Haberler: Gıda Skandalları

İşlenmiş gıdalarda suni tatlandırıcılar yaygın olarak kullanılıyor. Bunlardan sakarinin kanserojen olduğu biliniyordu. Aspartam, çok yaygın kullanılan bir diğer tatlandırıcı. Daha çok ticari adıyla –NutraSweet, Equal- biliniyor. Dünyada 200 milyon insanın kullandığı bu tatlandırıcı, diyet cola, diyet ürünler, tatlılar, şeker, yoğurt gibi 6,000 civarında işlenmiş gıdaya katılıyor. Şubat ayında New York Times’da yayınlanan bir haber, Italya’da yapılan bir araştırmaya göre Aspartamın kansere yol açtığını duyurdu. Araştırma sonucu, Avrupa Gıda Güvenliği Kurulunca inceleniyor. Sonuç Mayıs ayında açıklanacak. Büyük sağlık organizasyonları aspartamın güvenli olduğunu söylemesine rağmen güvenirliği yıllardır tartışılıyor. Aspartamın Amerikan Gıda Güvenliği Bürosu’nca güvenilir sayılması şaibeli ve kafada soru işaretleri bırakacak nitelikte. Aspartamın yasaklanmasının gıda şirketlerine maliyeti çok yüksek. Gecen yıl satış tutarı 570 milyon dolardı. Aspartam içeren ürünlerin de yasaklanmasıyla bu şirketlerin yıllık gelir kaybı milyar doları bulacak.

2005 yılı başında akrilamidin kanserojen olduğunu öğrendik. Akrilamid özellikle cips, kızarmış ekmek, kek, bisküvi, kraker, kahvaltılık gevrek, kahve, hazır çorba, patates kızartması, bebe bisküvisi gibi işlenmiş gıdalarda rastlanıyor. Bir pediatri profesörü, kansere genetik yatkınlığı olan bir bebeğin içerisinde akrilamid olduğu tespit edilen bebek bisküvisiyle beslenmesinin kansere yakalanma riskini çok arttırdığını belirtmesi bebek annelerini tedirgin etti. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yayınladığı bir rapora göre yüksek ısıda pişirilmiş ve işlenmiş gıdalarda akrilamid görülüyor. Bu gelişmeler üzerine Avrupa Birliği gıdadaki akrilamid ile kanser hastalığı arasındaki ilişkiyi araştıran bir proje başlattı. Türkiye’de bu araştırmayı TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Gıda Enstitüsü yürütüyor. Araştırma bulguları 2006 sonunda açıklanacak.

2005 Şubat’ında İngiltere’de Sudan 1 isimli gıda boyası eklenmiş 350 ürünün raflardan toplatılacağı açıklandı. Sudan 1 hazır çorba, sos ve hazır yemeklerde kullanılıyor. İngiliz Yiyecek Standartları Acentası Sudan 1 eklenmiş yiyeceklerin tüketilmemesini duyurdu. Ardından Sudan 1’in kanserojen olduğu için gıda üretiminde kullanılması İngiltere’de ve tüm Avrupa Birliği’nde yasaklandı.

Temmuz 2005’de Daily Mirror gazetesi Çin’de yaşanan bir gıda skandalını duyurdu. Gıda güvenliği yetkilileri Nestle’nin bebek ve çocuk gıda ürünlerinde yüksek oranda iyoda rastlamış ve bu ürünlerin satılması yasaklanmıştı. Nestle, Pekin, Guangzhou ve Hangzhou’da yasaklanan ürünleri toplatmak zorunda kaldı. Nestle yazılı bir açıklama ile Çinli tüketicilerden özür diledi. Yüksek miktarda iyot alımı tiroid salgı bezlerinin şişmesine neden oluyor.

Geçtiğimiz Kasım ayında İngiliz Daily Mirror gazetesi Nestle’nin bebek sütü ambalajlarına zehirli madde karışmış olduğunu yazdı. İtalya, Fransa, İspanya ve Portekiz’de bebek sütleri toplatıldı. Sadece Italya’da toplatılan sütün 30 milyon litre olduğu açıklandı. Birkaç gün içinde Nestle bu sefer çikolata ambalajlarına metal karıştığı için Kit Kat'ların bir kısmını toplatmak zorunda kaldı. Her yıl milyonlarca ürün piyasaya süren şirket, bir ay içerisinde yaşanan iki kimyasal skandal nedeniyle sıkıntı yaşadı. Bilimadamlarına göre; 'metal zehirlenmeleri', karaciğer büyümesi, siroz, sarılık ve felç başta olmak üzere pek çok sağlık sorununa yol açıyor.


Kaynakça:

·
http://www.tv8.com.tr/scripts/news/detail.asp?NewsID=45021&page=detail&type=news
· http://zaman.com.tr/?hn=166346&bl=kadinaile&trh=20050423
· Dünya Sağlık Örgütü Raporu, “Health Implications of Acrylamide in Food”, 25-27 Haziran 2002.
·
http://www.weightlossresources.co.uk/diet/healthy_eating/aspartame.htm
· http://www.who.int/child-adolescent-health/New_Publications/NEWS/ors_rev.htm
· http://www.nytimes.com/2006/02/12/business/yourmoney/12sweet.html?ex=1141362000&en=c8fc35ce4dd0d0c6&ei=5070, “The Lowdown On Sweet?”, Melanie Warner, 12 Şubat 2006, NYT.
· New York Times, “The Safety of Aspartame”, 21 Şubat 2006.
·
http://www.foodnavigator.com/news/ng.asp?n=60501-nestle-apologises-over, 07 Haziran 2006.
· BBC News, “Food recalled in cancer dye scare”,
http://news.bbc.co.uk/1/hi/health/4277677.stm, 18 Şubat 2005.
· Daily Mirror, “Nestle recalls baby milk”, 22 Kasım 2005.