Political Ecology etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Political Ecology etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2020 Cuma

Mega kanal projelerine bakınca Kanal İstanbul

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1715787/mega-kanal-projelerine-bakinca-kanal-istanbul.html

Kanal İstanbul çevresel bir altyapı olacak. Çevresel altyapı, doğanın ve doğal kaynakların ekonomik kazanç için, şirketlere ve şahıslara hizmet vermek amacıyla, bir altyapı haline dönüştürülmesi ve kullanılması. Kanal İstanbul, tekno-politik ve sosyo-ekolojik alan ile çevre politikalarının kesişip birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği politik bir proje. Çünkü bu proje ile karasal, denizel ve sulak alanları, gölleri ve akarsuları olan geniş bir arazinin kullanımı mühendislik ve teknoloji kullanılarak yeniden düzenlenecek ve arazi artık bu kalıcı, düzenlenmiş haliyle kullanılacak.
Kanal İstanbul projesini, diğer mega kanal projelerini, özellikle Panama Kanalı’nı uzun yıllar inceleyen, çevresel altyapıları, küresel altyapı yatırımlarını ve küresel gemi taşımacılığı endüstrisini araştıran Ashley Carse gibi bilim insanlarının çalışmalarında ortaya koyduğu bulgular ve sonuçları kullanarak değerlendirelim. Değerlendirmeyi politik ekolojik açıdan bakıp kim kazanıyor, kim olumsuz etkileniyor diye sorarak yapalım.
Panama örneği
Kanal İstanbul projesini analiz ederken öncelikle küresel ticaret ile küresel gemi taşımacılığı endüstrisini İstanbul şehri ile birlikte düşünmek gerekiyor. Küresel ticaret hacminin yüzde 90’ı gemi ile taşınmakta. 1970’ten 2013’e bu hacim yaklaşık 4 kat arttı. Küresel ticaret ucuz ve verimli taşımacılığa bağlı. Bu nedenle taşımanın önündeki kısıt ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışır. Gereksinim duyduğu kanal, yol, liman, iskele, rıhtım, depo, lojistik merkezi, havaalanı, demiryolu ve iletişim tesislerinin inşası, kurulumu, bakımı, genişletilmesi için çok geniş arazi, büyük miktarda su ve diğer başka doğal kaynakları talep eder. 
21. yüzyıl başında küresel taşıma altyapı projelerinde bir patlama oldu. Buna kanal mega projeleri de dahil. 2015 yılında Süveyş Kanalı’nı genişleten ikinci kanal açıldı. 2016 yılında Panama Kanalı genişletme projesi tamamlandı. Yoksul Nikaragua devleti ile Hong-Konglu bir firma arasında Panama Kanalı’na alternatif, yeni bir kanal planlandı. Bu okyanus arası kanallar gibi Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan İstanbul Boğazı da bir mecburi geçiş yolu, gemi taşımacılığının sıkıştığı bir nokta. 
Küresel ticaret gelişirken, küresel gemi taşımacılığı endüstrisi büyürken ekonomisi kötüleşen ülkemizde bu proje devlet için bir can simidi mi olacak? Çünkü Kanal İstanbul küresel oyunu değiştirecek bir hamle. Kanal İstanbul ile açılacak suyolunu, yeni limanları ve lojistik merkezini kim, hangi koşul ve şartlarda işletecek? Yeni limanlar ve lojistik merkezi İstanbul içi ve çevresindeki limanları nasıl etkileyecek?
Modern gemi taşımacılığı için suyolundaki derinliğin sabit olması ve kalması bir önkoşul. Çünkü gemilerin hareket ettiği su kanalındaki tek değişken, derinlik. Akıntılar ile kanala taşınan sediment dediğimiz kaya, toprak, yosun gibi katı maddeler zamanla dibe çöküyor, bir katman oluşturuyor. Küresel ticaret bu dip katmanın kazınma, çıkarılma ve bertaraf faaliyetlerine bağlı. Bu nedenle mega kanalları yapanlar ve işletenler, kanal sisteminin bir parçası olan kanallarda, nehirlerde, limanlarda, suyollarında biriken dip tortusunu tarama ve bertaraf işini sadece kanallar, limanlar inşa edilirken yapmıyorlar, sürekli bu işle meşguller. 
Yıkıcı yanlar
Mega kanal projeleri genellikle pek çok yönden kârlı olarak sunulmakla birlikte dip tarama ve çıkan malzemenin taşınıp bertaraf edilmesi hem ekonomik açıdan çok pahalı ve yoğun yatırım gerektiriyor hem de sosyo-ekolojik olarak yıkıcı. Bu nedenle sıklıkla toplumsal muhalefetle ve direnişle karşılaşıyorlar. Bir örnek verelim. ABD’de Savannah Nehri üzerine kurulan küresel gemi taşımacılığı için önem taşıyan Savannah Limanı için yapılacak dip tarama projesinin nehrin çok içlerine kadar tuzlu suyun girmesine neden olacağı, sudaki oksijenin azalacağı ve buna bağlı olarak suya bağlı yaşamı tahrip edeceği bekleniyor. 
Sudaki oksijenin azalmasının yaratacağı sorunları azaltmak için 100 milyon ABD Doları bütçeli bir proje başlatıldı. Bunlar, küresel gemi taşımacılığını kolaylaştırmak için kurulan çevresel altyapının, işletim ve bakımıyla ilgili yapılması gereken “olağan”, “rutin” ve “pahalı” işler.
Kanal İstanbul bir izlek bağımlılığı yaratacak, İstanbul halkını bu çevresel altyapıya kilitleyecek. Bugün kanal açılsın mı açılmasın mı tartışırken bir süre sonra Süveyş Kanalı’nda olduğu gibi ikinci kanal açılsın mı açılmasın mı konuşulacak. Ya da Panama Kanalı’nda olduğu gibi var olan kanal genişletilsin mi genişletilmesin mi tartışılacak. Kanal İstanbul’u bu iki kanaldan ayıran en büyük ve önemli fark, Süveyş Kanalı’nın çöl ortasında, Panama Kanalı’nın doğal ve kırsal alanda açılmasına rağmen, Kanal İstanbul’un resmi olarak 16 milyon, gayri resmi olarak 25 milyon insanın yaşadığı İstanbul şehrinde açılacak olması. Kanal İstanbul, yapıldığı takdirde, İstanbul’a ait verilecek her kararı etkileyecek, şekillendirecek.
Teori ile pratik farkı
Bu mega kanal projeleri çok “iyi niyetli” kalkınma projeleridir, sosyal ve ekolojik dünyalar tasarlarlar, modeller kurarlar ve bu modellerde sayısız çevresel, sosyal, ekonomik varsayımlar yaparlar. Fakat gerçek uygulama her zaman farklı olmuştur. Çünkü örnekler, mega kanal projelerini savunanların bilinçli olarak olası proje faydalarını abarttıklarını, yaratacağı riskleri önemsiz gösterdiklerini ve kanallar işletmeye açıldıktan sonra inşa, işletim ve bakım maliyetlerinin halka sağlayacağı faydayı hızlıca aştığını gösteriyor. Kanal açma ve genişletme işinden geriye kalan miras ise, aşırı büyük inşa edilen, hesaplanandan daha az kullanılan altyapılar ve yok edilen yaşam alanları ile eko-sistemler kümesinden ibaret. 

31 Mart 2012 Cumartesi

Çıralı'da neler oluyor?


Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Mart 2012

Caretta caretta’ları, tarihi ve doğal zenginlikleri, eşsiz plajı ile dünyaca ünlü sakin, sessiz Çıralı, geçtiğimiz günlerde köylülerin yaptığı eylemler ile manşetlerdeydi: “Çıralı’da Halk Dört Gündür Ayakta ve Çıralı’yı Beklemeye Devam Ediyor” “Bugün Çıralı Halkı Carettaların Kumsalına Yattı”, “Kadınlar Çıralı için Sahaya Çıktı”, “Çıralı’da 95 Milyona Saygı Etkinliği Yapıldı”, “Çıralı’yı Katletme Planı Şimdilik Durdu”.

Peki Çıralı'da neler oluyor?


Çıralı sahili 90 hektarlık bir alan., Antalya Orman Bölge Müdürlüğü, Bu arazinin 18 hektarını yani %20’sini 27 Temmuz 2011’de Ormanspor’a tahsis eder. Ormanspor, aynı gün, devletten “antreman için” kiraladığı araziyi, bölgedeki Nerissa Otel adlı tesisin işletmecisi Hüseyin Gedik’e “sponsorluk bedeli” karşılığında günübirlik tesis kurması için 10 yıllığına devreder. Bu arazi içinde yapılacak tesislere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu 19 Aralık 2011 tarihinde onay verir. Hüseyin Gedik 15 Şubat günü sahile tel örgü çekme işini başlatır. Çıralı sahili, 1990 yılında golf sahası, 1997 yılında çöp sahası, şimdi de futbol sahası ve mesire alanı sorunu ile karşı karşıya kalmıştır.

Sahili 95 milyon yıldır Caretta’ların yuvalama alanı olan Çıralı, yaklaşık altı kuşaktır Yörük kökenli köylülerin evi. Rumlardan sonra buraya yerleşen Yörükler Osmanlı tapusu almışlar. Bölge, 1976’da köylülüler araziyi kullanmıyor gerekçesiyle orman statüsüne alınmış. Köylülerin itirazı üzerine “2B” statüsüne geçmiş. Bugün Çıralı, Olimpos-Beydağları Milli Parkı sınırları içerisindedir ve 1. Derece Doğal SİT alanıdır. Sahili, yolu olan, halka açık, büyük oteller tarafından işgal edilmemiş, betonlaşmamış nadir doğal kumsallardandır.

Sorunun Tarafları İçin “Sahil” Ne İfade Ediyor?

Köylüler Çıralı Sahili’ni, Çıralı’nın “sembolü” olarak görüyor. “Sahil olmazsa Çıralı olmaz ve kimse gelmez.” diyorlar. Çıralı’nın doğası ve sahili korunsun, olduğu gibi kalsın istiyorlar. Gelecek nesillere de bu şekilde bırakmaları gerektiğine inanıyorlar.

Bir köylü “Köy bir bahçe idi” diyerek alanı ve sahili bir bütün olarak gördüklerini ifade etti. Bu ifadenin bir göstergesi, Çıralı’nın yerlisi köylülerin arazi sınırlarını belirlemek için çalı ve çiçeklerden oluşan doğal çiti tercih etmesi. Yer yer alçak taş duvarlar görüyorsunuz. Arazi sınırlarına taş duvar, tel örgü yapmak dışardan gelip yerleşenler yabancılar arasında yaygın.

Halkın neredeyse tamamı turizmden geçimini sağlıyor. Geleceklerini burada görüyorlar. Sahil onlar için hem geçim kaynağı, hem yaşam alanı. Buğday Derneği, WWF gibi sivil toplum kuruluşları ile UNDP gibi kuruluşların desteği ile başlatılan projeler ve gelen turistlerin yorumları sayesinde köylüler arasında doğa koruma bilinci oluşmaya başlamış. Bazı köylüler ekolojik tarıma başlamış.

Sahil herkesin kullanımına açık ortak alan kabul ediliyor. Sahilin temizlenmesinde sorumluluk alıyor ve temizleme işini organize edip, masrafları paylaşıyorlar. Sahilin tel çekilerek bölünmesi ve belli kişilerin kullanımına tahsis edilmesi, yerel kültürdeki kurallarla çatışıyor, ortak mülkiyet haklarına saldırı olarak görülüyor.

Sahili kiralayan Hüseyin Gedik’e göre, Çıralı sahili devletin malı ve köylü devletin malını kira vermeden kullanıyor. Köylüleri devletin arazisini işgal edenler olarak görüyor, sahili kamusal alan olarak kabul etmiyor ve köylülerin mülkiyet haklarını yok sayıyor. Kendisi kanunlara uygun şekilde sahili kiraladığı için buna direnen köylüleri kanunlara karşı gelmekle suçluyor.

WWF-Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na göre Çıralı sahili, öncelikli olarak nesli tehlike altında bulunan Caretta Carettaların (deniz kaplumbağaları) yuvalama alanı ve bu nedenle korunmalı. Tesis edilen yere piknik amaçlı tesisler ve futbol sahası yapıldığı takdirde, bundan Carettaların etkileneceğini, yok oluşlarının hızlanacağını, doğa katliamı olacağını ve Çıralı’nın en önemli doğal özelliklerinden birini kaybedeceğini vurguluyorlar.

Ulupınar Muhtarlığı, SS Ulupınar Çevre Koruma ve İşletme Kooperatifi ve Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platform’una göre Çıralı sahili, Carettaların yuvalarını yaptığı, onsekiz endemik bitkiye sahip, tarihi Likya yolu üzerinde yer alan korunması gereken 1. Derece Doğal SİT alanıdır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na göre Çıralı sahili özel bir öneme ve doğal karektere sahiptir. Üyeleri arasında bilim insanlarının da bulunduğu kurul, kiralanan alandaki inşaat faaliyetlerini yoğun bulduğu için kiralama projesini olumsuz bulmuştur.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne göre Çıralı sahili, ülkemizin taraf olduğu uluslararası Bern ve Barselona sözleşmeleri kapsamında ve ulusal mevzuat gereği koruma altına alınan deniz kaplumbağalarının yuvalama alanıdır. Sahilin kiralanması, Koruma Amaçlı İmar Planı’nda sahilin yapılaşmaya kapalı olmasından ve deniz kaplumbağaları üreme sahasını olumsuz etkileyeceğinden dolayı uygun değildir.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Orman Bölge Müdürlüğü’ne göre Çıralı sahili, kanunlara uygun olarak mesire yeri sıfatıyla kiralanabilir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’na göre Çıralı sahili mesire alanı olarak kiralanmaya uygundur. Komisyonda bilim insanları bulunmamaktadır.

Sonuç; taraflar “sahili” farklı değerlendirmektedir. Çıralı’da altı kuşaktır yaşayan köylüleri beş yıl önce köyde arazi alıp, üç yıldır turizm yapan Hüseyin Gedik ile karşı karşıya getiren, gerginlik yaratan sorunun bir kaynağı “Çıralı Sahilinin” kimliği konusundaki bu anlaşmazlıktır. Bir diğeri Bakanlıkların Çıralı sahilini insanlar tarafından kullanılmayan boş bir alan olarak değerlendirmesi, burada yaşayan köylüleri yok saymasıdır.

Milli Park olmasına, uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuatla koruma alanı kabul edilmesine rağmen, sahilin kiralanması ve yapılaşmaya açılması, devletin içindeki doğa koruma ve kontrol alanındaki çelişkiye işaret etmektedir. Kritik soru; Devletin doğa koruma ve kontrol konusunda bir politikası var mıdır? Doğal alanlar üzerinde yaşayan halkın destek ve katılımı sağlanmadan korunabilir mi? Koruma altındaki doğal alanların özel mülkiyete kiralanması ve yapılaşmaya açılması sürdürülebilir bir koruma anlayışı mıdır?

27 Eylül 2011 Salı

Politik Ekoloji

http://www.cumhuriyet.com.tr/

Bu yaz katıldığım Global Environment Summer Academy (www.globalenvironments.org), ekolojik ile bağlantılı, Türkiye’de henüz pek bilinmeyen alanları tanıma fırsatını bana sağladı. Politik Ekoloji de bunlardan biri. Türkiye’de Politik Ekoloji disiplini altında yapılan akademik çalışma neredeyse yok. Fakat Gerze’de termik santral kurulmasını istemeyen köylülerin devlet güçleri ve Anadolu Grubu’na karşı mücadelesinden tutun, yıllardır süren Hasankeyf’in tarihi ve ekolojik değerlerini yutacak olan Ilısu Barajı’na karşı sürdürülen çalışmalara; HES’lere karşı Doğu Karadeniz’de güçlenen yerel çevre kimliği ve sosyal hareketlerden, ulusal ve uluslararası mevzuatlara aykırı uygulamalarla kirletilen “koruma altındaki” Gediz Deltası’na kadar Politik Ekoloji disiplini ile araştırılıp analiz edilecek pek çok konu var.

Politik Ekoloji, ilk defa Frank Thone tarafından 1935’de yayınlanan “Nature Rambling: We Fight for Grass” isimli makalede kullanılır. Daha sonra, bilimsel çalışmalarda adı geçmesine rağmen net bir tanımı yapılmaz. 1972 yılında antropolog Eric R. Wolf, “Ownership and Political Ecology” (Mülkiyet Hakkı ve Politik Ekoloji) başlıklı makalesinde, yerel mülkiyet ve veraset kurallarının, toplumsal ve yöresel ekolojik sistemin zorunluluklarından doğan baskılar arasında nasıl denge sağladığını tartışarak Politik Ekoloji’nin ilk tanımını yapar. Sosyal bilimler, ekolojik bilimler, politik ekonomi ve siyaset biliminden beslenen Politik Ekoloji, o günden bugüne öz ve kapsam olarak evrimleşerek gelişir. Akademisyenler tarafından pekçok tanımı yapılsa da, Watts’ın “Political Ecology” isimli kitabında verdiği tanım en açık ve kapsamlı olanıdır; “Politik Ekoloji, toplum ile doğa arasındaki karmaşık ilişkileri, kaynaklara erişim ile kontrol haklarını ve bunların çevre sağlığı ve sürdürülebilir yaşam alanlarına etkilerini dikkatli analiz ederek anlamaya çalışır”. Ayrıca Watts Politik Ekoloji’nin amacının, çevresel anlaşmazlıkları özellikle “bilgi, güç, uygulama” ve “politika, adalet, yönetim” açısından açıklamak olduğunu söyler.

Politik ekoloji pek çok farklı bilimsel alanın çakıştığı ortak bir alandır. Bu nedenle, bu alanda yapılan çalışmalar sosyal ve doğa bilimlerince incelenen tarım, toprak mülkiyeti, sağlık, uluslararası hukuk, tarihi konuları içeren vakalardan oluşur. Bütün bu çeşitliliğe rağmen, politik ekonomi ve ekolojik analiz bu alanı en çok etkileyen iki temel bilim dalıdır.

Paul Robbins “Political Ecology: a critical introduction” isimli kitabında, Politik Ekoloji’nin dört temel tezini açıklar:

1. Bozulma ve marjinalleştirme: Doğal ve işlenmiş alanların bozulmasından sadece yörede yaşayan yerel halkların sorumlu tutulmayıp, konunun politik ve ekonomik açılardan daha kapsamlı incelenmesi.

2. Çevresel anlaşmazlıklar: Doğal kaynaklara erişimin, cinsiyet, sosyal sınıf ve ırk mücadelelerini içeren geniş bir açıdan incelenmesi.

3. Koruma ve kontrol: Doğal kaynakları koruma çalışmalarının neden ve nasıl başarısız olduğunun ve bu bağlamda politik ve ekonomik dışlanma mekanizmalarının incelenmesi.

4. Çevresel kimlik ve sosyal hareket: Yaşam alanlarını ve çevreyi korumayla bağlantılı politik ve sosyal mücadelelerin nerede, kimler tarafından ve nasıl yürütüldüğünün incelenmesi.

Politik Ekoloji varsa apolitik ekoloji de olmalı çıkarımı yapanlar haklıdır. Politik ekolojistler, çevre sorunlarını, artan dünya nüfusunun sınırlı doğal kaynaklar üzerinde yarattığı baskıya ve modernleşmeye bağlayan klasik ekolojik yaklaşımları, ki bunları apolitik ekoloji olarak tanımlarlar, eleştirirler. Örneğin; yüksek nüfusun kısıtlı dünya kaynaklarını zorladığı tezine karşı ABD’nin Hindistan’ın dörtte bir nüfusuna sahip olmasına rağmen, Hindistan’a göre kişi başına tükettiği enerjinin 16 kat, etin 36 kat, kağıdın 73 kat ve suyun 3 kat daha fazla olması gösterilir. Bir diğer önemli eleştiri, objektif olduğu savunulan apolitik ekolojinin aslında bakış açışı ve önerdiği çözümler ile dolaylı olarak politik olduğudur.

Politik ekolojinin özü Marksist ve Neo-Marksist felsefeye yakındır. Bu bağlamda, şirketler, devletler ve uluslararası kuruluşlar tarafından kullanılan çevresel yaklaşım ve politikalar ile bunların sonucunda oluşan piyasa şartlarının, özellikle yerel halk, azınlıklar ve savunmasız insanlar üzerindeki istenmeyen olumsuz etkilerine odaklıdır. Bunları açığa çıkarır, gösterir ve inceler. Sadece geçmişle ilgili ve tepkisel değildir. İlericidir ve çözüm üretir. Örneğin; yasalar ve devlet sulama sisteminin baskıları sonucu, geleneksel su toplama yöntemlerinin giderek daha az kullanılmasını inceleyen bir politik ekoloji araştırması, sadece bürokratik ve ekonomik baskılarla su yönetim politikasının nasıl değiştiğini araştırmakla kalmaz, geleneksel su toplama ve dağıtma yöntemlerini araştırır, bunları harmanlayıp bazen savunarak bazen geliştirerek alternatif su yönetim sistemleri önerir.

Politik Ekoloji dalı, analitik tabanı zayıf olduğu ve politik ekonomik yapıların çevresel sonuçlar doğurduğu savından yola çıktığı için eleştirilmektedir. Bir diğer eleştiri Politik Ekolojinin net ve tutarlı bir teori inşa etmediğidir.

Bütün bunlara rağmen, insanoğlunun doğa üzerinde yarattığı baskı ve değişimleri, çevresel dönüşümleri, sosyal ve çevresel hareketleri, güç dengeleri ve dağılımları, toplumsal ilişkiler, politik ekonomi, sosyal ve ekolojik bilimler ile politika açısından inceleyen tek bilim dalı olarak önemi ve gerekliliği ortadadır. Türkiye’de akademik çevrelerde Politik Ekoloji henüz bir yer edinememiştir, fakat Gerze’de termik santral kurulmasını istemeyen köylülerin devlet güçleri ve Anadolu Grubu’na karşı mücadelesinden tutun, yıllardır süren Hasankeyf’in tarihi ve ekolojik değerlerini yutacak Ilısu Barajı’na karşı sürdürülen çalışmalara; HES’lere karşı Doğu Karadeniz’de güçlenen yerel çevre kimliği ve sosyal hareketlerden, ulusal ve uluslararası mevzuatlara aykırı uygulamalarla kirletilen “koruma altındaki” Gediz Deltası’na kadar Politik Ekoloji disiplini ile araştırılıp analiz edilmesi gereken pek çok konu bulunmaktadır.