Politik Ekoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politik Ekoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Gerçek Düşman Korona Mı?

Yeşil Gazete'de  23.Mayıs.2020 tarihinde yayınlandı.


Tüm rutinlerimiz değişiyor. En basit, sıradan günlük işlerimizi bildiğimiz, alıştığımız şekilde yapamıyoruz. Yeni öncelikler günlük yaşamımızı baştan sona yeniden şekillendiriyor. Geleceğin nasıl olacağına dair belirsizler artarken, akabinde endişeler, korkular derinleşiyor, yoğunlaşıyor. Bırakın geleceği, yarın ne olacağız öngöremez hale geldik. Bu nedenle, geçmişte yaşanan salgınları hatırlayıp, incelemek korona salgınına yol açan gerçek etkenleri anlamamıza, önümüzü görmemize, bizi içinde bulunduğumuz zor durumdan çıkaracak akılcı sorular sorup, doğru adımlar atmamıza yardımcı olur mu? 

Felaketler insanlığın en büyük ve etkili öğreticisidir. Sosyolog Pitirim Sorokin, tarihsel verileri kullanarak insan ve toplumu sefalete sürükleyen salgın, savaş, devrim ve açlık gibi felaketleri, yarattıkları bireysel, sosyal ve kültürel değişimi, ekonomik sonuçları “Afet Yaşayan İnsan ve Toplum” (Man and Society in Calamity) kitabında detaylı bir şekilde incelemiş. Araştırmasında vardığı sonuçlardan en önemlisi, her felaketin sadece yıkımlara yol açmayacağı, aynı zamanda yapıcı ve olumlu bir rolü de olduğu. 

Küresel korona salgınını bir uyarı ve değişim için bir çağrı gibi görmeliyiz. Naomi Klein, Milton Friedman’ın kriz anında atılan adımların ortalıkta dolaşan fikirlere bağlı olduğu sözüne referansla “Kriz zamanı imkansız gibi görünen fikirler aniden mümkün hale gelir” diyor ve bu fikirlerin toplumu kapsayıcı, her bireyi güvende ve sağlıklı kılmayı amaçlayan akılcı ve adil fikirler olması gerektiğinin altını çiziyor. Bu noktada doğal felaketler ve riskler alanı (disaster and hazards) ile politik ekoloji alanındaki bilimsel çalışmalar önümüzü aydınlatabilir, bize yol gösterebilir. 

Afetlerin İki Temel Sorusu

Deprem, yanardağ patlaması, tusunami, kasırga ve sıcak dalgası gibi doğa olayları ile salgın, kıtlık gibi biyolojik, iklimsel, çevresel etkenlerin yarattığı doğal felaketler sosyal bilimlerde doğal felaket ve riskler alanının çalışma konusu. Bu alandaki araştırmalar doğal felaketleri iki temel soru yardımıyla açıklamaya çalışıyor. İlk soru, felaketin neden-sonuç ilişkisini ortaya koyar: “Neden oldu?” Korona ile beraber 20. ve 21. yüzyıllarda grip, 16., 17. ve 18. yüzyıllarda yaşanan veba gibi salgınların bize sürekli hatırlattıkları bir özellikleri var: Tekrar etmeleri ve bu tekrarların bir nevi düzenli olması. Adı her ne olursa olsun insan vücudunda hastalık yapan virüsler, mikroplar ve gözle göremediğimiz diğer biyolojik varlıklar zaten varlar ve var olacaklar. Fakat bazı şartlar ve durumlar altında çoğalmaları kolaylaşıyor, yayılma hızları artıyor. İnsan varlığı için yaşamsal risk yaratıyor, hızlı ve yaygın ölümlere neden olup önce felaket dalgası oluşturuyor, ardından yıkımlara yol açıyorlar. Bu şartları ve durumları yaratan ve sürekli kılan ise politik, ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik etkenler. 

İkinci soru, bu doğa ve doğal olayların yarattığı felaketler ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiyi irdeliyor: “Bu felaketler ekonomik kalkınmaya bir tehdit mi oluşturur yoksa onun başarısızlıklarına mı işaret eder?” Bu soruyu şu şekilde yeniden kuralım: Korona salgını ekonomik kalkınmaya bir tehdit midir? Yoksa ekonomik kalkınma ideolojisinin aksaklığına mı işaret eder? Ekonomik kalkınmayı amaç edinen ve bu amacı kamusal hizmetleri, kamuya ait kurumları özel şirketlere devrederek, kâr/zarar esaslı piyasa mantığını hakim kılarak yapmaya çalışan devlet yöneticileri, küresel yayılma riski olan bu salgınlara karşı kamunun sağlığını korumak için gerekli iyi eğitimli hekim ve sağlık işgücünü, kurumları, yönetsel mekanizmaları, fiziksel altyapıyı var etmişler mi? Hazır tutmuşlar mı?

Ekonomik kalkınmanın tılsımı büyümedir, büyümenin sihirli değneği ise tüketmek. Sihirli değneği kullanarak tılsım yapan büyücüler ise özel sektör ve sermaye sahipleri ile birlikte devlet yöneticileridir. Bu, kalkınmanın sadece ekonomik kalkınma ile sınırlandırıldığı, kamu sağlığını korumak, kamunun refahını sağlamak, çevre sorunlarını çözmek gibi amaçların doğrudan ve sadece ekonomik kalkınmaya şartlandığı bir devlet yönetim anlayışı, bir dünya görüşü ve aslında bir rüya. Korona küresel salgını bizi bu rüyadan sertçe uyandırdı, gerçekleri neredeyse yüzümüze çarptı. 

Paradigma kayması dönemine girdik. İçine girdiğimiz kriz ortamında, ekonomik büyüme, ekonomik ve sürdürülebilir kalkınma, kentsel yapılanmayı mercek altına yatıran, süregelen politikaları, programları ve uygulamaları sorgulayan, ezber bozan, yeni ve çeşitli bakış açıları sunan bilimsel çalışmalar, bize geleceğe dair bir umut, taze bir dünya görüşü sunabilir.

Kır-Kent Dengesi: Sağlıklı Kentlere Doğru

Korona virüsünün neden olduğu ölümlerin coğrafi dağılımını gösteren haritada metropolleşen kentleri işaret etmek çok kolay. İstanbul, Ankara, İzmir örnekleri, kent sınırları içindeki vaka çokluğundan ve yoğunluğundan çok kenarlı, koyu kırmızı, dikkat çeken büyüklükte geometrik şekillere dönüşmüşler. Sanki iki boyutlu haritada metropollere üçüncü bir boyut eklenmiş, korona salgını boyutu. Bu boyut, kent coğrafyasının virüse yaşam alanı sağladığının, onu beslediğinin ve yayılmasını kolaylaştırarak çoğalmasına yardım ettiğinin kanıtı. Murray Bookchin’in “Kentler kanser hücreleri gibi toprağa yayılıyor” şeklinde ifade ettiği, kontrolsüz büyütülerek doğayı yutan, toplum-doğa ilişkilerini zayıflatan, zedeleyen, yok eden ve yaşamsal dengeleri bozan kentler, şimdi de insanlığa karşı korona virüsü ile işbirliği yapıyor. Dünyada Wuhan, New York, Boston, Chicago ve Tokyo gibi metropollerde de durum aynı.

Felaket coğrafyalarının metropol alanları ile örtüşmesi bir tesadüf değil. Bozulan kır-kent dengesinin ve obezleşip sağlığını yitiren kent metabolizmalarının doğal bir sonucu. Ekonomik kalkınmanın kentlerde sunduğu olanaklar, asırlardır süren “iyi yaşam arzusunu” ateşleyerek ülkemizde son elli yıl içinde kırdan kente göçleri mümkün kılıp, kolaylaştırıp hızlandırdı ve kır-kent dengesi giderek bozuldu. Heynen, Kaika ve Swyngedouw gibi kentsel politik ekolojistlerin işaret ettiği şekilde, kentler büyürken, güçlü aktörler (siyasiler, inşaat sektörü, gayrimenkul sektörü, arsa spekülatörleri, planlamacılar) daha fazla rant elde etmek, ekonomik büyümeyi ateşlemek amacıyla toprak, orman, akarsular, sahil gibi doğal varlıkları kullanmak için eğer, büker, yok ederler. Bir taraftan da dar alana daha çok sayıda insanı yerleştiren ekonomik çıkar temelli bir kentleşme formülü sıkça, yaygın olarak uygulanır. Böylece kentlerin sadece nüfusu değil nüfus yoğunlukları da artar. Candan ve Özbay, İstanbul’un kentsel gelişiminin belli bir dönemini inceledikleri “Yeni İstanbul Çalışmaları başlıklı derleme kitaplarında benzer bulguları ortaya koyuyorlar. 

Bu tespitlerden sonra “Nasıl bir kentte, mahallede, evde yaşamak isterim?” sorusunu kendimize sormanın tam yeri ve zamanı. Çünkü, Korona günleri yaşadığımız kent ve onu nasıl sağlıklı yapabiliriz üzerinde düşünmek, hayaller kurmak ve bugüne kadar olamaz dediğimiz fikirleri raftan indirip tozunu alarak canlandırmak için bize esin kıvılcımı sunuyor. 

Karantina tedbirlerine kırsalda yakalanarak İstanbul’daki şehir yaşantıma dönemediğim için kendimi şanslı hissediyorum çünkü İstanbul felaketlere dayanıklı kurulan ve işleyen bir kent değil. Oysa nüfusu ve nüfus yoğunluğu düşük kırsal bölgeler salgına karşı doğal bir karantina ortamı sağlıyor. Köyde yaşayanlardan, haftalık kurulan pazardan ve açık olan bir-iki bakkaldan temel ihtiyaçlarımı satın alabiliyorum. Bahçeye domates, salatalık, nane, fesleğen fideleri diktim. Görüş alanıma mavi ve yeşil hakim. Karantinadayım fakat kent hapishanesinde değilim. Kırın bana sunduğu bu olanakların en azından bir kısmını kent bana sunabilir mi? 

Candan ve Özbay ekonomik büyüme yerine afetlerle mücadeleyi odağı yapan, sağlıklı yaşam alanları kuran bir kentleşme formülü öneriyorlar. Bu formülün diğer parametreleri kentsel büyüme ve gelişigüzel yayılımın sınırlandırılması, kent bostanlarının ve parkların geliştirilmesi, kentsel planlamanın yayalar gözetilerek yapılması.

Küçülebilmek: Ekonomik Küçülme, Azaltılan Küresel Hareketlilik 

1970li yıllarda Roma Kulübü’nün hazırlattığı “Ekonomik Büyümenin Sınırları” (Limits to Growth) çalışması, ekonomik büyümenin sınırları olduğunu, büyüme temelli ekonomik sistemin bu sınırlara çok yaklaştığını, sınırlar aşılırsa sistemsel ve yaşamsal bir çöküş olacağını ortaya koymuştu. 1980 sonrasında kurulan, çoğaltılan, geliştirilen devletler arası küresel gıda, mal ve hizmet, üretim, taşıma, tüketim ağları bu sınırları biraz daha esnetip, genişletti. Bunun sonucunda küresel hareketlilik artmaya başladı. Dahası 2000’li yılların başından itibaren, Antonio Gramsci’nin tanımladığı “Fordizm”in yarattığı siyam ikizleri seri üretim-seri tüketimden (mass production - mass consumption) ilhamla geliştirilen, yeni üretim-tüketim sektörü kitle turizmi (mass tourism) teşvik edilmeye başlandı. Böylece ekonomik büyüme sınırlarını biraz daha genişleten küresel insan hareketliliği patladı.

Hızlı yayılan korona virüsü ekonomik büyümeyi besleyen bu küresel sistemin hiç “dirençli” (resilient) ve “sürdürülebilir” (sustainable) olmadığını kanıtladı. Bunu ezber bozarak, ekonomik sistemi kündeye getirip tuş ederek yaptı. Bilim insanları aşırı artan üretimin doğal kaynakları tüketmesini, çevre krizleri yaratmasını beklerken, aşırı düşen tüketim, ekonomik sistemin işleyen çarklarını durdurdu. İnsanlar ev karantinasına mecbur kalınca seri tüketim ani ve şiddetli bir düşüş yaşadı. Siyam ikizi seri üretimin de azalması gerekiyor. Bir sistemin dirençli, sağlam olması, sistemin dağılmadan ve çökmeden, öngörülemeyen, değişen şart ve koşullara ayak uydurabilmesi olarak tanımlanıyor. Sistemsel esneklik, büyüme becerisi yanında küçülebilme yeteneğini de gerektiriyor. Sadece ekonomik büyümeye şartlanan devletler ve küresel sistem, ekonomik olarak küçülebilecek mi? Genişlettikleri bu sınırları şimdi daraltabilecekler mi?

Ekonomide küçülme kavramı (degrowth) uzun süredir bilimsel çevrelerde ve çevre aktivistleri arasında tartışılıyor ve “insanlığın refahını arttırıp gezegendeki ekolojik şartları ve eşitliği düzeltecek şekilde üretim ve tüketimin küçülmesi” olarak ekonomik, ekolojik ve toplumsal boyutlarıyla tanımlanıyor. Ekonomide küçülme fikri derhal tedavüle sokulmalı çünkü korona ekolojisi, ev ekonomisinden şehir ekonomisine ve en nihayetinde devlet ekonomisine küçülmeyi dikte ediyor. Peki ekonomik büyümeyi dillerinden düşürmeyen, siyasi varlıklarını ekonomik büyüme vaadine borçlu kılan, büyüme rakamlarını devleti yönetme başarılarının en önemli göstergesi haline getiren devlet yöneticileri, siyasi liderler bunu nasıl başaracaklar? Noam Chomsky’nin “piyasa ekonomisinin devasa başarısızlığı” diye tanımladığı korona krizini nasıl aşmaya çalışacaklar? Değişen gelir ve kaynak dağılımında emekçiler ile sermaye sahipleri arasında adaleti ve eşitliği kurmaya istekli olacaklar mı? Küresel yeniden yapılanma sırasında vatandaşın “dirliğini” (well-being), toplumsal dayanışmayı temin etme becerisini gösterebilecekler mi? Peki biz sade vatandaşlar ekonomik küçülmeden ne anlayabiliriz? Nasıl yapılabilir? Nereden başlanabilir? Bireysel ve toplumsal hangi yeteneklere ve becerilere sahip olmak gerekir?
Dayanışma: Doğa ve Toplumla olan İlişkilerimizi Zenginleştirmek, Güçlendirmek, Sade Yaşayabilmek
Korona salgını bireyleri, toplumları ve insanlığı alışık olmadığımız üç bölümlü bir sınava tabii tutuyor. Birincisi kamu sağlığını koruma adına disipline olabilme becerisi. Virüsün bulaşma riskini en alt düzeye indirmek için, bireysel küresel ev karantinası, fiziksel mesafe kuralı ve maske kullanımı gibi kuralları günlük hayatın bir parçası yapmaya çabalıyor. İkincisi ev karantinasının dayattığı sosyal ve ekonomik küçülebilme, yaşamda “sadeleşebilme” yeteneği. Üçüncüsü belki de en güç olanı çünkü altruism, gönüllülük, arkadaşlık ve komşuluk gibi olumlu davranışları; dayanışma, işbirliği, imece, kendi kendine organize olabilme gibi toplumsal becerileri sınava tabii tutuyor. Devlet yöneticileri, Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler gibi küresel kurumların yöneticileri de aynı sınava tabii. Bu sınavı toplumsal sorumluluğun ağır bastığı doğu kültürüne sahip Çin, Tayvan ve Güney Kore gibi ülkeler çok daha başarılı götürüyor. ABD, İngiltere, İtalya ve İspanya gibi bireyci Batı kültürüne sahip ülkeler ise zorlanıyor. Avrupa Birliği ülkeleri arasında işbirliği olmadı. ABD’de eyaletler arası dayanışma yok. Korona virüsü bu bağlamda pek çok taşı yerinden oynattı, siyasi dengeleri zorluyor, bozuyor. 

Özellikle küresel ev karantinası ve zoraki sadeleşme hali üzerine eğilmek istiyorum çünkü bu zorunlu hal bir anda muazzam boyutlu bir bireysel sadeleşme ve ekonomik küçülme eylemine yol açtı. Akabinde çevresel iki olumlu sonuç hemen fark edildi. İlki, insanlar evlerine çekilince dünya kendini tamir etmeye başladı. Dünya genelinde hava kirliliği yaşanan geniş bir alanda hava kalitesinde önemli iyileşmeler olduğu raporlanıyor. Himalayalar, 30 yıldan sonra ilk defa hava kirliliği azalan Hindistan’dan görülmeye başlandı. Delhi, Bangkok, Sao Paulo ve Bogota gibi megapollerde yaşayanlar uzun bir aradan sonra ilk defa temiz hava soluyor. Bunun devamında uzmanlar hava kirliliğine bağlı hastalık ve ölümlerde azalma olacağını müjdeliyor. İnanması zor ama Korona virüsü bazılarına sağlık ve yaşam sunacak.

İkincisi insanın diğer türler üzerindeki baskısı azaldı. Aşırı özütleme (intense extractivism) yaptıkları için eleştirilen endüstriyel balıkçılık faaliyetleri balık talebindeki ani düşüşten, durma noktasına geldi. Politik ekolojistlerin “mavi küçülme” kavramıyla önerdikleri hal bir anda gerçek oldu. Balık popülasyonlarının bu dönemde kendini onaracağı tahmin ediliyor. Tayland’da türü tehdit altında olan deniz kaplumbağalarının yuva sayısı yıllar sonra ilk kez arttı. Sosyal medyada insanların çekildiği alanlara inen, insan baskısı olmadan doğal ortamlarında gezinen yaban hayvanlarını gösteren videolar paylaşılıyor. Bu haberler doğa korumacıları, hayvan severleri ve “toprak etiğine” sahip olanları sevindiriyor.

Sonuç olarak, Korona küresel salgını şaşırtıcı bir domino taşı hareketini tetikledi. Hazırlıksız yakalandığımız birbiri ardı sıra gelen küresel boyutlu yaşamsal krizler “gerçek düşman kim” sorusunu sormak ve “başkalarının yararını kendi yararı kadar gözetme” olarak tanımlanabilen Sorokin’in mirası yaratıcı alturism” (creative altruism) temelli paradigmatik değişim için bize değerli bir fırsat sunuyor.

24 Ocak 2020 Cuma

Mega kanal projelerine bakınca Kanal İstanbul

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1715787/mega-kanal-projelerine-bakinca-kanal-istanbul.html

Kanal İstanbul çevresel bir altyapı olacak. Çevresel altyapı, doğanın ve doğal kaynakların ekonomik kazanç için, şirketlere ve şahıslara hizmet vermek amacıyla, bir altyapı haline dönüştürülmesi ve kullanılması. Kanal İstanbul, tekno-politik ve sosyo-ekolojik alan ile çevre politikalarının kesişip birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği politik bir proje. Çünkü bu proje ile karasal, denizel ve sulak alanları, gölleri ve akarsuları olan geniş bir arazinin kullanımı mühendislik ve teknoloji kullanılarak yeniden düzenlenecek ve arazi artık bu kalıcı, düzenlenmiş haliyle kullanılacak.
Kanal İstanbul projesini, diğer mega kanal projelerini, özellikle Panama Kanalı’nı uzun yıllar inceleyen, çevresel altyapıları, küresel altyapı yatırımlarını ve küresel gemi taşımacılığı endüstrisini araştıran Ashley Carse gibi bilim insanlarının çalışmalarında ortaya koyduğu bulgular ve sonuçları kullanarak değerlendirelim. Değerlendirmeyi politik ekolojik açıdan bakıp kim kazanıyor, kim olumsuz etkileniyor diye sorarak yapalım.
Panama örneği
Kanal İstanbul projesini analiz ederken öncelikle küresel ticaret ile küresel gemi taşımacılığı endüstrisini İstanbul şehri ile birlikte düşünmek gerekiyor. Küresel ticaret hacminin yüzde 90’ı gemi ile taşınmakta. 1970’ten 2013’e bu hacim yaklaşık 4 kat arttı. Küresel ticaret ucuz ve verimli taşımacılığa bağlı. Bu nedenle taşımanın önündeki kısıt ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışır. Gereksinim duyduğu kanal, yol, liman, iskele, rıhtım, depo, lojistik merkezi, havaalanı, demiryolu ve iletişim tesislerinin inşası, kurulumu, bakımı, genişletilmesi için çok geniş arazi, büyük miktarda su ve diğer başka doğal kaynakları talep eder. 
21. yüzyıl başında küresel taşıma altyapı projelerinde bir patlama oldu. Buna kanal mega projeleri de dahil. 2015 yılında Süveyş Kanalı’nı genişleten ikinci kanal açıldı. 2016 yılında Panama Kanalı genişletme projesi tamamlandı. Yoksul Nikaragua devleti ile Hong-Konglu bir firma arasında Panama Kanalı’na alternatif, yeni bir kanal planlandı. Bu okyanus arası kanallar gibi Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan İstanbul Boğazı da bir mecburi geçiş yolu, gemi taşımacılığının sıkıştığı bir nokta. 
Küresel ticaret gelişirken, küresel gemi taşımacılığı endüstrisi büyürken ekonomisi kötüleşen ülkemizde bu proje devlet için bir can simidi mi olacak? Çünkü Kanal İstanbul küresel oyunu değiştirecek bir hamle. Kanal İstanbul ile açılacak suyolunu, yeni limanları ve lojistik merkezini kim, hangi koşul ve şartlarda işletecek? Yeni limanlar ve lojistik merkezi İstanbul içi ve çevresindeki limanları nasıl etkileyecek?
Modern gemi taşımacılığı için suyolundaki derinliğin sabit olması ve kalması bir önkoşul. Çünkü gemilerin hareket ettiği su kanalındaki tek değişken, derinlik. Akıntılar ile kanala taşınan sediment dediğimiz kaya, toprak, yosun gibi katı maddeler zamanla dibe çöküyor, bir katman oluşturuyor. Küresel ticaret bu dip katmanın kazınma, çıkarılma ve bertaraf faaliyetlerine bağlı. Bu nedenle mega kanalları yapanlar ve işletenler, kanal sisteminin bir parçası olan kanallarda, nehirlerde, limanlarda, suyollarında biriken dip tortusunu tarama ve bertaraf işini sadece kanallar, limanlar inşa edilirken yapmıyorlar, sürekli bu işle meşguller. 
Yıkıcı yanlar
Mega kanal projeleri genellikle pek çok yönden kârlı olarak sunulmakla birlikte dip tarama ve çıkan malzemenin taşınıp bertaraf edilmesi hem ekonomik açıdan çok pahalı ve yoğun yatırım gerektiriyor hem de sosyo-ekolojik olarak yıkıcı. Bu nedenle sıklıkla toplumsal muhalefetle ve direnişle karşılaşıyorlar. Bir örnek verelim. ABD’de Savannah Nehri üzerine kurulan küresel gemi taşımacılığı için önem taşıyan Savannah Limanı için yapılacak dip tarama projesinin nehrin çok içlerine kadar tuzlu suyun girmesine neden olacağı, sudaki oksijenin azalacağı ve buna bağlı olarak suya bağlı yaşamı tahrip edeceği bekleniyor. 
Sudaki oksijenin azalmasının yaratacağı sorunları azaltmak için 100 milyon ABD Doları bütçeli bir proje başlatıldı. Bunlar, küresel gemi taşımacılığını kolaylaştırmak için kurulan çevresel altyapının, işletim ve bakımıyla ilgili yapılması gereken “olağan”, “rutin” ve “pahalı” işler.
Kanal İstanbul bir izlek bağımlılığı yaratacak, İstanbul halkını bu çevresel altyapıya kilitleyecek. Bugün kanal açılsın mı açılmasın mı tartışırken bir süre sonra Süveyş Kanalı’nda olduğu gibi ikinci kanal açılsın mı açılmasın mı konuşulacak. Ya da Panama Kanalı’nda olduğu gibi var olan kanal genişletilsin mi genişletilmesin mi tartışılacak. Kanal İstanbul’u bu iki kanaldan ayıran en büyük ve önemli fark, Süveyş Kanalı’nın çöl ortasında, Panama Kanalı’nın doğal ve kırsal alanda açılmasına rağmen, Kanal İstanbul’un resmi olarak 16 milyon, gayri resmi olarak 25 milyon insanın yaşadığı İstanbul şehrinde açılacak olması. Kanal İstanbul, yapıldığı takdirde, İstanbul’a ait verilecek her kararı etkileyecek, şekillendirecek.
Teori ile pratik farkı
Bu mega kanal projeleri çok “iyi niyetli” kalkınma projeleridir, sosyal ve ekolojik dünyalar tasarlarlar, modeller kurarlar ve bu modellerde sayısız çevresel, sosyal, ekonomik varsayımlar yaparlar. Fakat gerçek uygulama her zaman farklı olmuştur. Çünkü örnekler, mega kanal projelerini savunanların bilinçli olarak olası proje faydalarını abarttıklarını, yaratacağı riskleri önemsiz gösterdiklerini ve kanallar işletmeye açıldıktan sonra inşa, işletim ve bakım maliyetlerinin halka sağlayacağı faydayı hızlıca aştığını gösteriyor. Kanal açma ve genişletme işinden geriye kalan miras ise, aşırı büyük inşa edilen, hesaplanandan daha az kullanılan altyapılar ve yok edilen yaşam alanları ile eko-sistemler kümesinden ibaret. 

27 Şubat 2014 Perşembe

KENTSEL DÖNÜŞÜM MÜ? YOKSULLARIN MÜLKSÜZLEŞTİRİLİP ŞEHİR DIŞINA İTİLMESİ Mİ?

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Şubat 2014.

“Kentsel Dönüşüm Varlıklı Sınıfın Merkeze Dönme İsteğidir”
David Harvey

İkibin oniki yilinda bir bahar sabahı Nevşehir’deyim.  Niyetim şehrin tarihi yerlerini gezmek.  Şehrin yerlilerine nereleri görmem gerektiğini sordum.  Nevşehir Kalesine, kaleyi çevreleyen Kale Mahallesine ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Külliyesine gitmemi önerdiler.  Şehir çarşısında başınızı kaldırdığınızda Kale’yi görmemeniz mümkün değil.  Yol sormaya gerek bile yok.  Kale’yi pusulanizin hedefine yerleştiriyor, ana çarşıdan başlayan yukarı mahalleye doğru giden sokakları takip ederek ilerliyorsunuz.  Gideceğim yönü tayin etmek için kalenin eteklerine dikkatle baktığımda, evlerde ve sokaklarda bir tuhaflık olduğu dikkatimi çekti, ama ne olduğunu anlamadım.  Nevşehir’in tarih kokan sokaklarında evlerin arasında yürümeye başladım.  Yukarılara çıktıkça evlerin yer yer yıkıldığı ve bazı sokaklardaki evlerin tümüyle boşaltıldığını farkettim.  Sanki 10 derecelik bir deprem yılların yıkamadığı tarihi dokuyu bir anda yerle bir etmiş gibiydi.  Sokak aralarındaki tarihi çeşmeler ve tarihi evler zarar görmüştü.  Bazı sokaklar taş, kaya, çimento parçaları ile doluydu.   Kimi evlerde görülen tarihi kemerler çökmüştü.  Sonradan tarihi bir Rum mahallesi olduğunu öğrendiğim, eski kale kalıntıları üzerine kurulan bu mahallede toplam 2403 konut yıkılmış.  Serseme dönmüştüm.  Şehir merkezine neredeyse on dakika mesafede, Nevşehir’in tarihi dokusuyla bütünleşmiş, muhteşem kalenin etrafındaki onlarca tarihi ev ve sokak çeşmeleri “değersiz” bulunmuş, “hiç” sayılmış ve yok edilmişti.  Kalan tek tük evler, yıkıntıların arasında çok zavallı duruyorlardı.  Yakında silinip gideceklerini biliyor gibilerdi.  Sokaklar ıssız ve hüzünlüydü.



“Kentsel dönüşüm kapitalizmin müziğiyle dans ediyor”
David Harvey

Ara sokaklardan birinde ilerlerken, sağlam kalan karşılıklı iki  ev gördüm.  Birinin penceresinden bakan teyzeye selam verip sohbete başladım.
“Ne oldu bu mahalleye?  Evler neden yıkıldı?”
“Kentsel dönüşüm var.”
Karşı evden çıkan bir başka kadın, “Bizi evlerimizden çıkardılar, bedava diyerek TOKİ evlerine gönderdiler.  Sonra TOKİ evlerine masraf çıkardılar” diye serzenişte bulundu.
Mahalleden göç eden insanların, yıkık evlerin, ıssız ve sessiz sokakların, yok edilen geçmişin öyküsünü içim burkularak merak ettim.
Eski kale duvarı kalıntısı üzerine inşa edilmiş olan iki katlı evin giriş katında minik bir bahçesi, ikinci katında şehre ve ovaya nazır geniş bir balkonu vardı.  Asmanın sarıldığı duvar bahçedeki meyve ağaçlarını gizliyordu.  Balkonda sıra sıra saksılar diziliydi.
“Bu balkon benim dünyam” dedi kadın ve ekledi, “Yazımız hep burada geçer.  Küfür küfür eser.  Yemeklerimizi hep burda yeriz.  Saksılarımda taze soğan, maydanoz, biber, domates yetiştiririm.  Çok gelirimiz yok. Eşim emekli.  Balkonda yetiştirdiklerim az ama aile bütçesine katkı oluyor.   Şimdi dört duvar arasına gideceğim.  Evlerin ufacık balkonu var. Komşuluk da ölecek”.
“Nereye gideceksiniz?” diye sorduğumda, şehrin hayli dışına yapılmış 9-10 katlı bir grup binayı gösterdi.
“Buradan çarşıya, pazara beş dakikada iniyoruz.  Oraya gidip gelmek için otobüse binmemiz gerekecek.  Her seferinde 1.5 TL ödeyeceğiz.  Biz dar gelirli insanlarız.  Bu para bizim için önemli” dedi.
Nevşehir Belediyesi’nin yeni ve modern ev kandırmacasına inanıp, şehir içindeki müstakil evlerini ve arsalarını, şehir dışındaki çok katlı binalardaki apartman daireleri ile değiş tokuş etmeye ikna olmuşlar.  İmzalar atıldıktan sonra belediye onlara borç çıkarmış.  Taksit taksit ev borcu ödeyeceklermiş.
“Pekçoğumuz bu taksitleri ödeyemeyiz.  TOKİ evlerini satmak zorunda kalacağız.  Ya köylerimize geri döneceğiz veya Nevşehir’in fakir semtlerinde kendimize yer bulacağız” diye ekledi.
Yıkılan evlerin ve tarihi binaların yerine zenginler için şık ve pahalı konutlar yapılacakmış.  Çarşıya, pazara beş dakika mesafede, küfür küfür rüzgarın estiği, havadar yerde, şehre ve ovaya nazır manzaralı lüks evler.
Nevşehir’li teyzenin anlattığı gibi, yoksulların mülksüzleştirilerek kent dışına itilip, yaşam alanlarının zenginlere devredilmesi operasyonu Türkiye’de AKP’li belediye başkanları tarafından başlatıldı.  Ama “Kentsel Dönüşüm”ün mücidi ABD.  1949 yılında yürürlüğü giren İskan Kanunu ile ABD’de kentsel dönüşüm çalışmaları yasalaşmış.  Sonrasında yürütülen pekçok proje ile yoksulların yerleşim alanları gecekondu bölgesi kabul edilmiş, yoksulların evlerine el konulmuş ve toplu konutlara sürülmüşler.  Akabinde arsaları özel sektöre devredilip yeniden imar edilmiş.  Projelerden şehirlerin tarihi dokuları öyle zarar görmüş, yoksullar ve azınlık gruplar öylesine mağdur olmuşlar ki 1960’larla birlikte şiddetli eleştiri yağmuruna tutulmuşlar ve “Kentsel Dönüşüm” projelerine karşı örgütler kurulmuş.  Projeler biraz frenlense de, kaybedilenlerin telafisi mümkün olmamış.  Daha sonra “Kentsel Dönüşüm” projeleri başka ülkelerde benzer vaatlar ile başlayıp, benzer yıkımlara neden olmuşlar.
“Kentsel Dönüşüm” projeleri kötüye giden ekonomileri, zenginlerin lehine, yoksulların aleyhine devlet eliyle geçici olarak canlandırma projeleri.  Bu projeleri incelerken sorulacak anahtar sorular, “Kim Kazandı? Ne Kazandı?  Kim Kaybetti? Ne Kaybetti?”  Nevşehirli teyzenin anlattıkları, cevapları bulmamız için bize yeterli ipucu veriyor.

31 Mart 2012 Cumartesi

Çıralı'da neler oluyor?


Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Mart 2012

Caretta caretta’ları, tarihi ve doğal zenginlikleri, eşsiz plajı ile dünyaca ünlü sakin, sessiz Çıralı, geçtiğimiz günlerde köylülerin yaptığı eylemler ile manşetlerdeydi: “Çıralı’da Halk Dört Gündür Ayakta ve Çıralı’yı Beklemeye Devam Ediyor” “Bugün Çıralı Halkı Carettaların Kumsalına Yattı”, “Kadınlar Çıralı için Sahaya Çıktı”, “Çıralı’da 95 Milyona Saygı Etkinliği Yapıldı”, “Çıralı’yı Katletme Planı Şimdilik Durdu”.

Peki Çıralı'da neler oluyor?


Çıralı sahili 90 hektarlık bir alan., Antalya Orman Bölge Müdürlüğü, Bu arazinin 18 hektarını yani %20’sini 27 Temmuz 2011’de Ormanspor’a tahsis eder. Ormanspor, aynı gün, devletten “antreman için” kiraladığı araziyi, bölgedeki Nerissa Otel adlı tesisin işletmecisi Hüseyin Gedik’e “sponsorluk bedeli” karşılığında günübirlik tesis kurması için 10 yıllığına devreder. Bu arazi içinde yapılacak tesislere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu 19 Aralık 2011 tarihinde onay verir. Hüseyin Gedik 15 Şubat günü sahile tel örgü çekme işini başlatır. Çıralı sahili, 1990 yılında golf sahası, 1997 yılında çöp sahası, şimdi de futbol sahası ve mesire alanı sorunu ile karşı karşıya kalmıştır.

Sahili 95 milyon yıldır Caretta’ların yuvalama alanı olan Çıralı, yaklaşık altı kuşaktır Yörük kökenli köylülerin evi. Rumlardan sonra buraya yerleşen Yörükler Osmanlı tapusu almışlar. Bölge, 1976’da köylülüler araziyi kullanmıyor gerekçesiyle orman statüsüne alınmış. Köylülerin itirazı üzerine “2B” statüsüne geçmiş. Bugün Çıralı, Olimpos-Beydağları Milli Parkı sınırları içerisindedir ve 1. Derece Doğal SİT alanıdır. Sahili, yolu olan, halka açık, büyük oteller tarafından işgal edilmemiş, betonlaşmamış nadir doğal kumsallardandır.

Sorunun Tarafları İçin “Sahil” Ne İfade Ediyor?

Köylüler Çıralı Sahili’ni, Çıralı’nın “sembolü” olarak görüyor. “Sahil olmazsa Çıralı olmaz ve kimse gelmez.” diyorlar. Çıralı’nın doğası ve sahili korunsun, olduğu gibi kalsın istiyorlar. Gelecek nesillere de bu şekilde bırakmaları gerektiğine inanıyorlar.

Bir köylü “Köy bir bahçe idi” diyerek alanı ve sahili bir bütün olarak gördüklerini ifade etti. Bu ifadenin bir göstergesi, Çıralı’nın yerlisi köylülerin arazi sınırlarını belirlemek için çalı ve çiçeklerden oluşan doğal çiti tercih etmesi. Yer yer alçak taş duvarlar görüyorsunuz. Arazi sınırlarına taş duvar, tel örgü yapmak dışardan gelip yerleşenler yabancılar arasında yaygın.

Halkın neredeyse tamamı turizmden geçimini sağlıyor. Geleceklerini burada görüyorlar. Sahil onlar için hem geçim kaynağı, hem yaşam alanı. Buğday Derneği, WWF gibi sivil toplum kuruluşları ile UNDP gibi kuruluşların desteği ile başlatılan projeler ve gelen turistlerin yorumları sayesinde köylüler arasında doğa koruma bilinci oluşmaya başlamış. Bazı köylüler ekolojik tarıma başlamış.

Sahil herkesin kullanımına açık ortak alan kabul ediliyor. Sahilin temizlenmesinde sorumluluk alıyor ve temizleme işini organize edip, masrafları paylaşıyorlar. Sahilin tel çekilerek bölünmesi ve belli kişilerin kullanımına tahsis edilmesi, yerel kültürdeki kurallarla çatışıyor, ortak mülkiyet haklarına saldırı olarak görülüyor.

Sahili kiralayan Hüseyin Gedik’e göre, Çıralı sahili devletin malı ve köylü devletin malını kira vermeden kullanıyor. Köylüleri devletin arazisini işgal edenler olarak görüyor, sahili kamusal alan olarak kabul etmiyor ve köylülerin mülkiyet haklarını yok sayıyor. Kendisi kanunlara uygun şekilde sahili kiraladığı için buna direnen köylüleri kanunlara karşı gelmekle suçluyor.

WWF-Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na göre Çıralı sahili, öncelikli olarak nesli tehlike altında bulunan Caretta Carettaların (deniz kaplumbağaları) yuvalama alanı ve bu nedenle korunmalı. Tesis edilen yere piknik amaçlı tesisler ve futbol sahası yapıldığı takdirde, bundan Carettaların etkileneceğini, yok oluşlarının hızlanacağını, doğa katliamı olacağını ve Çıralı’nın en önemli doğal özelliklerinden birini kaybedeceğini vurguluyorlar.

Ulupınar Muhtarlığı, SS Ulupınar Çevre Koruma ve İşletme Kooperatifi ve Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platform’una göre Çıralı sahili, Carettaların yuvalarını yaptığı, onsekiz endemik bitkiye sahip, tarihi Likya yolu üzerinde yer alan korunması gereken 1. Derece Doğal SİT alanıdır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na göre Çıralı sahili özel bir öneme ve doğal karektere sahiptir. Üyeleri arasında bilim insanlarının da bulunduğu kurul, kiralanan alandaki inşaat faaliyetlerini yoğun bulduğu için kiralama projesini olumsuz bulmuştur.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne göre Çıralı sahili, ülkemizin taraf olduğu uluslararası Bern ve Barselona sözleşmeleri kapsamında ve ulusal mevzuat gereği koruma altına alınan deniz kaplumbağalarının yuvalama alanıdır. Sahilin kiralanması, Koruma Amaçlı İmar Planı’nda sahilin yapılaşmaya kapalı olmasından ve deniz kaplumbağaları üreme sahasını olumsuz etkileyeceğinden dolayı uygun değildir.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Orman Bölge Müdürlüğü’ne göre Çıralı sahili, kanunlara uygun olarak mesire yeri sıfatıyla kiralanabilir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’na göre Çıralı sahili mesire alanı olarak kiralanmaya uygundur. Komisyonda bilim insanları bulunmamaktadır.

Sonuç; taraflar “sahili” farklı değerlendirmektedir. Çıralı’da altı kuşaktır yaşayan köylüleri beş yıl önce köyde arazi alıp, üç yıldır turizm yapan Hüseyin Gedik ile karşı karşıya getiren, gerginlik yaratan sorunun bir kaynağı “Çıralı Sahilinin” kimliği konusundaki bu anlaşmazlıktır. Bir diğeri Bakanlıkların Çıralı sahilini insanlar tarafından kullanılmayan boş bir alan olarak değerlendirmesi, burada yaşayan köylüleri yok saymasıdır.

Milli Park olmasına, uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuatla koruma alanı kabul edilmesine rağmen, sahilin kiralanması ve yapılaşmaya açılması, devletin içindeki doğa koruma ve kontrol alanındaki çelişkiye işaret etmektedir. Kritik soru; Devletin doğa koruma ve kontrol konusunda bir politikası var mıdır? Doğal alanlar üzerinde yaşayan halkın destek ve katılımı sağlanmadan korunabilir mi? Koruma altındaki doğal alanların özel mülkiyete kiralanması ve yapılaşmaya açılması sürdürülebilir bir koruma anlayışı mıdır?

27 Eylül 2011 Salı

Politik Ekoloji

http://www.cumhuriyet.com.tr/

Bu yaz katıldığım Global Environment Summer Academy (www.globalenvironments.org), ekolojik ile bağlantılı, Türkiye’de henüz pek bilinmeyen alanları tanıma fırsatını bana sağladı. Politik Ekoloji de bunlardan biri. Türkiye’de Politik Ekoloji disiplini altında yapılan akademik çalışma neredeyse yok. Fakat Gerze’de termik santral kurulmasını istemeyen köylülerin devlet güçleri ve Anadolu Grubu’na karşı mücadelesinden tutun, yıllardır süren Hasankeyf’in tarihi ve ekolojik değerlerini yutacak olan Ilısu Barajı’na karşı sürdürülen çalışmalara; HES’lere karşı Doğu Karadeniz’de güçlenen yerel çevre kimliği ve sosyal hareketlerden, ulusal ve uluslararası mevzuatlara aykırı uygulamalarla kirletilen “koruma altındaki” Gediz Deltası’na kadar Politik Ekoloji disiplini ile araştırılıp analiz edilecek pek çok konu var.

Politik Ekoloji, ilk defa Frank Thone tarafından 1935’de yayınlanan “Nature Rambling: We Fight for Grass” isimli makalede kullanılır. Daha sonra, bilimsel çalışmalarda adı geçmesine rağmen net bir tanımı yapılmaz. 1972 yılında antropolog Eric R. Wolf, “Ownership and Political Ecology” (Mülkiyet Hakkı ve Politik Ekoloji) başlıklı makalesinde, yerel mülkiyet ve veraset kurallarının, toplumsal ve yöresel ekolojik sistemin zorunluluklarından doğan baskılar arasında nasıl denge sağladığını tartışarak Politik Ekoloji’nin ilk tanımını yapar. Sosyal bilimler, ekolojik bilimler, politik ekonomi ve siyaset biliminden beslenen Politik Ekoloji, o günden bugüne öz ve kapsam olarak evrimleşerek gelişir. Akademisyenler tarafından pekçok tanımı yapılsa da, Watts’ın “Political Ecology” isimli kitabında verdiği tanım en açık ve kapsamlı olanıdır; “Politik Ekoloji, toplum ile doğa arasındaki karmaşık ilişkileri, kaynaklara erişim ile kontrol haklarını ve bunların çevre sağlığı ve sürdürülebilir yaşam alanlarına etkilerini dikkatli analiz ederek anlamaya çalışır”. Ayrıca Watts Politik Ekoloji’nin amacının, çevresel anlaşmazlıkları özellikle “bilgi, güç, uygulama” ve “politika, adalet, yönetim” açısından açıklamak olduğunu söyler.

Politik ekoloji pek çok farklı bilimsel alanın çakıştığı ortak bir alandır. Bu nedenle, bu alanda yapılan çalışmalar sosyal ve doğa bilimlerince incelenen tarım, toprak mülkiyeti, sağlık, uluslararası hukuk, tarihi konuları içeren vakalardan oluşur. Bütün bu çeşitliliğe rağmen, politik ekonomi ve ekolojik analiz bu alanı en çok etkileyen iki temel bilim dalıdır.

Paul Robbins “Political Ecology: a critical introduction” isimli kitabında, Politik Ekoloji’nin dört temel tezini açıklar:

1. Bozulma ve marjinalleştirme: Doğal ve işlenmiş alanların bozulmasından sadece yörede yaşayan yerel halkların sorumlu tutulmayıp, konunun politik ve ekonomik açılardan daha kapsamlı incelenmesi.

2. Çevresel anlaşmazlıklar: Doğal kaynaklara erişimin, cinsiyet, sosyal sınıf ve ırk mücadelelerini içeren geniş bir açıdan incelenmesi.

3. Koruma ve kontrol: Doğal kaynakları koruma çalışmalarının neden ve nasıl başarısız olduğunun ve bu bağlamda politik ve ekonomik dışlanma mekanizmalarının incelenmesi.

4. Çevresel kimlik ve sosyal hareket: Yaşam alanlarını ve çevreyi korumayla bağlantılı politik ve sosyal mücadelelerin nerede, kimler tarafından ve nasıl yürütüldüğünün incelenmesi.

Politik Ekoloji varsa apolitik ekoloji de olmalı çıkarımı yapanlar haklıdır. Politik ekolojistler, çevre sorunlarını, artan dünya nüfusunun sınırlı doğal kaynaklar üzerinde yarattığı baskıya ve modernleşmeye bağlayan klasik ekolojik yaklaşımları, ki bunları apolitik ekoloji olarak tanımlarlar, eleştirirler. Örneğin; yüksek nüfusun kısıtlı dünya kaynaklarını zorladığı tezine karşı ABD’nin Hindistan’ın dörtte bir nüfusuna sahip olmasına rağmen, Hindistan’a göre kişi başına tükettiği enerjinin 16 kat, etin 36 kat, kağıdın 73 kat ve suyun 3 kat daha fazla olması gösterilir. Bir diğer önemli eleştiri, objektif olduğu savunulan apolitik ekolojinin aslında bakış açışı ve önerdiği çözümler ile dolaylı olarak politik olduğudur.

Politik ekolojinin özü Marksist ve Neo-Marksist felsefeye yakındır. Bu bağlamda, şirketler, devletler ve uluslararası kuruluşlar tarafından kullanılan çevresel yaklaşım ve politikalar ile bunların sonucunda oluşan piyasa şartlarının, özellikle yerel halk, azınlıklar ve savunmasız insanlar üzerindeki istenmeyen olumsuz etkilerine odaklıdır. Bunları açığa çıkarır, gösterir ve inceler. Sadece geçmişle ilgili ve tepkisel değildir. İlericidir ve çözüm üretir. Örneğin; yasalar ve devlet sulama sisteminin baskıları sonucu, geleneksel su toplama yöntemlerinin giderek daha az kullanılmasını inceleyen bir politik ekoloji araştırması, sadece bürokratik ve ekonomik baskılarla su yönetim politikasının nasıl değiştiğini araştırmakla kalmaz, geleneksel su toplama ve dağıtma yöntemlerini araştırır, bunları harmanlayıp bazen savunarak bazen geliştirerek alternatif su yönetim sistemleri önerir.

Politik Ekoloji dalı, analitik tabanı zayıf olduğu ve politik ekonomik yapıların çevresel sonuçlar doğurduğu savından yola çıktığı için eleştirilmektedir. Bir diğer eleştiri Politik Ekolojinin net ve tutarlı bir teori inşa etmediğidir.

Bütün bunlara rağmen, insanoğlunun doğa üzerinde yarattığı baskı ve değişimleri, çevresel dönüşümleri, sosyal ve çevresel hareketleri, güç dengeleri ve dağılımları, toplumsal ilişkiler, politik ekonomi, sosyal ve ekolojik bilimler ile politika açısından inceleyen tek bilim dalı olarak önemi ve gerekliliği ortadadır. Türkiye’de akademik çevrelerde Politik Ekoloji henüz bir yer edinememiştir, fakat Gerze’de termik santral kurulmasını istemeyen köylülerin devlet güçleri ve Anadolu Grubu’na karşı mücadelesinden tutun, yıllardır süren Hasankeyf’in tarihi ve ekolojik değerlerini yutacak Ilısu Barajı’na karşı sürdürülen çalışmalara; HES’lere karşı Doğu Karadeniz’de güçlenen yerel çevre kimliği ve sosyal hareketlerden, ulusal ve uluslararası mevzuatlara aykırı uygulamalarla kirletilen “koruma altındaki” Gediz Deltası’na kadar Politik Ekoloji disiplini ile araştırılıp analiz edilmesi gereken pek çok konu bulunmaktadır.