5 Ağustos 2010 Perşembe

Nükleere Karşı Yürüyorum...

Yayın Detayları: Editör Emet Değirmenci, "Kadınlar Ekolojik Dönüşümde...", Yeni İnsan Yayınevi, Haziran 2010.

Evi ile işi arasında gidip gelen, tek başına çocuk yetiştiren bir kadını aktiviste dönüştürüp, sokaklarda aylarca eylem yapmayan iten güç nedir?

Çocuğuna ve gelecek kuşaklara karşı hissettiği sevgi, şefkat duygusu mu?

Daha doğmamış kuşakların yaşam haklarına karşı sorumluluk hissi mi?

Anne ve kadın olmasından kaynaklanan çocuğunu, sevdiklerini ve yaşamı koruma içgüdüsü mü?

Doğa saygısı mı?

Mantığı mı?

Yüreği mi?

2006 yılında Türk hükümeti Türkiye’de nükleer santral kurulması için çalışmaların başlayacağını kamuoyuna açıkladı. Nükleer enerjinin yarattığı sorunları araştırmaya ve gelişmeleri yakından takibe başladım. O günlerde elime geçen “The Ecologist” dergisinde, nükleer enerji santrallarının yarattığı tehlike ve riskleri anlatan bir makale nükleer karşıtı olmama yetti. Nükleer Karşıtı Platform’a katıldım. Moğalların çok beğendiğim “Birşeyler Yapmalı” şarkısının vurgul

adığı gibi birşeyler yapmak gerektiğini

hissediyordum. 2006 yılından 2008 yılı sonuna kadar geçen ve hükümetin Nükleer yasa çıkarmasından, nükleer enerji hakkında kamuoyunu eksik ve yanlış bilgilendiren propagandasına, nükleer santral ihalesine uzanan iki yılı geçen süreçte bireysel protesto eylemimi gerçekleştirdim. “Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum! Nükleere Karşı Yürüyorum! Çünkü Nükleer Öldürür” yazdığım basit bir karton parçası ile İstanbul sokaklarında ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde yürüdüm. Amacım sokaklarda yürüyerek halk arasında “Nükleer Yasaya” ve sonuçlarına karşı farkındalık yaratmak; soru işaretleri oluşturmak; insanların duyarsız, ilgisiz kalmamalarını sağlamaktı.

Yürüyerek protesto eylemi, yetiştiriliş tarzıma ve parçası olduğum çevreye, kültüre aykırıydı. Türkiye’de protesto ve eylem sözcükleri insanların kaşlarını kaldırmalarına yetiyor. Bu sözcükler ben de bile polis tarafından sürüklenerek götürülen eylemcileri çağrıştırır. İlk başlarda olumsuz düşünmemekle birlikte aile çevremin, arkadaşlarımın sokaklarda yürüme eylemimi nasıl karşılayacaklarını bilemiyor, tedirginlik duyuyordum. Sokağa çıktığım anda toplumdan nasıl bir tepki göreceğimi de bilmiyordum. Bu tedirginliğimi daha da artırıyordu.

Nükleer enerjiye karşı yürüme eylemim mümkün olduğunca uzun süreli olmalı ve geniş halk kitleleri tarafından farkedilmeliydi. Bir yandan insanları nükleer enerjinin tehlikelerine karşı dikkatlerini çekmek istiyor diğer yandan bilinir olmak istemiyordum. Bir kere sokağa çıkınca pekçok insan tarafından farkedilecek ve ileride hatırlanacaktım. Bu düşünce beni huzursuz ediyordu. Diğer yandan, biliyordum ki ne ile karşılaşırsam karşılaşayım başladıktan sonra vazgeçmemeliydim. Bu eylemde kişisel sınırlarımı zorladım, eylemci yönüm gelişti ve beni inandığım doğruları savunmak için daha cesur, atak yaptı.

Son derece haklı ve doğru bir nedenle yapacağım eylemi nasıl konumlandıracağım ve yapacağım önemliydi. Barışcıl, huzurlu, olumlu, bilgilendirici, dikkat çekici, akılda kalıcı olmalı ve insanlarda nükleer enerji konusunda soru işaretleri oluşturmalıydı. Devletin bir vatandaşı olarak devletin nükleer santral yapma kararına karşı çıkacaktım. Eylemim toplum için bir örnek teşkil edecekti. Bu düşünceler ve karmakarışık duygular içindeydim. Benim için en net olan eylemimin haklı ve doğru gerekçesiydi. “İnsan hayatı, nükleer enerji ve paradan daha değerlidir”.

Nükleer enerji santrallarının ürettiği radyoaktif atıklar binlerce, onbinlerce yıl insanlığı ve tüm canlıları tehdit edecek. Radyoaktif atıkların saklanması ciddi sorunlar yaratıyor. Nükleer santral sahibi hiçbir ülke bunları çözebilmiş değil. 50-60 yıl enerji üreten bir radyoaktif nükleer enerji santralı, ekonomik ömrünü tamamladıktan sonra ne olacak? Her ay gazetelerde nükleer santral kazası haberi çıkıyor. Nükleer enerji, yenilenebilir enerji kaynağı değil. Santral yapımı teknik ve finansal açıdan bizi yurtdışına bağımlı kılacak. Yatırım maliyeti çok yüksek. Söküm maliyetleri tam olarak hesaplanabilmiş değil. Terörist saldırılara hedef olabilir...

Aylar süren eylemimin her safhasında, öncelikle kızım, sonra ailem ve arkadaşlarım hep yanımdaydılar. Bana güç veren, yol gösteren onların desteği oldu.

Daha önce hiç basının karşısına çıkmamıştım. 18 Kasım 2006’da ilk basın açıklamamı yaparak, TORUNLARIMA VE ONLARIN ÇOCUKLARINA NÜKLEERLE KİRLENMİŞ BİR ÜLKE MİRAS BIRAKMAK İSTEMİYORUM! diyerek yürüyüşümü başlattım.

Elimde taşıdığım “Nükleer Öldürür! Nükleere Hayır” yazan kartonumla, İstanbul’da Kadıköy, Maltepe, Kartal, Acıbadem, Kızıltoprak, Fenerbahçe, Üsküdar, Harem, Moda, Caddebostan, Bağdat Caddesi, Göztepe, Beşiktaş, Ortaköy, Eminönü, Karaköy, Taksim, Beyoğlu, Nişantaşı, Teşvikiye, Etiler semtlerinde kilometrelerce yol yürüdüm. “İnsan hayatı nükleer enerjiden daha değerlidir”. Bu evrensel doğru, eylemim sırasında her zaman ve her yerde kabul gördü, desteklendi. Sokakta karşılaştığım insanlar eylemime büyük ilgi ve destek gösterdiler. Arkadaşlarım, tanıdığım, tanımadığım pekçok kişi yürüyüşlerime katıldı.

Halktan bir insan olarak yaptığım bu basit, barışçıl yürüyüş eylemi beni yurtiçi ve yurtdışında nükleer karşıtı insanlarla buluşturdu. Davet edildiğim Ankara, Bursa ve Antalya’da, eylemimi destekleyenlerle birlikte yürüdüm.

Yürüyüşlerimde, Sivil Toplum Kuruluşlarına uğrayıp karşı olma gerekçelerini öğrendim, desteklerini aldım. Bu ziyaretlerimden birinde, Çiftçi Sendikaları Başkanı Abdullah Aysu, santrallerin yaydığı radyoaktivite toprağa ve ota bulaşınca, ottan hayvanlara, hayvanlardan süte, sütten süt ürünleri vasıtasıyla insanlara geçeceği ve böylece gıda zincirine bulaşıp, insanları zehirleyeceği için nükleer santrallere karşı olduğunu açıkladı.

Sanatçılardan destek istedim. Bale sanatçısı Zeynep Tanbay, Türkiye’de ve dünyada nükleer santral yapımına karşı olduğunu söyledi. Ünlü heykeltraş ve mermer işçisi Mehmet Aksoy "Kibele- Doğa ana iyi ve kötü çocuklarını koynunda taşır. Kötü çocuklarını gerekirse kendi elleriyle öldürür" sözleriyle doğaya karşı yürütülen her çabanın boşa olduğunu hatırlattı. Mehmet Aksoy, “ Ne kadar güvenli olduğu iddia edilirse edilsin kaza riski var. Bu çok düşük bir oran bile olsa var. Var olan birşeyi yok saymak hata. Elektrik için bu riski almak ve büyük tehlikeleri göze almak yanlış” sözleriyle nükleer enerjinin yaratacağı riski vurguladı.

Gazete ve dergiler eylemimi anlatan yazılar yayınladı. Ben de yazdım. Nükleer yasanın izlediği süreci takip eden basın açıklamaları yaptım, milletvekillerine, Cumhurbaşkanına mektuplar gönderdim, radyo programlarına katıldım.

Yürüyüş eylemim sırasında ilginç, unutulmaz anılarım oldu.

En anlamlı yaşgünü hediyemi 20 Nisan’da Kadıköy Belediyesi Sağlık Ve Sosyal Dayanışma Vakfı (KASDAV), Feneryolu Gönüllülerine yaptığım konuşmada aldım. “Nükleere Karşı Yürüyüşümü” desteklediler ve teşekkür plaketi verdiler.

Arkadaşım Çiğdem ve 11 yaşındaki oğlu Dersu ile İstiklal Caddesinde "Nükleer Yasaya KARŞI Yürürken”, Dersu bu yürüyüşün verdiği ilhamla bir şarkı yazdı.

"Nükleer Yasa öldürür,
Hayatı söndürür,
Nükleer Yasaya karşı olalım,
Hayatları kurtaralım.
Bu nükleer gazı bu zehirli maddeyi durduralım,
Umutları artıralım.
Doğal enerjiye ulaşalım,
Güneşe, buluta, ağaca bunların hepsine,
Sizin yardımınızla. "

Ayakkabı tamircim Mehmet Usta’ya uğradığım bir gün yaptığım eylemi anlattım. Bu okumamış ama akıllı genç bir adam "Ben de karşıyım. Türkiye'nin üç yanı denizlerle çevrili, neden denizden enerji üretilmiyor? Boğazın akıntısı kullanılarak elektrik üretilmez mi?" diyerek şaşırttı beni. Bunu bu küçücük dükkan içinde tüm gün ayakkabı tamir eden bu adam düşünüyor da neden devlet büyükleri düşünmüyor?

Yürüyüşlerimden birinde kuşları besleyen yaşlı bir bey, elimdeki kartona merakla bakıp "Bu nedir? Neden yürüyorsunuz? " diye sordu. Nükleer yasadan ve Türkiye'de kurulması planlanan 3 nükleer santralden bahsedince "Rusya'da yaşanan kazanın yarattığı hastalıklarla Karadeniz yıllardır boğuşuyor. Hala akıllanmadılar" diyen Mahmut İnal emekli öğretmen, Köy Enstitülerinde eğitim görmüş, eğitim vermiş. "Ben de yanlış bir şey gördüğümde uyarırım insanları. Doğruyu bilip inandığında insanları uyaracaksın " diyerek bana eşlik etti.

Bugüne kadar vatandaş olarak, yasaların hazırlanma ve onaylanma sürecinden habersizdim. Nükleer yasayı takip ederken, tüm süreci öğrendim. Nükleer Yasa, mecliste görüşülmek üzere gelmeden önce üç komisyonda görüşüldü. 17 Ocak 2007’de Çevre Komisyonuna geldi. Timur Daniş ile Galatasaray’da basın açıklaması yaptık ve Enerji Bakanı’nın gazetelere yansıyan “Çünkü nükleer enerji bizim tercihen mecburiyetimiz. Mutlaka yapacağız. Bu memleket bizim ve biz ülkemizin geleceğini hazırlıyoruz. Türkiye’yi çocuklarımız ve torunlarımız için hazırlıyoruz” sözlerini eleştirdik. Sonra Sirkeci'deki İstanbul İl Çevre ve Orman Müdürlüğüne gidip, sade vatandaş olarak Çevre Bakanı ile görüşmek istediğimizi söyledik. Timur Daniş’in kapıdaki görevlinin “Kiminle görüşmek istiyorsunuz?” sorusuna verdiği “Çevre Bakanı” cevabı, “nükleer santral kurulmasın istiyoruz” demesi sempatiyle karşılandı. Şube Müdürü Mehmet Ali AkTürk’e, Çevre Bakanına iletilmek üzere basın açıklamalarımızın bir kopyasını, Çernobil faciasını anlatan kitabı bıraktık.

35 yıldır Türkiye’de tartışılan nükleer enerji santrallarının kurulmasını sağlayacak yasa, bir gün içinde TBMM Çevre Komisyonu’nda görüşüldü ve kabul edildi. Toplantıya katılan Sivil Toplum Kuruluşları yasanın reddini istediler ama bu dikkate alınmadı. Komisyon üyesi AKP milletvekili Cahit Can,

“Nükleer santrallar madem zehirliyor, dünya zehirleniyor, bırakın biraz da biz zehirlenelim” sözleri tepki topladı. 20 Ocak günü, basın açıklaması yapıp Çevre Komisyonunun yasayı detaylı incelemeden, alelacele kabul etmesini eleştirdim. Ayrıca Cahit Can’ın bir milletvekiline yakışmayan sorumsuz, düşüncesiz sözlerinden dolayı kınayarak, bizim için uygun gördüğü bu geleceği reddettim. Milletin vekili olarak kendisinden, kendimiz, çocuklarımız, torunlarımız ve gelecek nesiller için olumlu, güzel, temiz, iyi bir gelecek dilemesini ve bunun için çalışmasını beklediğimi belirttim.


Greenpeace'den Hilal Atıcı’dan " 000358:Anna"yı öğrendim. Anna, Çernobil faciasindan 4 yıl sonra doğmuş, bugün 18 yaşında olan bir genç kız. 4 yaşında beyin tümörü teşhisi konuyor ve o günden beri yatalak. Fotoğraftaki yüzü inanılmaz bir masumiyet ve güzellikte. Nükleer santral ucuz enerji sağlayacak diyenler, maliyet hesabı yaparken, oluşacak kazaların veya radyoaktivite kaçaklarının neden olacağı hastalık ve ölüm maliyetlerini de hesaba katıyorlar mı acaba? Anna ve diğer nükleer kaza mağdurları bu yaşamı hak ediyorlar mı?

2008 yılında, ilk nükleer santralın Mersin, Akkuyu’da kurulması kesinleşince, Çernobil felaketinin olduğu gün Mersin’de ulusal katılımlı miting düzenlendi. Genç bir çiftçinin yaptığı kısa ve samimi konuşma yerel halkın nükleer santrale bakışını çok güzel özetledi. "Ben çiftçiyim. Ekmeğimi topraktan kazanıyorum. Ben ayak takımıyım. Ayak takımı olmaktan gurur duyuyorum. Çünkü baş, ayaklar olmadan bir yere gidemez. Nükleer santraller beni ekmeğimden edecek. Biz çiftçiler Nükleer santrallari istemiyoruz. Buraya nükleer santral kurdurtmayacağız".

2008 Ağustos’unda Akkuyu’da düzenlenen mitingde köyün en yaşlılarından Ümmü Şahin ile tanıştım. Gülnar ve Akkuyu’dan başka yer görmemiş ama bilgili ve 84 yıllık gözleriyle dipdiri, canlı bakıyor. "Bizi toprağımızdan koparmaya çalışıyorlar. Sahip olduklarımızı bu nükleer santral yüzünden kaybedeceğiz" dedi. Nükleer santral yapmak isteyenlerin en büyük vaadi köylüye iş imkanı sağlamak. Akkuyu köylüsü tarımdan geçimini sağlıyor. Düşen tarım gelirleri yüzünden durumları hergeçen gün kötüye gidiyor. Köyde yıllardır nükleere karşı mücadele eden Budak ailesinden Kemal Budak, Ümman Şahin’i doğruladı. Köylü toprağını bırakmak istemiyormuş ama tarımdan gelen gelirleri azaldığı için toprak satışları artmış. Nükleer yandaşları bilinçli bir politika ile Akkuyu köylüsünü tasviye ediyor. Oysa, sadece Avrupa'da, 7 ay içinde, nükleer santrallerde 21 tane kaza yaşandı. 2008’in Temmuz ayında Fransa'daki kazada sulara radyoaktif madde karıştığı için tarım arazilerinin sulanması, kuyu sularının, çeşme sularının kullanımı yasaklandı. Tarımsal ürünler zarar gördü. Halk korktu ve huzursuz oldu. Çünkü bu kazanın onları nasıl etkileyeceğini bilemediler. Şişelenmiş su satışları patladı. Ne yapabildiler? Hayvanlarını ve tarlalarındaki ürünleri Avian ile mi suladılar?

Akkuyu’ya yaptığım kısa ziyarette, köylülere pankartlar, türküler, sloganlarla destek olurken, organik tarım, temiz enerji, eko-turizm projeleri ile kalkınmalarını sağlamanın ne kadar gerekli ve önemli olduğunu anladım. Çünkü, ancak kalkınırlarsa, nükleercilere karşı daha sağlam durabilirler.

“Söz uçar, yazı kalır” diyerek yürüyüşlerimin güncesini yazmaya başladım. Güncemde, toplumun farklı kesimlerinden konuştuğum insanları, onlarla nükleer enerji üzerine yaptığım sohbetleri ve yaşadığım ilginç olayları aktardım. Her yürüyüşümde yoldan geçen bir kişiden fotoğrafımı çekmesini rica ettim ve kendisinden nükleer enerji, nükleer yasa hakkında sohbet edip, eylemim hakkında düşüncelerini öğrendim. “Nükleer Yasaya ve Enerjiye Karşı Yürüyorum” güncemi iletişimde bulunduğum gruplarla ve arkadaşlarımla paylaştım. Güncemi okuyan tanıdığım, tanımadığım pekçok kişi destek mektupları gönderdi. “Nükleere Karşı Yürüyorum” güncesinin tam metnini www.nükleeryasayakarşıyürüyorum.blogspot.com adresinde okuyabilirsiniz.

Güncemden ilginç birkaç anımı paylaşmak istiyorum.

21 Aralık 2006

Bugün Avrupa yakasındayım. Hem yürüyüp hem de dost ziyaretleri yapacağım. Levent'teki Yapı Kredi bloklarından başlayıp 1. Levent çarşı içinden geçip Nispetiye caddesine çıkarak oradan Akmerkez'e uzanacağım. İnsanlarin yüzlerinde elimdeki mesaji görünce şaşkın bir ifade oluşuyor. Eyleme alışkın değiller. Beni inceliyorlar, mesaji bir kere daha okuyup kendi kendilerine tekrarlıyorlar. "Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum. Nükleer zengini, cipi, yatı, katı, herşeyi olanı da öldürür"...

Akmerkez'den Etiler yürümeye devam ediyorum. Durağım kuafor Hakan Köse. Arkadaşım Emine elimdeki kartonu görünce şaşırıyor... Hakan Köse ve çalışanları yürüyüşümü destekliyor ve nükleer santral kurulmasına karşılar...

Bir sonraki durak Beyoğlu İstiklal Caddesi. Galata Derneği'nin düzenledigi "Müzik Sohbetlerine" davetliyim. Önce caz sanatçısı Önder Foçan'ın tiyatro sanatçısı Gülsen Tuncer ile sohbetini sonra müziğini dinliyoruz. Galata Derneği üyeleri, Önder Foçan, eşi Zuhal hanım, Gülsen Tuncer, Cem Tüzün ve misafirler "Nükleer Yasaya Karşı Yürüyüşü" destekliyorlar. Gülsen Tuncer "Ben Akkuyu'ya 2 sefer gittim. Gelişmelerden lütfen beni de haberdar edin" diyor. Konser sonraıinda ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu 3 meslektaşım Özlem, Tuncay ve Onur "günduz size eşlik edemiyoruz bari gece yürüyelim" diyorlar ve İstiklal caddesinde birlikte "Nükleer Yasaya Karşı Yürüyoruz... "

11 Ocak 2007

Bu sefer Caddebostan sahilindeyiz. İki arkadaşım Arsun Önol ve Filiz Bozkurt benimle "Nükleer Yasaya Karşı" yürüyecekler. Sahil seridi spor yapmak ve deniz havasi almak isteyenlerin populer mekan. Emekliler, ev hanımlari ile birkac genç arkadaş yürüyorlar. Bir de köpekler... Birkaç tanesi peşimize takılıyor. Elimdeki mesaji okumak için çok istekli olan iki köpeğe derhal "antinükleer köpek eğitimi" veriyorum.
Türkiye'de nükleer santral yapmak isteyenleri;

* Önce havlayıp korkutacak, vazgeçirmeye çalışacaksınız.
* Vazgeçmezlerse bu sefer üzerlerine işeyeceksiniz.
* Hala ısrar ederlerse ısıracaksınız.

Arkadaşlar yetenekli. Kısa sürede dersi kavradılar. Kendilerinden ümitliyim :)

Elimde mesajla ilerlerken ortayaşlı bir hanım yanıma geliyor. "Neden yürüyorsunuz? Nükleer yasa nedir?" diye soruyor. Sevinç Karaca ile böylece tanışıyoruz. Kendisine kısaca "Nükleer Yasaya Karşı Yürüyüş" nedenimi, nükleer yasayı, yasa Meclisten geçtiği takdirde bizi ülke olarak bekleyenleri anlatıyorum. Sevinç hanım "Yürüyerek çok iyi yapıyorsunuz. Keşke herkes sizin gibi tepkisini böyle gösterse" diyor...

20 Ocak 2007, İstanbul

"Tarihi Safranbolu Fırını"na uğruyorum. Tezgahtaki kızlara gülümseyip, kartonu gösteriyorum, "Ben hala yürüyorum." Serap "Çok iyi yapıyorsunuz. Herkes susarsa olmaz. Birilerinin konuşması lazım"...

17 Subat 2007 – Doyran/Antalya’da

Antalya Doyran köyündeyim. Davetli olduğum BAÇEP (Batı Akdeniz Çevre Platformu) toplantısında "Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyorum" eylemimi anlattım. Sunumum bitince Kurşunlu köyünden Bayram Karagöz yanıma geldi, "Abla seni destekliyorum" diyerek benimle fotoğraf çekilmek istedi. Ertesi gün, köylüler, Hediye Gündüz, BAÇEP üyeleri, Antalya DSP'den bir grup ile Karagür göletinde kısa ama çok anlamlı "Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüş" yaptık.

21 Şubat 2007

Dönüş yolunda Tarihi Safranbolu Fırını'na uğradım. Kızlar gülerek "Abla, internete bizi yazmışsın." dediler. Abileri blogumu ziyaret etmiş, yazıları okumuş. Çok memnun olmuşlar. "Yürümeye, anlatmaya devam et. Sesin yeterince duyulmazsa yanındayız" dediler.

22 Subat 2007 - Muhtarlardan Destek
Galata'da yaşayan okul arkadaşım Cem Tüzün vasıtasıyla, Mueyyidezade Mahalle Muhtarı Mehmet Er, Hacimimi Mahalle Muhtarı Ömer Faruk Akyüz, Şahkulu Mahalle Muhtarı Seyim Çavuş ile tanıştım. Kendilerine nükleer santraller, nükleer yasa ve protesto eylemim hakkında bilgi verdim. Su ısıtma için 15 milyonluk İstanbul'da neden güneş enerjisi kullanılmıyor diye sorduğumda Mehmet Bey, "Haklısınız. Doğu'da soğuk memleketlerde bile su ısıtmak için güneş enerjisi kullanılıyor. En kapalı havalarda bile su ısınıyormuş. " dedi. Ömer Faruk Bey "Bulutlu havalarda bile suyu ısıtıyormuş" diyerek konuşmaya katıldı. Tek seferde para verip alınacak güneş panelleri ile sular bedava ısıtılabilir! 15 milyonluk şehir sadece su ısıtmak için güneş enerjisini kullansa,

-- halk, elektrik, dogalgaz, tüp, kömür ve oduna ne kadar daha az para harcar?
-- havaya ne kadar CO2 gazı daha az salınır?

Muhtarlara Karadeniz'deki yüksek kanser oranından, yoğun olarak görülen kan ve tiroid kanser vakalarndan bahsettim ve Karadeniz Fikir Kulübü’nün başlattığı "Karadeniz Kanserden Ölüyor, Durdurun!" imza kampanyasına destek istedim. Üçü de halkın yararına olan bu kampanyaya destek vereceklerini, muhtarlık hizmetleri için gelen mahalle sakinlerinden imza alacaklarını, mahallelerindeki okul vs gibi yerlere ulaşıp imza toplayacaklarını söylediler :)

21 Nisan 2007

Heinrich Boll Stiftung Vakfı 26 Nisan Çernobil faciasının yıldönümü nedeniyle bir film gösterimi, fotoğraf sergisi açılışı ile paneller düzenledi. Maryann De Leo ile "Çernobil Kalbi" filmi hakkında soyleşi var. “Çernobil Kalbi“ Çernobil’deki nükleer reaktör kazasından 16 yıl sonra radyasyonun Beyaz Rusyalı çocuklar üzerindeki etkileri hakkında bir belgesel. Film, tahliye alanına yapılan bir yolculukla, Çernobil Nükleer Enerji Santralı’na giderken başlıyor ve radyasyonun ülkedeki hastaneler, kanser merkezleri, yetimhaneler ve çocukların yaşadıkları veya hastalık sebebiyle tedavi gördükleri akıl hastaneleri üzerindeki görünmez etkisiyle devam ediyor.
Fotoğraf sanatçısı Christophe Bisson "Size 1 Dakika Verilecek!" isimli sergisinde Çernobil kazasından hemen sonra tahliye edilen Pripyat şehrinin felaketten nasıl etkilendiğini anlatıyor. Alanın hala çok güzel ama insan aktivitesi neredeyse hiç kalmadığı için çok sessiz olduğunu söyleyen Bisson, kaza çok ani olduğunu, patlamadan sonra nükleer reaktöre temizlik için giden işçilere oluşan radyoaktiviteden etkilenmemeleri için sadece 1 dakika verildiği için sergisine “Size 1 Dakika Verilecek!” ismini vermiş. Pripyat şehri sakinlerinin hayatı 1 dakika içinde bir daha geri dönülmez şekilde değişmiş...

Ardından Paris'ten gelen Avrupa'da anti-nükleer çevrede tanınan Mycle Schneider ile tanışıyorum. Kendisi uluslararasi nükleer politika danışmanlığı yapıyor ve nükleer santrallerle ilgili pekçok araştırma ve çalışması olmuş. Eylemimi destekliyorlar.

15 Mayıs 2007

Nükleerci Meclise küsüyoruz ve Nükleer Yasayı veto etmesi için Sayın Cumhurbaşkanımıza başvuruyoruz.”


Elimizde “Sayın Cumhurbaşkanım Lütfen Nükleer Yasayı Veto Edin”, “Nükleer Yasanın Veto Edilmesi İçin Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum”, “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyorum. Nükleer Öldürür” yazan mesajlarımızla Akay Kavşağından yürümeye başladık. 100 metre sonra polis tarafından durdurulduk. 10-15 dakika bekletildik. Mesajlarımızı kaldırmamızı ve bizi polis arabası ile Cumhurbaşkanlığı Köşküne gönderebileceklerini söylediler. Kabul etmedik. Yürüyüşümüze devam ettik. Türk Tarih Kurumu önünde sivil polis tarafından yine durdurulduk. Yürüyüşümüze devam edebileceğimizi ama mesajları kaldırmamızı söylediler. Sivil polisler eşliğinde Cumhurbaşkanlığı Köşküne ulaştık.

ediye Gündüz, Ayşen Eren ve Bahriye Şengün Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e iletilmek üzere dilekçelerimizi bıraktık. Timur Daniş Cumhurbaşkanına verilmek üzere “Çernobil’den Sesler” kitabını bıraktı. Ayşen Eren aynı kitabı Cumhurbaşkanı eşi Semra Sezer’e iletilmek üzere “Enerji için ölünür mü?” diyerek verdi.

Moğolların sevilen şarkısında dendiği gibi “Bugün biz birşey yaptık…”
Nükleersiz Türkiye İçin...

18 Ocak 2008

Timur Daniş ile Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'ndeki "Nükleer Enerji Arenasi" toplantısına gittik. NKP'den -iki- kişi olarak, İstanbul'da nükleer sevdalısı Enerji Bakanlığı ile sektörun gladyatörleri olmaya aday şirket yetkililerinin katılacağı üst düzey bu toplantıda sesimizi nasıl duyurabiliriz? Çantamda "Nükleer Öldürür. Nükleere Hayır" yazan kartonum. Aktivist olarak amacım bu kartondaki mesajı, toplantıya katılanların kafalarına kazımak; nükleer karşıtı grupların varlıklarını, arenanın boş olmadığını hatırlatmak; vatandaş olarak hükümetin nükleer enerji politikasına "hayır" demek.

Önce güvenlik kontrolünden geçtik. Kapıdaki teşrifatcı hanıma toplantı için geldiğimizi söyledik. Buyrun deyip üst katı gösterdi. Giriş masasındaki hanıma toplantı için geldiğimizi söyleyince, isimlerimizi sordu, listeden kontrol etti ve bulamadı (doğal olarak). Katılmak istiyoruz deyince, Stratejik Teknik Ekonomik Araştırmalar Merkezi’nden (STEAM) bir beye dileğimizi iletti. Bu bey toplantının halka açık olduğunu ama 678 Avro artı KDV ücreti olduğunu söyleyince, biz vatandaş olarak bu parayı ödeyemeyiz deyip, bir kolaylık göstermelerini rica ettik. Bir başkasına bizi yönlendirdi. Toplantının organizasyonunu yapan bu beye arzumuzu tekrarladık. Timur "Sayın Bakan bilmiyorsunuz diye bizi suçluyor, dinleyip öğrenmeye geldik" dedi. Teknik bir toplantı olduğu söylenince, endüstri yüksek mühendisi olduğumu belirttim. Bu sefer halka açık ama ücreti ödemelisiniz dedi. O kadar paramız yok, daha uygun birşey yapabilir misiniz diye sorduk. Gerçekten girip dinlemek ve ögrenmek istiyoruz. Nükleer Karşıti Platformdanız deyince adam bu sefer içerinin çok dolu olduğunu para ödesek bile yer olmadığını söyledi. Bu sırada çay-kahve molasına çıkanlar oldu. Nükleer Karşıtı Platform (NKP) üyesi gazeteci Özgür Gürbüz bizi görünce yanımıza geldi. Çantamdan kartonu çıkardım, Özgür bizi fotoğrafladı. Herşey çok hızlı gelişti, içeriye kadar girip eylem yapacağımız akıllarına gelmemişti! Elimdeki kartonu gören bütün gazeteciler, televizyoncular bir anda etrafımızı sardı. Sorular üzerine, Timur ile neden nükleere karşı olduğumuzu anlattık. İnsanların yüzlerindeki şaşkın ifade, gazetecilerin yoğun ilgisi üzerine iyi ki geldik dedim. Medya mensuplarına öğrenmek için geldigimizi ama, 678 Avro+ KDV'lik ücreti ödeyemediğimiz için giremediğimizi, vatandaş olarak bize bir kolaylık göstermediklerini anlattık. STEAM'dan ismini bize bir türlü vermeyen bir bey ve şaşkın şaşkın etrafımızda dolanan güvenlik gorevlilerinin nezaretinde elimde kartonum bina dışına çıktık.

Nükleer Karşıtı iki kişi ne yapabilir? Varlık gösterir! "Nükleer Enerji Arenası" gibi iddialı bir isimle yapılan dünyanin dört bir yanından gelen nükleercilerin ve Sayın Enerji Bakanı'nın katıldığı bu toplantıya giderek... Amiyane tabirle "toplantıyı basarak."


Ertesi gün iki kişilik eylemimiz gazetelere manşet oldu.

Çevre Analisti Lester Brown'la - 20 Haziran 2008

Ünlü çevre analisti Lester Brown 20 Haziran'da İstanbul Bilgi Üniversitesi' nde konferans verdi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler katılımcılar arasındaydı.

Konferansın soru-cevap bölümünde Lester Brown'a küresel ısınma ve nükleer enerji ilişkisi üzerine soru yönelttim:

Nükleer enerji lobisi, nükleer enerji santrallarının küresel iklim değişikliği için bir çözüm olduğunu iddia ediyor. Nükleer enerji karşıtlar başta tehlikeli nükleer atıklar olmak üzere yaratacağı risk ve sorunlardan dolayı nükleer santralların kurulmasını istemiyorlar. Türkiye şu an kritik bir noktada. Çünkü Sayın Hilmi Güler ve hükümet nükleer enerji lobisini destekliyor. TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı) ve sivil toplum kuruluşları ise nükleer enerjiyi Türkiye'de istemiyor. Sizin görüşünüzü öğrenebilir miyim?


Lester Brown:
Tüm maliyetler eklendiğinde
-atıkların yokedilmesi,
-olası kazalara karşı sigortalanması ki bu sorumluluk altına hiçbir sigorta şirketi giremiyor,
-işlevini tamamlayan nükleer santralların sökülmesi vs.
nükleer enerji ekonomik bir çözüm değil. Nükleer enerjiyi kullanan ülkelere baktığınızda Fransa, Çin gibi elektriğin monopol olarak üretildiğini görürsünüz. Ekonomik değil. (Sonra Hayrettin Karaca ve Nihat Gökyiğit arasında oturan Enerji Bakanı Hilmi Güler'e bakarak,) "Bu yönetilemeyen teknoloji ve bunu kabul etmemiz gerek." (It is

unmanageable technology and we have to recognize it.).

Böylece, Sayın Enerji Bakanı Hilmi Güler’e söylemek istediklerimi benim için Lester Brown söylemiş oldu.

Nükleere Karşı Yürüyüşüm Devam Edecek...

30 Haziran 2010 Çarşamba

ORTAK Hayal, Bilinç, Akıl. 21. Yüzyılın Yeni İletişim Yöntemleri

Yayın Detayları: Cumhuriyet gazetesi, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Haziran 2010.

İletişim teknolojisi, özellikle son yirmi yılda, radyo, televizyon, internet, cep telefonu, uydular, e-posta, facebook, twitter gibi uygulamalar ile olağanüstü bir iletişim ağı kurdu. Bunu kullanarak, dünyanın en ücra köşelerindeki insanlar bile anında dünya ile bağlantı kurabiliyorlar. Bu yaygın ve gelişmiş iletişim ağına rağmen, iletişimimiz giderek zayıflıyor. Farklı coğrafyalarda, farklı politik ve ekonomik sistemlerde yaşayan insanlar neredeyse kavga etmeden anlaşamıyorlar. Ülkelerde farklı sosyal, etnik veya politik grupların birbirlerini değil anlamakta, dinlemekte bile zorlandıkları görülüyor. Çalışma guruplarında iletişim sorunları nedeniyle işler aksıyor, projeler yürümüyor.

Bir grup insanın, bir ekip, bir topluluğa dönüşmeleri için kendilerine ait ortak bir dil ve anlamlar bütünü olmalıdır. Bu, insanların birbirini kabullenmesi, dinamik konuşması, bilgi, deneyim, duygu, düşüncelerini grupla paylaşılması ve derin dinlemesi ile mümkündür. Böylece, insanlar birlik olduklarını hisseder, birlikte düşünmeye, ortak bilinci ve zekayı kullanmaya, ortak akıl geliştirmeye başlarlar. Kişiler arasındaki fikir, düşünce ve duygu çeşitliliği ortak çalışmayı engellemez tam tersine zenginleştirip, güçlendirir. Bunu başarabilmek için alışılan toplantı, tartışma yöntemleri yerine farklı teknikler kullanılmalıdır.

David Bohm tarafından geliştirilen Diyalog bunlardan birisidir. Diyalog, iki kişi arasında geçen konuşma değildir; iki insan arasında olabileceği gibi, pek çok kişiyle ve hatta insanın kendisiyle de olabilir. Diyalog bir tartışma, anlaşma, pazarlık veya ikna yöntemi değildir. Amacı kazanmak hiç değildir. Farklı ortamlarda ve farklı büyüklükteki gruplarda uygulanır. Örneğin; bu yöntem büyük konferanslar veya toplantılar öncesinde uygulanarak, yan yana oturan ve birbiri ile hiç iletişimi olmayan kişiler arasında ortaklık hissi ve salonda olumlu bir atmosfer yaratmak için kullanılmaktadır.

Bir diğer yöntem Forum, grup üyelerinin duygularına odaklanır. Günlük işlerin, süreçlerin ve bunları yaparken yaşanan ve hissedilenlerin paylaşımıdır. Sürekli yapılır ve uzun süre uygulanır. Birlikte çalışan veya yaşayan insanlar arasında oluşan olumlu veya olumsuz duyguların biriktirilmeyip, paylaşımını sağladığı için grubun duygusal sağlığını korur. Forum sorunları çözmeye dönük değildir. Ana amacı görünmez olanı görmektir. Sorunların konuşularak fark edilmesini sağlar. Forum’da karar alınmaz. Karar alınmasını zorlaştıran engellerin ortadan kalkması sağlanır. Toplantıları doğrusal biçimden kurtarır, resmi olmayan, rahat, herkese zaman ve mekan veren bütüncül bir şekle sokar.

World Cafe veya Türkçedeki adıyla Dünya Kafe ise, kahvelerde resmiyetten uzak, dostça yapılan sohbetlerden esinlenerek yaratılan bir yöntemdir. İnsanları, önemli konuları konuşmak için bir araya getirir. Dünya Kafe için, konuşulacak önemli bir konu ve bu konu hakkında konuşmak için istekli insanlar gerekir. Katılımcıların çeşitliliği, sayısız bakış açısı sağlayacağı için ve geneli en iyi temsil açısından önem taşır. Konuklar Kafe’de en iyi şekilde ağırlanırlar. Masaları paylaşan küçük gruplar anlamlı sohbetler yapar. İnsanlar masadan masaya hareket edip, gittikleri masalarda sohbetlerine devam ederler. Her yeni masaya oturduklarında, üstlendikler rolleri, önyargılarını, sabit fikirlerini veya bakış açılarını geride bırakarak bir nevi yenilenirler.

Açık Alan Teknolojisi de, üzerinde çalışılan konunun karışık ve çok yönlü, katılımcıların kalabalık ve çeşitli olduğu, ortak karar alınması gereken durumlarda kullanılan, kaotik ortamda yaratıcılığı, paylaşımı mümkün kılan, uygulaması basit, fakat etkili bir toplantı yöntemidir. Ana temanın farklı boyutları, paralel olarak aynı anda konuşulur ve bulgular paylaşılır. Dünya Kafe örneğinde olduğu gibi, kişiler ilgilendikleri konuların konuşulduğu gruplara özgürce katılabilir, istedikleri zaman da ayrılabilirler. Genelde tek günlük atölyeler şeklinde düzenlenir. Sonuçta, tüm bulgular derlenerek ortak bir metin ve anlam oluşturulur.

John Croft tarafından geliştirilen Dragon Dreaming’in amacı, proje yönetimindeki güç temelli bağımlılığı azaltmak, birbirini destekleyen ve besleyen bir ortam yaratarak, kişileri yetkin kılmaktır. John Croft’a göre her proje bir kişinin hayali olarak başlar. Birisi bir hayal kurar ve hayalini gerçekleştirmek için başkaları ile paylaşır. Bunu diğerleri benimser ve sahiplenirse, ortak bir hayale dönüşür ve gerçekleşme şansı yükselir. Bu nedenle, Dragon Dreaming’de ortak hayal kurarak, bunu projelendirme en önemli aşamalardan biridir.

Ağsal ve bütüncül iletişim, evrimin ve sürekli gelişimin anahtarıdır. Bu anahtara dünyadaki tüm canlılar gibi biz de sahibiz. Yalnız modernleşirken, bu anahtarı nasıl kullanacağımızı unuttuk. Bu yöntemleri kullanarak bu anahtarla hangi kapıyı, nasıl açacağımızı öğrenebilir, grup, ekip, şirket ve toplumsal çalışmalarımızda, toplantılarımızda uygulayabiliriz. Ortak hayal, ortak bilinç ve ortak aklı devreye sokan ağsal iletişimi mümkün kılan bu yöntemlerle alacağımız sonuçlar şaşırtıcı olacaktır.

28 Nisan 2010 Çarşamba

GDO'ya HAYIR Sokak Eylemi!

Yayın Detayları: Cumhuriyet gazetesi, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Nisan 2010.

Dikkat! Bundan sonra sokakta, lokantada yediğiniz her gıdaya dikkat! Simitçinin simidine, fırınların ekmeğine, pastanelerin pastalarına, tatlıcıların muhallebilerine, börekçilerin böreklerine dikkat! Satın aldığınız şeker, bisküvi, un, pirinç, buğday, mısır gibi gıdalara dikkat! Bebeğinize yedirdiğiniz mamalara dikkat! Pizza, hamburger, çizburger, ekmek arası köfte, pizza, döner, lahmacun gibi hazır gıdalara dikkat!

Günlük beslenmemizin bir parçası olan tüm bu gıdalar GDO’lu olabilir. Çünkü 26 Ekim 2009’da GDO’lu ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, vs.ye dair yönetmelik yürürlüğe girdi. Kamuoyunda çıkan büyük tartışmalar üzerine yönetmelik kısa süre sonra değiştirildi. Yönetmeliğin iptali için iki dava açıldı. Davalar kazanıldı ve Danıştay yönetmeliğin bazı maddelerini iptal etti. Ardından Tarım Bakanı Mehdi Eker, GDO lobisinin baskılarına dayanamadı, yönetmeliği üç aydan kısa bir zamanda ikinci defa değiştirdi. Bu en son değişiklik ile daha önce yasaklanan, GDO’lu ürünlerin bebek mamaları ve formülleri ile bebek ve küçük çocuk besinlerinde kullanılması serbest hale geldi. Antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO’lu ürünlerin ithalatı da serbest bırakıldı. Yani bakanlık, bebekleri, çocukları, bizleri korumaktan vazgeçti. Devlet, GDO’lu ürünleri ithal eden, işleyen, ihraç eden şirketleri koruması altına aldı ve böylece 75 milyon vatandaş, topraklarımız, ülkemizin biyoçeşitliliği korumasız kaldı.

2009 yılı sonunda apar topar bir şekilde Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Türkiye Büyük Meclisi’ne geldi. Komisyonlardan hızlı bir şekilde geçen yasa tasarısı iki gün gibi kısa bir sürede TBMM’de kısaca tartışıldı ve 18 Mart’ta kabul edildi. Biyogüvenlik Yasası, GDO’ların ülkemize resmi yollarla girebilmesi için uygun koşulları sağlamak amacıyla hazırlanmış. GDO gibi kamuoyunun hassas olduğu bir konuda, kamuoyunu bilgilendirmeden, halkın görüşü alınmadan, hiç tartışılmadan, bilimsel olarak iyice araştırılmadan yasalaştırıldı. İnsan ister istemez, ‘Bu acele niye?’ diye soruyor. Cevabın “kamusal yarar” olmadığı kesin.

Hergün yemek yemek zorundayız. Her canlı gibi insan için de beslenmek yaşamsal öneme sahip. Bu nedenle tüm inanç sistemlerinde besin kaynakları kutsaldır. GDO Yönetmeliği ve Biyogüvenlik Yasası ile vatandaş olarak bilgimiz ve onayımız olmadan, GDO’lar besinlerimize katılıyor, sofralarımıza geliyor. GDO’lu ürünlerin etiketlenmesi biz vatandaşları GDO’ları karşı korumayacak. Sokakta satılan simiti, fırındaki ekmeği, büfelerde satılan döner dürümleri etiketlemek mümkün mü? GDO’lar alerji yaratırlar, vücuda zarar verirler, bağışıklık sistemini bozarlar, antibiyotiğe direnç oluştururlar, insan genetiğini etkileyebilirler, kanser ve kısırlığa neden olabilirler. Bebekler, çocuklar, hamile kadınlar, yaşlısından gencine herkes GDO’ların yarattığı sağlık risklerine maruz kalabilirler.

GDO’lar sadece sağlık riski taşımıyor, tarımsal ve ekolojik yıkıma da yol açıyorlar. Yerel tohum ve çeşitlerin kaybına neden olurlar. Çiftçilerin tohum saklama haklarını ellerinden alıp uluslararası şirketlerin tohum tekeline mecbur bırakıyor, doğayı genetik olarak kirletiyor, kısır tohumlar ile doğanın hasadını çalıyorlar. Kimyasal ilaç ve suni gübre kullanımını artırıyor, toprağı fakirleştiriyor, daha fazla su tüketip, suyu kirletiyorlar. Biyogüvenlik Yasası şimdilik GDO’lu ürün yetiştirilmesine izin vermiyor. Devlet bunu kontrol edebilecek mi? İlerde yasaya yeni maddeler eklenerek, bu yasakların gevşetilmeyeceği ne malum?

Ülke açısından da riskliler. Çünkü, biyogüvenliği yok ediyor; biyolojik silah olarak kullanılıyor; biyoçeşitliliğe zarar veriyor, gıda güvenliğini ortadan kaldırıyor, ülke tarımını uluslararası tohum şirketlerinin avuçlarının içine bırakıyorlar. Çiftçi haklarını çiğneyip, canlıların patentleşmesine sebep olurlar. Kısacası, GDO’ların serbest bırakılması ile halkın beslenmesi, ülkenin doğası, çiftçinin hasadı, uluslararası şirketlerin insafına bırakılıyor!

GDO ülkemizde yasal olarak serbest olması, basit bir ticari mesele değil ve sadece günümüz insanını ilgilendirmiyor. Para uğruna, değeri para ile ölçülemeyecek olan varlıklar kaybedilecek. Bir daha da geri gelmeyecekler. Gelecek nesiller ayni risklere ve belki bugün bilinmeyen başka risklere maruz kalacaklar.

GDO Yönetmeliği ve Biyogüvenlik Yasası, hükümetin GDO politikasının sınırlarını çizdi. Ülkemizin kapıları GDO’lara açıldı. Unutmayalım ki sadece yaptıklarımızdan değil yapmadıklarımızdan da sorumluyuz. Bu gerçekleri bilip bir şey yapmamak mümkün mü? Sade iki vatandaş olarak arkadaşım Tülay Ararat ile 14 Aralık 2009’da GDO’lara HAYIR Sokak Eylemini başlattık. Türkiye’nin heryerinden, fikri hür, vicdanı hür herkesin rahatlıkla katılabileceği bu eylemin amacı, GDO’ların ülkemizde tümüyle yasaklanmasını sağlamak. Biyogüvenlik Yasa Tasarısı görüşülürken, milletvekillerinden tasarının yeniden düzenlenmesini, ilgili bakanlıktan yönetmeliğin iptalini talep ettik. Tasarısı kanunlaştı. Şimdi talebimiz yasanın ve ilgili yönetmeliğin değiştirilerek GDO’ların ülkemizde tümüyle yasaklanması. Seçtiğimiz yöntem, eylemin aynı anda Türkiye’nin her köşesinde yapılabilmesini, görünür olmasını, sürekli yapılmasını, konudan habersiz vatandaşların dikkatini çekmeyi, günlük hayatın bir parçası olarak kolaylıkla içselleştirilmesini sağlıyor. İki söylemimiz var.

Soframda,

Tarlamda,

Ülkemde

GDO İstemiyorum.

GDO’ya HAYIR!


GDO’suz Beslenmek Hakkımız.

GDO Ülkemden DEFOL!

Bunların yazılı olduğu tişörtleri giyiyor ve günlük hayatımıza devam ediyoruz. Biz yürürken, tişörtlerimiz konuşuyor. Sade vatandaşın, çekinmeden rahatlıkla katılabileceği barışçıl bir eylem yapıyoruz.

Eylemimiz gönüllü çabalarla yaygınlaşıyor. Genç ruhlu aktivist çift Muazzez İlmiye Çığ, Hayrettin Karaca ve Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek eyleme ilk katılanlardan. www.gdoyahayirsokakeylemi.blogspot.com adresine eylemin manifestosunu ve eylemcilerin fotoğraflarını koyduk. Facebookda ayni isimli etkinliğimiz ve grubumuz var. Broşür ve afişler tasarladık. Milletin vekilleri Biyogüvenlik Yasa Tasarısını görüşürken bizi unutmasınlar diye onlara internet üzerinden kartpostallar gönderdik. GDO’lar konusunda hassas olan milletin vekillerine, belediye başkanlarına, gazetecilere, medyatik kişilere eylem tişörtlerimizden göndererek, bize katılmaya davet ediyoruz. Sayımız ne kadar artarsa, sesimiz o kadar gür çıkacak ve eylemimiz bir çığ gibi büyüyecek.

Konu hepimizin konusu. Kendi sağlığımızı, ülkemizin topraklarını ve biyoçeşitliliğini tehdit eden GDO'lar konusunda yaptıklarımızın da yapmadıklarımızın da sorumlusu biz olacağız. Vatandaş olarak kamu vicdanı ile harekete geçip, bir şeyler yapmalıyız diyerek yola ciktik. Bu konuda kendini sorumlu hisseden her vatandaşı eylemimize katılmaya, GDO'ya HAYIR Sokak Eylemici olmaya davet ediyoruz.

30 Mart 2010 Salı

Dağlara Kavuşmak, Bulutlara Karışmak

Yayın Detayları: "SeyahatnamEM: ODTÜ'lü Endüstri Mühendislerinin Gezi Hikayeleri" , Boyut Yayınları, 2010.

Üçte ikisi dağlarla kaplı bir ülkede yaşamama rağmen dağlarla çok geç tanıştım. Şehirliyim. Hayatım ovalarda, kıyılarda geçti. Dağlara hep uzaktan baktım. Ne yaylaları ne dağ yollarını ve zirveleri ne de dağ insanlarını bildim. Kaçkar Dağlarına yaptığım geziye kadar...
Üçte ikisi dağlarla kaplı bir ülkede yaşamama rağmen dağlarla çok geç tanıştım. Şehirliyim. Hayatım ovalarda, kıyılarda geçti. Dağlara hep uzaktan baktım. Ne yaylaları ne dağ yollarını ve zirveleri ne de dağ insanlarını bildim. Kaçkar Dağlarına yaptığım geziye kadar...

Kaçkar Dağlarında çadır konaklamalı bir tur için İstanbul’un kalabalık, gürültülü karmaşasından çıkıp, Karadeniz kıyısındaki Ardeşen’e geldik. Karadeniz’e neden “kara” dediklerini, sahile inince anladım. Denizin rengi koyu lacivert, bulutlu havada siyah gibi duruyor. Kıyıdaki taşlar koyu renkli ve kara. “Kara” sertliği çağrıştırıyor. Dalgaların kıyıya vuruşu sert, hırçın. Üzerinde tek bir ada, kaya parçası bile bulunmayan deniz, enginlere doğru göz alabildiğine uzanıyor. İnsanı kapıp içine alıverecekmiş gibi duruyor. Ürkütüyor.

Buluşma yerinde toplanıyoruz. Uzun yoldan gelinmiş olmasına rağmen kimse yorgun görünmüyor, herkes kıpır kıpır, heyecanlı. İlk kamp yerimiz, Ardeşen, Hopa, Yusufeli üzerinden gideceğimiz Hevek Yaylası. Bizi uzun bir minibüs yolculuğu bekliyor. Hopa’ya kadar sahil yolunu izleyeceğiz, sonra Çoruh boyunca Artvin üzerinden Yusufeli’ne gideceğiz. Yapımı devam eden Karadeniz Otoyolu’nu takip ediyoruz. Yeşilin laciverte karıştığı Karadeniz kıyılarını Karadeniz Otoyolu bir hançer gibi ikiye bölmüş. Fındık bahçeleri içinde 10 katlı apartmanlar yükseliyor. Kartondan yapılmış gibiler. Rengarenk boyanmışlar. Doğanın huzur veren yeşil tonları ve dengeli ölçütlüğü içinde varlıklarıyla gözü ve ruhu yoruyorlar. Ben Karadeniz’i daha farklı hayal etmiştim. İnsan eliyle doğanın katline şahit oluyorum.

Yol boyunca dağlardan akıp gelen dereler cağıldayarak denize kavuşuyor. Denize uzanan dağların arkasında dağ silsileleri sis altında hayal meyal görünüyor. Her yer nemli, ıslak.

Hopa’da denizden kopup, dağları yararcasına akan Çoruh nehri boyunca ilerlemeye başlıyoruz. Her yer yeşil. Yeşilin bilmediğim farklı tonlarıyla tanışıyorum. Yeşil sarhoşluğu yaşıyorum. Derenin her kıvrımında karşımıza yeni dağ silsileleri çıkıyor. Önüm arkam, sağım solum dağ. Her yöne doğru uzanıp gidiyorlar. Zirveler bulutlarla kaplı, görünmüyor. Derenin iki kıyısı, ince, zarif hatlı, yay gibi yapılmış taş köprüler ve ipten örülmüş, tahta köprülerle birbirine bağlanmış. Tahta köprüler öyle hafif ve esnek görünüyor ki, üstünde yürümek cesaret istiyor, hele hele bizim gibi asfalt yollara alışkın şehirliler için. Dik dağ yamaçlarına kurulu, aşağıya akıp gidecekmiş gibi duran köy evlerinin yolları yoğun orman dokusu altında, görünmüyor. Dağlara, ormanlara serpiştirilmiş gibiler. Birbirlerinden bağımsız duruyorlar. Karadeniz köyleri alışkın olduğum Anadolu köylerinden öylesine farklı ki. Birbirinden uzak evlerde yaşam, köydeki sosyal hayata nasıl yansıyor acaba?

Artvin’e girerken bir uygar medeniyet harikası ile karşılaşıyoruz. Büyük damperli kamyonları takip ederken toz içinde kalıyoruz. Çıplak, grimsi, tozlu çok geniş bir alan önümüzde uzanıyor. Sanki uzaydan düşen bir meteor çukur açmış, minik uzaylılar çukurun dibinde çalışıyorlar. Çoruh üzerinde yapımına başlanan baraj inşaatı yerel halkın itirazlarına rağmen devam ediyor... Artvin kırkbeş derece eğimli bir araziye kurulmuş. Şehirde yaşayanların iyi nefesleri, güçlü bacakları olmalı.

Birol Topaloğlu’nun Aravani albümündeki tulum müziği ve Karadeniz ezgileri ile yola devam ediyoruz.

“E yarabbi çok şükür da
Gene geldum Kaçkar’a
Tulumciyi koydiler da
Canli canli mezara...”

“Su gider irmağilen
Taşlara vurmağilen
Al götür beni yarum
Can gider durmağilen

Dedum e kız ne ağlarsun
Karli dağa yeşil düşti
Dedi nasil ağlamayım
Güzel yarum ele düşti.

Dere dolanmağilen
Akar bolanmağilen
El olunmaz güzelum
Ellere kalmağilen.”

Artvin’den güneye indikçe doğal doku değişiyor. Dağ yamaçları çıplaklaşıyor, dere kıyısında zeytin, portakal ağaçları, kavaklar boy göstermeye başlıyor. Yusufeli’nden kamp kuracağımız Hevek yaylasına ulaşıyoruz. Yayladan, Çoruh’a karışacak derelerden biri geçiyor, kıyısına çadırları kuruyoruz. Gece su sesinden uyuyabilir miyiz acaba? Karadeniz’li su sesi olmadan uyuyamıyor, biz şehirliler ise su sesinden rahatsız olur muyuz diye düşünüyoruz. Ne tezat! Ahşap yayla evleri orman sınırındalar, sırtlarını dağın eğimine yaslamışlar. Arkalarında yüzlerce yıllık ulu çam ağaçları haşmetle yükseliyor. Bahçelerde, topraktan adeta fışkıran yeşillikler. Dolaşırken, köylü kadınlara rastlıyoruz. Çekingenler, pek dost canlısı değiller. Anadolu’da hemen sorarlar, “Nerelisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” diye. Bura köylülerinde yabancıyı tanıma merakı yok. Evlerin fotoğrafını çektiğimi görünce, yıkılmış evleri niçin çekiyorsun diye soruyorlar. Benim varlık diye gördüğümü onlar yokluk olarak kabul ediyor. Rakım yüksek olduğu için pek mevye ağacı yok. Bir kiraz ağacı görünce, dayanamıyorum. Kirazlar, ufak, sert, çok tatlı değiller ama kendilerine özgü bir lezzetleri var. Tıpkı buranın insanları gibi.

Çadırda geçen ilk gece deliksiz uyuyorum. Sanıyorum su sesi uykuyu düzenliyor, insanı rahatlatıyor. Bir ara uyanıyorum ama nedeni su sesi değil komşu çadırdan gelen horultu. Sabah zımba gibi uyanıyoruz. Çadırda yatmanın en keyifli yanı, havadar olması ve güneşi doğar doğmaz fark etmeniz. Yüksek yamaçlardan dolayı sabah güneş geç doğuyor ama doğunca çadırı hemen ısıtıyor. Aydınlık ve ılık bir güne merhaba demek ne güzel! Rakım 1900 m. Havada farklı, değişik bir koku var. Mis gibi hafif, serin dağ havasıyla birlikte tüm kokuları da içime çekiyorum. Dağın varlığı sanki bu kokuya sinmiş, önce ciğerlerime oradan kanıma ve sonra vücudumdaki her hücreye işliyor. Dağlarla bütünleştiğimi hissediyorum. Tüm kokuları, görüntü ve renkleri zihnime kayıt etmeye çalışıyorum. İşte buradayım. Kaçkarlarda. Sonunda dağlara kavuştum.

YİNE GELDİK KAÇKAR’A OY, OY...

Kampın en güç tarafı çantaları açıp yerleştikten sonra herşeyi yeniden aynı çantalara sığdırmak. Uyku tulumları, çadırlar katlanıyor. Özel eşyalar sırt çantalarına basılıyor. Hevek’ten ikinci kamp yerimize yürüyerek gideceğiz. Eşyalarımızı katırlar taşıyacak. Karadeniz’de doğal tüm patikalar suyu takip ediyor. Patika boyunca, bazen inip dereye yaklaşıyor, bazen yükselip uzaklaşıyor, dağ eteklerinde dere boyunca ilerliyoruz. Sürekli akan suyun sesinin ilahi ve insan üzerinde hakimiyet kuran bir yanı var. Dinlendiriyor, rahatlatıyor. Alışınca onunsuz olunmuyor. Köy ile birlikte ormanı geride bıraktık. Kadife gibi yumuşacık görünüşlü dağlar önümüzde göz alabildiğine uzanıyor. Patika boyunca köylülerin ekili tarlaları var. Tarla korkulukları insanı güldürüyor. Anadolu’da paçavra giydirilen korkuluklar burada montlu. Belli ki kış sert ve uzun geçiyor. Üstlerinde isimleri yazıyor. Mehmet Dede, Fekri Dede... Karadeniz’de kargalar okuma yazma biliyor mu yoksa?!

Derelerin uğultusuna yol boyunca akan çeşmelerin şırıltısı ekleniyor. Doğal dağ orkestrası tarafından seslendirilen su senfonisi. Çeşmeler yöre şairlerin sanatlarını icra ettiği yerler.

“Bu çeşme nasıl çeşme,
Su içecek tası yok.
Kırma insan kalbinii
Yapacak ustası yok.”

Dağ zirvelerinde görünmeyen noktalardan kaynayan sular, upuzun beyaz köpüklü şeritler oluşturarak yamaçlardan akıp iniyor ve derelere kavuşuyor. Karadeniz’de sanki her noktadan su fışkırıyor, sonra başka sularla birleşip akmaya devam ediyor.

Tarlalar eğimli yamaçlar boyunca uzanıyor. Kadınlar bizim zor yürüdüğümüz eğimli arazide çalışıyorlar. Yöre insanının keçi soyunda geldiğini düşünmeye başladım.

Olgunlar yaylasında son köy bakkalındaki molada, medeni alışkanlıklarını sürdürmenin telaşı ile grup, çukulatalarını yiyor, kolalarını içiyor. Başka ülkelerden gelen pekçok dağcı burada son alışverişlerini yapıyorlar.

Yol üzerinde metruk bir yaylaya rastlıyoruz. Nastaf yaylasında evler taştan yapılmış. Çoğu boş. Yaşlılar ev önlerinde güneşleniyorlar. Genç bir kadın köy çeşmesinde suyun altında sarı bir kütleyi eliyle yoğuruyor. Nedir diye sorduğumda tereyağı olduğunu öğreniyorum. Yaylaya gelenlerin inekleri var. Herkes yağını, peynirini burada yapıyor. Yaylalarda biten binbir çeşit otu yiyen, bu suları içen, mis gibi havayı soluyan ineklerin sütü kim bilir ne lezzetli, ne besleyicidir. Şehre dönerken satın almalı, bir nebze de olsa eve bu lezzeti götürmeliyim diye düşünüyorum.

Çeşmenin suyu o kadar soğuk ki elim donuyor, çenem kitleniyor. Mataraları doldurup yola devam ediyoruz. Hafif bir eğimle tırmanıyoruz. Güneş yakıcı. Dudaklar şişmeye, ayaklar ağrımaya başladı.

Yürüyüşün en keyifli anlarından biri dağ yamaçlarında dans edercesine yumuşak, zarif hareketlerle şekil değiştirerek akıp giden bulutları izlemek. Bir diğeri ise yeni çiçekler ile karşılaşmak. Dağlara özgü rengarenk çiçekler yol boyunca açmışlar. Renkleri, biçimleri, desenleri, şekilleri, görüntüleri, dokuları ve kokuları birbirinden farklı. Gören gözler için varlıkları büyük hayranlık ve mutluluk kaynağı.

Kaçkar zirvesi öncesi kamp kuracağımız 2900 rakımlı Dilberdüzü kamp alanına gelince su kenarına çadırlar kuruluyor, uyku tulumları açılıyor. Yüksek irtifaya alışmak için dinlenme ve yeme içme zamanı. Kamp alanı rengarenk çadırlarla kaplı. Kamp kuranlar farklı diller konuşuyorlar, belli ki dünyanın farklı yerlerinden gelmişler. Herkesin amacı ortak: Kaçkar zirvesine çıkmak. Bir kısım temizlenip, dinlenirken, bir grup insan akşam yemeği hazırlıyor. Bulunduğumuz yer çanak gibi. Üç yanımızı çeviren sarp kayalık yamaçlar insanın üzerine yürüyecek gibi duruyor, güçlerini kabul ettiriyorlar. Biz, açık olan yönden, dağların arasına sıkışmış gibi duran açıklıktan geldik. Her yandan gelen su sesi, rüzgarın sesine karışıyor.

Açık havada kamp yapmanın kimisine zor, bana keyifli gelen tarafı, doğal, açık hava tuvaletlerini kullanmak. Etraftaki iri kayaların arkasında, manzarayı seyredip, mis gibi dağ havasını içine çekerek insanın rahatlaması, bir mecburiyetten, zevk alınan işe dönüşüveriyor.

Dilberdüzü’nde güneş yamaçların arkasına iner inmez hava kararmaya başlıyor. Son gün ışıkları, dağ yamaçlarını yalayıp geçerken, büyüleyici ışık oyunları yapıyorlar. Bir anda doğanın görsel ışık şöleninin konukları oluyoruz. Jean Michel Jarra’ın Mısır’da yaptığı laser ışıklı müzik gösterisi aklıma geliyor. Harcanan emek, enerji, para. Oysa bu şahane gösteri, seyircisi olsun olmasın, her gün doğa tarafından tekrarlanıyor. Yemekten sonra yüksek rakıma vücudu alıştırmak ve dinlenmek için yatıyoruz.

ZİRVE

Zirve günü 4:30’da kalkıp, 5:30’da tırmanışa geçiyoruz. Ortalık karanlık, çanağın ağzından hava hafifce aydınlanmaya başlıyor. Geldiğimiz patika görünmüyor, aşağısı bulutlarla kaplı. Hep üstümde görmeye alıştığım bulutların üstünde durmak tuhaf bir duygu. Tüm hayatın bulutların altında kalmış, Dünyadan, yaşamından kopmuş, bambaşka bir alemdesin artık. Bir yandan kendini Zeus gibi hissederken, diğer yandan yalnızlaştığını farkediyorsun. Bu duygular ile dolup taşarken, hızlı hızlı tırmanmaya devam ediyoruz. Hava aydınlanıp ısındıkça, bulutlar hızlı hızlı akıyorlar, çanağın ağzından kamp alanını dolduruyor. Kısa bir süre içinde Dilberdüzü’nü bulutlar istila edip, yok ediyor. Artık sadece biz ve Kaçkar dağı var. Çıkmaya devam ediyoruz. Yeni doğan güneşin sıcak ışınları sert yüzlü kayalık dağ yamaçlarına yumuşak bir renk veriyor. Güneşle birlikte doğanın yüzü gülüyor. Verdiğimiz kısa molalarda yamaca oturup, bulutları,dağları sessizce seyrediyoruz. Manzara bizi içine çekiyor, esir ediyor, gözümüzü alamıyoruz. Rehberimizin “Hadi” komutu ile zorla kopuyoruz manzaradan. Patika kayalar arasında uzanıyor. Çıkış giderek güçleşiyor. 3300 metredeki Deniz Gölü’ne ulaşıyoruz. Deniz Gölü buzul döneminden kalma bir göl. Derinliği tam olarak bilinmiyor. Buz gibi sularından içip, yola devam ediyoruz. Biz yükseldikçe gölün rengi değişiyor, mavinin binbir tonuna bürünüyor. Saat 8’de Karar Verme Noktasına varıyoruz. Neden buraya bu isim verilmiş? Bu noktadan Kaçkar zirve görünüyor. Zirveye çıkacaklar devam edecek, vazgeçenler kampa geri dönecekler. Yüksek rakımla birlikte azalan oksijen, dik eğimli, taşlı dar patikalar, masa başı işlerde çalışan, az hareket edip, az yürüyen biz şehirlileri zorluyor. Bazılarında baş ağrısı, mide bulantısı, halsizlik baş gösterdi. Dönenlere veda ettikten sonra, Karar Noktasından bir meteor çukuruna benzeyen alana iniyoruz. Arazi çakrak denilen irili ufaklı kaya parçaları ile örtülü. Yer yer kar öbekleri var. 3600 metrede meşhur Güney Buzulunu görüyoruz. Rehber arkadaşlar küresel ısınmadan hersene küçüldüğünü söylüyorlar. İnsanoğlunun eli buraya kadar uzanmış. Yürürken ayaklarımız kayıyor, dengemiz bozuluyor. Zirveyi bir görüp, bir kaybediyoruz. Sürekli tırmanıyoruz. Zirveye bu kadar yaklaşmışken pes etmek olmaz. Molalar sıklaşıp,kısalıyor. Nefes alışlar ve kalp atışları hızlanıyor. Vücut yavaş yavaş yorgunluk sinyalleri vermeye başlıyor. Kaya aralıklarından sızan buz gibi suları içip, güneşten aldığımız enerji ile vücudumuzu alışık olmadığı yüksek rakıma adapte edip, daha verimli çalışmaya zorluyoruz. Zirveye yaklaştıkçe tempomuz artıyor. Artık düşünmüyor, hissetmiyorum. Herşeyi otomatiğe bağladım, nefesimi düzenlemeye çalışarak, tüm gayretimle keçi gibi tırmanıyorum.

Zafer ve zirve.... 3970 metredeyiz. Saat 11:00. Hava açık. Kuzey yamaç karanlık görünüyor. Güney yamaç güneş altında pırıl pırıl parlıyor. Dağ silsileleri ve zirveler önümüzde kilometrelerce uzanıyor. Dik yamaçlar, lacivert renkli buzul gölleri ile örülü bir doku. Rüzgar var ama güneş de yakıyor. Ufacık zirvede kampta karşılaştığımız, Macar, Japon, İsrailli dağcılar, Erzurum’dan gelen bir aile ve biz varız. Bir kayanın altında bulunan zirve defterini çıkarıp, bu özel anı ve hissettiklerimizi yazıyoruz. Bu defteri, Dağcılık Federasyonu her yıl zirveye koyar ve sonra gelir alırmış. Yıllar boyunca zirveye çıkanlar neler yazdılar acaba? Aileler aranıyor, meditasyasyonlar yapılıyor, dualar ediliyor, fotoğraflar çekiliyor, yemek bile yeniyor. Zirvede, dağlara, bulutlara bakarken insan, bunların arkasındaki yaylaları, ovaları, denizleri düşünüyor. Bu çok özel bir an! Dağda hava hızlı değişir. Bulutlar bir anda zirveye tırmanıyor. Bulutlara karışıyorum. Artık inme zamanı. Yorgunluk, dikkati azalttığından inişler çıkıştan daha tehlikeli ve kazalara daha açık. Yavaş yavaş, her adımda kaslarımızı hissederek, kamp yerinde bizi bekleyen sıcak çorbanın hayaliyle iniyor ve öğleden sonra 5’te kampa ulaşıyoruz.

NALETLEME GEÇİDİ

Ertesi gün sisli ve nemli bir Karadeniz sabahına merhaba diyoruz. Toparlandıktan sonra Trans-Kaçkar geçişini yapmak üzere Ortaklar köyüne dönüyoruz. Hava açıyor, bulutların gölgesi yeşilimsi kahverengi kadife görünüşlü dağlara düşüyor. Hafif hafif esen rüzgar, rüzgarla sallanan otlar, otlardan yayılan koku... Doğanın sunduğu bütün bu güzelliklere kendimizi kaptırıyor, dere boyunca ilerliyoruz. Dere sanki bizimle farklı tonlarda konuşuyor, bazen fısıldıyor, bazen çağıldayarak sesini yükseltiyor, bazen kuş cıvıltısı oluyor, bazen de müzik.

Naletleme Geçidini kullanarak dağları güneyden kuzeye geçecegiz. Yine tırmanmaya başlıyoruz. 3200 metrede, çimler kayaya dönüyor, hava soğuk. 100 metre gibi kısa bir mesafe içinde güneşli yayladan, karla kaplı kayalık araziye geçiş yapıyoruz. Güneş sisin ardına girip, buz grisi oluyor. Dar bir boğazda ilerliyoruz. Heryer sisin neminden ıslak. Su sesi kesildiği için, kalp çarpıntısı ile yürürken ayak altında kalan taşların gıcırtısından başka ses yok. Ürkütücü bir sessizlik hakim. Akan sisin, bazen açılıp gösterdiğii bazen kapadığı dağ yamaçları, sönük gri güneş, koyu renkli nemden parlayan kayalar, tek tük otlar... Burası bambaşka bir dünya. Yalnız, kayıp, sessiz, gizemli, ürkütücü, gri, soğuk... Gruptan kopup tek başıma yürüyorum. Bir yandan doğayı hafızama kaydetmeye çabalıyorum. Yalnız olduğumu düşündüğüm bir anda, omuzlarına ceketini atmış, ayakkabısı üzerine basılı yürüyen pala bıyıklı bir adam Alaattin’in cini gibi sislerin arasından biranda karşıma çıkıyor. Şaşkınlık ve korkudan kocaman açılmış gözlerle donmuş şekilde adama bakarken bana “Nireye cideysun?” diyor. Ağzımda birşeyler geveleyip grubu yakalamak için koşarcasına uzaklaşıyorum.

BULUTLARA KARIŞMAK

Dağların kuzeyi sisli ve soğuk. Yağmur ince ince yağıyor. Karadeniz gölü kıyısında varıyoruz ama kamp alanı ve gölün büyük kısmı görünmüyor. Yer, gök birbirine karışmış. Sanki gri bir bulutun içinde uçuyoruz. Soğuktan titriyoruz. Yağmur altında çadırları kuruyoruz. İçimden “İşte gerçek Karadeniz” diyorum. Naletleme geçidinden geçip güneşli kadife gibi tepeleri geride bıraktık, yağmurlu, serin ve sisli dağlara ulaştık. Yemeğimizi yiyip, sıcak çaylarımızı içtikten sonra ısınıp, kendimize geliyoruz. Yağmur duruyor ama buluttan nem yağıyor. Uyku tulumlarımızın içine büzülüp yatarken yağmur yeniden başlıyor. Çadırın üstüne düşen damlaların çıkardığı tıp tıp seslerini dinlerken derin uykuya dalıyorum.

Sabah çadırdan kafamı çıkarınca gölü görüyorum. Bulut biraz yükselmiş. Dün gece çadırları kayaların arasına gölün kıyısına kurmuşuz. Taşların bittiği yerden sonrası sis altında. Yukarıda mıyız, aşağıda mıyız, etrafımızda ne var belli değil. Sis bizi avuç içi gibi bir alana hapsetmiş. Göl minik, suyu pırıl pırıl, berrak. Etrafı taş kütleler ile çevrili. Karadeniz Gölü kıyısında yüksek kalorili “kontinental kamp kahvaltısı”ndan sonra, gölün yukarısındaki diğer buzul göllerini keşfe çıkıyoruz. Patikada ilerlerken bulutlara karışıyoruz. Görüş mesafesi 1-2 metreye düşüyor. Zigzag çizerek yukarı çıkan patikada sıralı olarak sessizce ilerleyen hayaletler gibiyiz. Bir gölün kıyısında geldik ama büyüklüğü hakkında fikir sahibi olamıyorum. Çünkü bulunduğum kıyı haricinde birşey göremiyorum. Bulutun içindeyiz. Nem yağıyor. Yoğun sisten dolayı Kaçkarlarda kaybolmak çok kolay. Kamp yerinde gelince bulutun alçaldığını ve heryeri kapladığını görüyorum. Kuzey Kaçkarlarda güneşi göremeyeceğiz galiba.

Ertesi sabah rota Ayder yaylası. Yokuş aşağı iniyoruz. Nemden taşlar kayganlaşmış, sırtımızda çantalar kaymamaya dikkat ederek, yavaş yavaş ilerliyoruz. Bulutun içindeyiz. Kuş sesi, böcek cağıltısı yok. Doğaya tam bir sessizlik hakim. Aşağılara indikçe kayalar yerini önce çayırlara, yüksek otlara, sonra ormanlara bırakıyor. Çaymakçur’dan sonra toprak yolu takip ediyoruz. Yol üzerinde köylü kadınların ikramı olan ayran, hayatımda içtiğim en yoğun ve lezzetli olanı. Bu dağlarda beslenen ineklerin memesinden sağlık ve lezzet akıyor. Artık orman bölgesindeyiz. Binbir çeşit ağaç ve bitki nemli topraktan fışkırmış. Yeşilin ne çok tonu varmış meğer. Yol kenarında biten böğürtlenler ödülüm oluyor. Toprak yol bizi Ayder Yaylasına götürecek. Kaybolma riski ortadan kalkınca herkes kendi hızı ile yürümeye başlıyor. Gruptan kopup, doğada tek başına olmanın hazzı ile ilerliyorum. Bir dönemeci dönüyorum, karşımda iki bayan! Ellerinde tuttukları haritayı bana uzatarak, “We are lost. We want to go to Ayder. Which way should we take” diyerek yol ağzında benden yardım istiyorlar. Tanrım, ben bu dağlarda tek başına yürüyemeyeceğim galiba! İsrailli bayanlar bir aydır Kaçkar Dağlarını geziyorlarmış. İsrail üniversiteleri, Kaçkar Dağlarında proje yapmaları için gençlere burs veriyor. Dağlarda neden pekçok İsrailli olduğu anlaşılıyor. Ben ise memleketimin dağlarını yeni keşfediyorum.

Kaçkar Dağları süprizlerle dolu. Yol kenarında gördüğüm beyaz benekli kırmızı mantarlar beni büyülüyor. Renkleri o kadar canlı ki gerçek değil gibiler. Etrafta smurfleri arıyorum... Ayder’e yaklaşırken dağların tepesinden kayaların, ağaçların arasından akıp aşağıda Ayder deresine karışan minik derecikler var. Su, 100-150 metreden yamaçları yalayarak düşerken bembeyaz köpükler oluşturuyor. Yöre halkı bunlara gelin duvağı diyor. Doğanın zerafetine yakışan bir ad. Karadeniz Gölünden Ayder Yaylasına kadar takip ettiğimiz dere aşağılara doğru yoluna devam ediyor. Belli ki Karadeniz’e kavuşacak.

Doğanın dinginligini, renkliliğini, düzenini, zerafetini, güzelliğini geride bırayoruz. Ayder’deki çirkin yapılaşmayı, insan kalabalığını görünce medeniyete döndüğümüzü anlıyorum. Tüm gezi boyunca ilk defa derenin sesini duyamıyorum. İnsan gürültüsü derenin sesini bastırıyor. İnsanoğlunun onbinlerce yıllık gelişimi sonrasında yaptığı yapacağı bu mudur?

Dağlarla bu ilk buluşmam büyüleyiciydi. Beni çok güzel konuk ettiler. Onlarla bütünleşmeye, dillerini öğrenmeye çalıştım. Karadeniz’de dağ, orman, dere, deniz arasındaki tutkulu ilişkiye tanık oldum. Biri olmadan diğerlerinin yaşayamayacağını anladım. Ne yazık ki, insanoğlunun varlığı, bu büyüleyici doğanın yok olma sebebi olabilir.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Konstanz'dan Kopenhag'a Uzun Yürüyüş - Ocak 2010

Yayın Detayları: GİT Dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2010-1, sayı:102.

Achim Gresser ve arkadaşları Kopenhag İklim Zirvesi öncesi, Almanya’nın Konstanz şehrinden Kopenhag’a 2000 km.lik yolu yürüdüler. Halkı bilgilendirmek ve politikacılara ulaşmak için yaptıkları 3 ay süren bu sıradışı eylem hakkında kendisinden bilgi aldık.

Ayşen:3 ay içinde 2000 km yol yürüdünüz. Yürüyüş programınız nasıldı? Günde kaç km. yürüdünüz? Yeme, dinlenme, uyuma saatleri belirli bir programınız var mıydı?

Achim: Bir gün diğerine benzemedi. Günde yaklaşık 20 ile 40 km yürüdük. Günde kaç km yürüyeceğimiz, parlamento üyeleri, belediye başkanları vs. gibi politikacılarla yapacağımız görüşmelere bağlıydı. Ayrıca her gün, yürüme, politikacılarla görüşmelerinin yanı sıra yapılması gereken medya ve internet işlerimiz vardı.

Belirli bir programımız yoktu. Bunu daha çok bizimle birlikte yürüyenlerin ihtiyaçları, konaklama durumu ve hava belirledi. Fakat her akşam konaklayacağımız yerde yemek pişirmeyi denedik.

Günlük tutmadık. Blogumuz vardı (urwaldpostamt.wordpress.com). Bu tam bir günlük değil çünkü yapmamız gereken, önceliği daha yüksek başka işler vardı.


Ayşen: Nerelerde konakladınız?

Achim: Çoğunlukla belediye başkanları bizi destekledi ve spor tesislerinde, iftaiye istasyonlarında veya kiliselerde kalmamızı sağladı.


Ayşen: Ekibinizde 5 yürüyüşçü vardı. Yürüyüşcüleri tanıtır mısnız? Meslekleri neydi?

Achim: Ekipte birkaç kişiydik. Sarah ve ben tüm yolu yürüdük. Yol boyunca programlarına göre birkaç günden 2 aya kadar değişen sürelerle bizimle yürüyen yürüyüşcüler oldu. Aynı zamanda konaklanacak yerleri, toplantı tarihlerini düzenleyen başka Greenpeace üyeleri vardı. Fotoğrafta gördüğünüz Kopenhag’a ulaşan beş kişi Sarah Heithausen psikoloji öğrencisi, Achim Gresser yazar, Thomais Anastasiades işçi, Yvonne Tiede biyoloji öğrencisi ve Benjamin Inal eğitim bölümü yeni mezunu.

Ayşen: Bu başından beri Greenpeace eylemi miydi? Niçin yürümeye karar verdiniz? Nasıl biraraya geldiniz? Nasıl planladınız? Planlama ne kadar sürdü?


Achim: Evet, başından beri Greenpeace yürüyüş eylemi idi.
Biz, yürüyüşcüler, lojistik destek ekibi ve diğer gönüllüler, Marburg Greenpeace ekibinin üyeleriyiz.

Planlama bir yıl önce başladı. Yaklaşık 100 Greenpeace üyesi planlamadan safhasında, uygulamaya kadar ortak çalıştı. Bu yürüyüş “Greenpeace Urwaldpostamt” (Greenpeace eski orman için postahane) projesinin bir parçası olarak tasarlandı. By projeyle, yürüyüş başlayıncaya kadar 10,000’nin üzerinde vatandaşın Başbakan Merkel’e yazdıkları ve O’nun iklim ve eski ormanların korunması için kesin önlemler almasını isteyen protesto mektuplarını topladık. Yürüyüşe, Kopenhag yolu üzerinde mümkün olduğunca çok insanla buluşma imkanı sağlayacağı için karar verdik. Projenin amacı vatandaş ile siyasiler arasında bir iletişim başlatmak ve Kopenhag iklim konferansından önce Alman Hükümetinin iklim ve eski ormanların korunması için söz vermesini sağlamaktı


Ayşen: 2000 km’lik yol boyunca bir araba taşıdınız? Niçin? Boyutları neydi? Kim yaptı? Yol boyunca yürürken arabayı çekmek zor gelmedi mi?

Achim: Bizimle birlikte, broşürler, bavullarımızı, teknik ekipmanları, yiyecek taşımamız gerekiyordur. Karbon salan bir araba kullanmak istemedik.
Mesajımızı gösteren, sokaklar ve köylerde dikkat çeken bir vagon kullandık. Mesajımız, “Biz Kopenhag’a hareket ediyoruz, hükümette Kopenhag’da birşeyleri hareket ettirmeli” idi. Ek olarak, vagon sembolumüz olan deniz kızı ile süslenmişti. Bu deniz kızı hayvanlarla birlikte son kalan eski ormanı yok olmaktan koruyor.

Vagon 3 metre uzunlukta, 3 metre yükseklikteydi ve 420 kg. geliyordu. Marburg yerel Greenpeace gönüllüleri Yürüyüş için bu vagonu planladı, tasarladı ve inşa etti. Plan işe yaradı çünkü çok uzaktan farkediliyordu. Halk bizi görünce geldi. projemizle ve Kopenhag’a götürdüğümüz mesajla ilgilendi. Bu güzel ilgi yol boyunca vagonu çekmemiz için bize güç verdi.
Bir sembolünüz vardı ve özel bir kıyafet giydiniz. Bunların anlamı neydi?
Kopenhag’ın işareti olan denizkızı sembolümüzdü. Denizkızımızın yüzgeç yerine ayak ve yaprak kuyruğu vardı. Ayak, insanlığın dünya üzerinde oluşturduğu baskıyı ölçen ekolojik ayakizimizi, yaprak da eski ormanların korunması gerektiğini sembolize ediyordu. Her ikisi de küresel iklim değişikliğinden korunmak için iki temel etken. Denizkızımız Kopenhag’da yapılacak olan iklim koruma anlaşmasının adil, etkin ve bağlayıcı olmasını talep ediyordu.

Yürüyüş öncesi yazın Almanya’da festivalleri ve kasaba panayırlarını dolaştık. Halkı iklim konferansı hakkında bilgilendirdik, protesto mektubuna imza atmalarını ve 1000 tane minik tahta denizkızını boyamalarını istedik. Bu minik denizkızlarını yürüyüşümüz sırasında politikacılara vatandaşın başvurusu olarak verdik.

Kıyafetlerimizde aynı semboller vardı. Eteğimizde, yaprak ve ayaktan kuyruğu olan denizkızını görebilirsiniz.

Ayşen: Bizimle paylaşmak istediğiniz yürüyüşle ilgili bir anınız var mı?

Achim: Kopenhag’da Alman delegasyonu ile buluşmak için konferans merkezine doğru giderken, hiç beklenmedik şekilde Alman Parlamento üyesi ve Hristiyan Demokratik Partinin İklim Korunması Politikasi Sözcüsü, Andreas Jung bizi cep telefonundan aradı ve Kopenhag’a şimdi geldiğini, ertesi gün bizimle biraraya gelmek istediğini söyledi. Yürüyüşümüzün politikacılara ulaştığını anladığımız kritik bir andı.

Ayşen: Kopenhag’a vardığınızda ne hissettiniz? Merkel’in tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz? Mesajınızı aldı mı?

Achim: 2000 km. ayak ile yürüdükten, 3 ay boyunca yolumuz üzerinde sayısız kere politikacılar ve halka buluştuktan sonra Kopenhag’a vardık. Fakat biliyorduk ki iklim değişikliği konferansının başlaması ile politikacılar için çok daha yorucu bir yürüyüş yaklaşmaktaydı.

Sonunda Alman Hükümeti’de dahil olmak üzere pekçok ülke hükümetlerinin, iklim ve eski ormanların korunması için adil, etkin ve bağlayıcı bir anlaşmaya ulaşmaya gönüllü olmamalarını derin üzüntüyle karşıladık. Almanya ve Avrupa Birliği gelecekte iklim koruma pazarlığı çalışmalarında lider role sahip olmalı. Fakat yürüyüşümüzle Başbakan Merkel’in, 10,000’den çok vatandaşının net bir vizyonu ve gezegenin geleceği için dilekleri olduğunu görmesini sağladık. Bizden bunu duyacak ve gelecek haftalarda, aylarda diğer eylemlerimizle daha da sıkışacak.