küresel ısınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küresel ısınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2010 Çarşamba

Konstanz'dan Kopenhag'a Uzun Yürüyüş - Ocak 2010

Yayın Detayları: GİT Dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2010-1, sayı:102.

Achim Gresser ve arkadaşları Kopenhag İklim Zirvesi öncesi, Almanya’nın Konstanz şehrinden Kopenhag’a 2000 km.lik yolu yürüdüler. Halkı bilgilendirmek ve politikacılara ulaşmak için yaptıkları 3 ay süren bu sıradışı eylem hakkında kendisinden bilgi aldık.

Ayşen:3 ay içinde 2000 km yol yürüdünüz. Yürüyüş programınız nasıldı? Günde kaç km. yürüdünüz? Yeme, dinlenme, uyuma saatleri belirli bir programınız var mıydı?

Achim: Bir gün diğerine benzemedi. Günde yaklaşık 20 ile 40 km yürüdük. Günde kaç km yürüyeceğimiz, parlamento üyeleri, belediye başkanları vs. gibi politikacılarla yapacağımız görüşmelere bağlıydı. Ayrıca her gün, yürüme, politikacılarla görüşmelerinin yanı sıra yapılması gereken medya ve internet işlerimiz vardı.

Belirli bir programımız yoktu. Bunu daha çok bizimle birlikte yürüyenlerin ihtiyaçları, konaklama durumu ve hava belirledi. Fakat her akşam konaklayacağımız yerde yemek pişirmeyi denedik.

Günlük tutmadık. Blogumuz vardı (urwaldpostamt.wordpress.com). Bu tam bir günlük değil çünkü yapmamız gereken, önceliği daha yüksek başka işler vardı.


Ayşen: Nerelerde konakladınız?

Achim: Çoğunlukla belediye başkanları bizi destekledi ve spor tesislerinde, iftaiye istasyonlarında veya kiliselerde kalmamızı sağladı.


Ayşen: Ekibinizde 5 yürüyüşçü vardı. Yürüyüşcüleri tanıtır mısnız? Meslekleri neydi?

Achim: Ekipte birkaç kişiydik. Sarah ve ben tüm yolu yürüdük. Yol boyunca programlarına göre birkaç günden 2 aya kadar değişen sürelerle bizimle yürüyen yürüyüşcüler oldu. Aynı zamanda konaklanacak yerleri, toplantı tarihlerini düzenleyen başka Greenpeace üyeleri vardı. Fotoğrafta gördüğünüz Kopenhag’a ulaşan beş kişi Sarah Heithausen psikoloji öğrencisi, Achim Gresser yazar, Thomais Anastasiades işçi, Yvonne Tiede biyoloji öğrencisi ve Benjamin Inal eğitim bölümü yeni mezunu.

Ayşen: Bu başından beri Greenpeace eylemi miydi? Niçin yürümeye karar verdiniz? Nasıl biraraya geldiniz? Nasıl planladınız? Planlama ne kadar sürdü?


Achim: Evet, başından beri Greenpeace yürüyüş eylemi idi.
Biz, yürüyüşcüler, lojistik destek ekibi ve diğer gönüllüler, Marburg Greenpeace ekibinin üyeleriyiz.

Planlama bir yıl önce başladı. Yaklaşık 100 Greenpeace üyesi planlamadan safhasında, uygulamaya kadar ortak çalıştı. Bu yürüyüş “Greenpeace Urwaldpostamt” (Greenpeace eski orman için postahane) projesinin bir parçası olarak tasarlandı. By projeyle, yürüyüş başlayıncaya kadar 10,000’nin üzerinde vatandaşın Başbakan Merkel’e yazdıkları ve O’nun iklim ve eski ormanların korunması için kesin önlemler almasını isteyen protesto mektuplarını topladık. Yürüyüşe, Kopenhag yolu üzerinde mümkün olduğunca çok insanla buluşma imkanı sağlayacağı için karar verdik. Projenin amacı vatandaş ile siyasiler arasında bir iletişim başlatmak ve Kopenhag iklim konferansından önce Alman Hükümetinin iklim ve eski ormanların korunması için söz vermesini sağlamaktı


Ayşen: 2000 km’lik yol boyunca bir araba taşıdınız? Niçin? Boyutları neydi? Kim yaptı? Yol boyunca yürürken arabayı çekmek zor gelmedi mi?

Achim: Bizimle birlikte, broşürler, bavullarımızı, teknik ekipmanları, yiyecek taşımamız gerekiyordur. Karbon salan bir araba kullanmak istemedik.
Mesajımızı gösteren, sokaklar ve köylerde dikkat çeken bir vagon kullandık. Mesajımız, “Biz Kopenhag’a hareket ediyoruz, hükümette Kopenhag’da birşeyleri hareket ettirmeli” idi. Ek olarak, vagon sembolumüz olan deniz kızı ile süslenmişti. Bu deniz kızı hayvanlarla birlikte son kalan eski ormanı yok olmaktan koruyor.

Vagon 3 metre uzunlukta, 3 metre yükseklikteydi ve 420 kg. geliyordu. Marburg yerel Greenpeace gönüllüleri Yürüyüş için bu vagonu planladı, tasarladı ve inşa etti. Plan işe yaradı çünkü çok uzaktan farkediliyordu. Halk bizi görünce geldi. projemizle ve Kopenhag’a götürdüğümüz mesajla ilgilendi. Bu güzel ilgi yol boyunca vagonu çekmemiz için bize güç verdi.
Bir sembolünüz vardı ve özel bir kıyafet giydiniz. Bunların anlamı neydi?
Kopenhag’ın işareti olan denizkızı sembolümüzdü. Denizkızımızın yüzgeç yerine ayak ve yaprak kuyruğu vardı. Ayak, insanlığın dünya üzerinde oluşturduğu baskıyı ölçen ekolojik ayakizimizi, yaprak da eski ormanların korunması gerektiğini sembolize ediyordu. Her ikisi de küresel iklim değişikliğinden korunmak için iki temel etken. Denizkızımız Kopenhag’da yapılacak olan iklim koruma anlaşmasının adil, etkin ve bağlayıcı olmasını talep ediyordu.

Yürüyüş öncesi yazın Almanya’da festivalleri ve kasaba panayırlarını dolaştık. Halkı iklim konferansı hakkında bilgilendirdik, protesto mektubuna imza atmalarını ve 1000 tane minik tahta denizkızını boyamalarını istedik. Bu minik denizkızlarını yürüyüşümüz sırasında politikacılara vatandaşın başvurusu olarak verdik.

Kıyafetlerimizde aynı semboller vardı. Eteğimizde, yaprak ve ayaktan kuyruğu olan denizkızını görebilirsiniz.

Ayşen: Bizimle paylaşmak istediğiniz yürüyüşle ilgili bir anınız var mı?

Achim: Kopenhag’da Alman delegasyonu ile buluşmak için konferans merkezine doğru giderken, hiç beklenmedik şekilde Alman Parlamento üyesi ve Hristiyan Demokratik Partinin İklim Korunması Politikasi Sözcüsü, Andreas Jung bizi cep telefonundan aradı ve Kopenhag’a şimdi geldiğini, ertesi gün bizimle biraraya gelmek istediğini söyledi. Yürüyüşümüzün politikacılara ulaştığını anladığımız kritik bir andı.

Ayşen: Kopenhag’a vardığınızda ne hissettiniz? Merkel’in tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz? Mesajınızı aldı mı?

Achim: 2000 km. ayak ile yürüdükten, 3 ay boyunca yolumuz üzerinde sayısız kere politikacılar ve halka buluştuktan sonra Kopenhag’a vardık. Fakat biliyorduk ki iklim değişikliği konferansının başlaması ile politikacılar için çok daha yorucu bir yürüyüş yaklaşmaktaydı.

Sonunda Alman Hükümeti’de dahil olmak üzere pekçok ülke hükümetlerinin, iklim ve eski ormanların korunması için adil, etkin ve bağlayıcı bir anlaşmaya ulaşmaya gönüllü olmamalarını derin üzüntüyle karşıladık. Almanya ve Avrupa Birliği gelecekte iklim koruma pazarlığı çalışmalarında lider role sahip olmalı. Fakat yürüyüşümüzle Başbakan Merkel’in, 10,000’den çok vatandaşının net bir vizyonu ve gezegenin geleceği için dilekleri olduğunu görmesini sağladık. Bizden bunu duyacak ve gelecek haftalarda, aylarda diğer eylemlerimizle daha da sıkışacak.

22 Ekim 2008 Çarşamba

İklimler Değişiyor Sayın Al Gore, Ya Siz? - 2007

Yayın Tarihi:
“İklimler Değişiyor Sayın Al Gore, Ya Siz?”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2007.

“Uygunsuz Gerçek” filmiyle tüm dünyaca tanınan kendi ifadesiyle “aktivist, emekli politikacı” Al Gore geçtiğimiz ay Türkiye’de seçkin bir gruba küresel ısınmayı anlattı. Üniversite yıllarından beri bu konuyla ilgilenen Al Gore, gerek ABD hükümetini gerekse Birleşmiş Milletleri giderek tüm dünyayı tehdit eder boyuta ulaşan küresel ısınma sorununun varlığını kabul etmeye ve durdurmak için önlem almaya ikna etmeye çalışıyor. Dünya kamuoyunu konunun vehameti karşısında harekete geçmeye davet ediyor.

“Küresel ısınma gerçeğini hissetme kapasitesine sahibiz. Gerçek bazen rahatsız edici olabilir, hoş karşılanmaz ve kolayca ihmal edilir. Bazen bizi değişime zorlayacağı için gerçeği bilmemezlikten geliriz. Sevdiğimiz şeyler için derin koruma, kollama duygusu geliştirirsek gerçekleri kabul ederiz ve değişim için çabalarız.”diyor Al Gore.

Yıllardır kendisini bu konuya adayan bir “aktivist” olmasına rağmen kendisi ne zaman bireysel önlemler almaya başlamış? Özel hayatında hiçbir şey yapmadığı, evinde normal bir Amerikan ailesinin 20 katı elektrik harcadığı ortaya çıkınca. Küresel ısınma gerçeğini yıllardır iyi bilen, tüm dünyaya bu gerçeği anlatmayı vazife edinen Al Gore’un sorunu gidermek için çaba harcaması, dünyaya örnek olması beklenirken, evinde enerjiyi sorumsuzca harcaması tam bir samimiyetsizlik örneği. Konuşmak kolay ama alışkanlıkları değiştirmek güç iştir, niyet ve çaba gerektirir! Peki eleştirileri alınca neler yapmış? Evlerini “sıfır karbon” hale getirmek için uğraşıyorlarmış. Sıfır karbon açığa çıkardığı kadar karbonu emerek genel toplamda karbon üretimini sıfırlayan sistemler için kullanılan yeni moda bir terim. Evinin çatısına güneş enerji paneli yerleştirmiş. Ayrıca toprağın ısısı ile evi ısıtıp, soğutan jeotermal bir sistem kurdurmuş. Elektrik tasarrufu sağlayan ampüller takmışlar, çerçeveleri değiştirmişler. Bütün bu değişiklikler elektrik ve doğalgaz faturasına da ayrıca yardımcı olmuş!

Konuşmasında kriz sözcüğünün Türkçe ve İngilizce’de “alarm” anlamına geldiğinden, Japonca ve Çince’de ise çift anlamlı “tehlike”,“fırsat” olduğundan bahsetti. Her krizin yaşam tarzımızı ve ekonomimizi değiştirmek için aynı zamanda bir fırsat olduğunu söyledi. Doğru, yaptığı 2 saatlik “Uygunsuz Gerçek” sunumu için dolar bazında yedi sıfırlı bir rakam aldığı iddia ediliyor. Bu tutar hem aile ekonomisini hem de hayat tarzını değiştirecek büyüklükte! Son olarak, gittiği balık lokantasında nesli tükenme noktasına gelen bir balığı yiyerek yine büyük tepki aldı. “Uygunsuz Gerçek” sunumunda küresel ısınma ile bazı hayvan soylarının tükendiğini söyleyen Al Gore, “aktivist” olarak nesli tükenen balıkları korumak yerine yiyerek daha hızlı tükenmelerine katkı sağlıyor.

“Gerçeği” bilmesine rağmen kendisini ve ailesini “değişime” zorlayan etken kamuoyunun baskısı gibi görünüyor. Kendisi eski bir politikacı olabilir ama “aktivist” midir? Konuşarak “aktivist” olunmuyor. Eskilerin dediği gibi “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.”

Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler! - 2007

Yayın Tarihi:
“Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler!”, YeşilİZ Dergisi, İstanbul, Mayıs-Haziran 2007 sayısı.
"Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler!", www.tarimmerkezi.com.tr , www.ekolojistler.org, www.tarvak.org.

Tohum ve Yaşam Forumu için İstanbul’a gelen Avrupalı 3 çiftçi ile küresel iklim değişikliği, kuraklık, yerel çeşitler, tohum ve GDO’lu ürünler üzerine söyleştik. Sorunların ortak, çözümün tek olduğunu belirttiler ve “Yöresel koşullara uyum sağlamış yerel ürünlerin tohumlarını kullanın ve kuraklığa karşı bunları geliştirin” dediler.

İspanya, İtalya ve Fransa’dan GDO’ya Hayır Platformu’nun davetlisi olarak İstanbul’a gelen Jose Manuel Benitez Castano1, Riccardo Bocci2, Guy Kastler3 babadan çiftçi. Jose, kestane yetiştiriyor, arıcılık yapıyor ve sebze üretiyor. Riccardo, şarap, zeytinyağı, sebze üretiyor ve ekoturizm yapıyor. Guy, koyun yetiştiriyor, sebze üretiyor.

İklim değişikliği sizleri etkiliyor mu?

Jose - Son 5 yıldır kestane üretimini etkiledi. Mevsimler değişiyor, arılar şaşırıyor ve hiç yapmadıkları şeyleri yapıyorlar.

Riccardo- Ilıman bir kıştan sonra don oldu. Pek çok çiftçinin ürünü zarar gördü. Özellikle Güney İtalya’da çok az yağmur yağdı, su kaynakları gitgide azalıyor. Gelecekte iklim değişikliğine bağlı kuraklık İtalya’da ciddi sorun yaratacak.

Guy - Tarım iklim değişikliğine uyum sağlamalı. Endüstriyel tohumlar iklim değişikliğine uyum sağlama kapasitesine sahip değiller. Çiftçiler tarafında yetiştirilen yerel tohum çeşitleri bu kapasiteye sahip.

Verilere göre suyun %70’i tarım sektöründe kullanılıyor. İklim değişikliği ve azalan su kaynaklarından dolayı ne yapılmalı?

Jose- Üyesi olduğum COAG örgütünde bu konu bizi endişelendiriyor. Tartışmalarımız sonucunda karara vardık ki tarımda çok su kullanılmasına rağmen doğru kullanılmıyor. Pirinç gibi endüstriyel ürün yetiştiren büyük şirketlerin kullandığı su miktarı çok yüksek. Ayrıca golf sahaları çok su tüketiyor. Endüstriyel tarım yapılan tarlalarda tüketilen suya sınır getiren yeni bir sistem üzerinde çalışıyoruz.

Riccardo - İtalya’da benzer sorunlar var. Mısır, pirinç gibi endüstriyel ürünler çok su tüketiyor. Oysaki yerel çeşitler yöresel iklime ve düşük yağmur miktarına alışkın. Örneğin; Fransa’da Alplerde susuz yetişen bir patates çeşidi var.

Guy - Fransa’da tarımsal sulamada kullanılan suyun büyük miktarını hibrid mısır tüketiyor.

Gelecekte az suyumuz olacak, nasıl ürünler yetiştirilmeliyiz?

Jose – Ricardo – Guy- Çözüm, yerel tohumları kullanmak ve çiftçilerle birlikte yerel çeşitleri susuzluğa dayanıklı hale getirmek.

Ülkenize tohumları nereden alıyorsunuz?

Jose – Çiftçi tohumunu şirketlerden satın alıyor. İspanya’da çiftçilerin şirketlere patent parası ödemeden tohumlarını yeniden kullanabilmeleri için mahkemeye gittik.
COAG bünyesinde Endülüs’te çalışan bir kooperatif aracılığıyla çiftçilerin arasında tohum takası sağlıyoruz ve kendi tohumlarımızı üretiyoruz.

Riccardo – Kamuya ait pekçok tohum bankası var. Tohumların çoğaltılması AB’nin eski çeşitlerin çoğaltılmasını yasaklayan Tohum Yasası nedeniyle imkansız. Yani İtalya’da kamuya ait tohum bankaları var ama çiftçilerin tohumu yok.

Guy - Örgütüm, 2 yıl önce kamu tohum bankasından tohum almayı bıraktı. Şimdi kendi tohum bankamız var. Şu an en yaygın ekilen endüstriyel ürünler oldukları ve bunlardan GDO bulaşma riski çok yüksek olduğu için mısır ve soya tohumlarımız var. Tohumlarda GDO kontrolü çok pahalı. Fakat Fransa’da Greenpeace ile geliştirilen yeni, pratik ve ucuz bir GDO testi var. Her çiftçi bu testi yetiştirdiği ürünleri üzerinde kolaylıkla yapabilir.

Ekim yapılan toprağı korumak, zenginleştirmek için ne gibi teknikler kullanıyorsunuz?

Jose, Riccardo, Guy – Toprağı derinlemesine işlemiyoruz ve yıl boyunca ekili bırakıyoruz.

Çiftçisiniz ve GDO’lu ürünlere karşısınız. Türk çiftçilere ne mesaj göndermek istersiniz?

Jose – GDOlu ürünleri iki sorunu var, ekonomik ve çevresel. Vaat edildiği gibi karlı değiller ve kontrolsüzce yayılıp, yerel çeşitleri yok ediyorlar, organik tarımı öldürüyorlar. Sizi kandırmalarına izin vermeyin, yerel ürünler yetiştirin ve mücadele edin!

Riccardo – Türk çiftçileri tam kavşakta. Modernizasyon İtalya ve İspanya’ya geldiği gibi Türkiye’ye gelirse sahip oldukları her şeyi, geleneksel tarımı, topraklarını, tohumlarını kaybedebilirler. İtalya’da çözümün çiftçi – tüketici birliği olduğuna inanıyoruz. Bu birlik ne kadar güçlü olursa o kadar çiftçi işini yapmaya devam eder.

Guy - Kendi tohumlarınızı korumalısınız! GDO’lara Hayır demelisiniz!

Teşekkürler. Ekin Kurtiç’e İspanyolca tercümanlığı için teşekkürler.

1- Coordinadora de Organizaciones de Agricultores y Ganaderos – COAG (Tarım ve Hayvancılık Örgütleri Koordinasyonu)
2- Associazione Italinaan per l’Agricolture Biologica (İtalyan Organik Tarım Birliği)
3- Confederation Paysanne (Köylü Konfederasyonu)

Nükleer Enerji Küresel Isınmaya Çözüm mü? - 2007

Yayın Tarihi:
“Nükleer Enerji Küresel Isınmaya Çözüm mü?”, yeşilİZ Dergisi, İstanbul, Mart-Nisan 2007 sayısı.

Sera gazlarının yarattığı iklimsel değişimler gündelik yaşamımızı etkilediği gibi enerji sektörü ile yoğun enerji kullanan endüstrileri de etkileyecek. Küresel ısınmayı yavaşlatmak ve durdurmak için sera gazlarının atmosfere salımının azaltılması zorunlu. McKinsey Quarterly’de yayınlanan bir araştırmaya göre uygulamaya konulacak olan sera gazı kısıtlamaları dünya iş çevrelerinde 1970’lerde yaşanan petrol sıkıntısının yarattığı boyutta bir değişime neden olacak. Bu gelişmeler, sera gazı salımını azaltarak dünya enerji talebinin nasıl karşılanacağı konusunu gündeme getirdi. Nükleer enerji taraftarlarınca, karbondioksit açığa çıkarmadıkları iddia edilen nükleer santraller “küresel ısınmaya karşı en doğru enerji kaynağı” olarak tanıtılmaya başlandı. Oysaki Kyoto sürecinde yenilenebilir enerji teknoloji ve kaynakları ile enerji verimliliği Temiz Kalkınma Mekanizmaları olarak kabul edilirken, nükleer enerji kabul edilmedi.

Bugün dünyada 435 adet nükleer santral var. Bunların 250’si 20 yıl içinde, kalanlar 2035’e kadar kapanacaklar. 2002 yılında nükleer enerji toplam enerji üretiminin %17’sini oluşturdu. Bu oran 2025 yılında %9’a düşecek. Bu oranı sabit tutmak için önümüzdeki 10 yıl içinde 80, ondan sonraki 10 yıl içinde de 200 yeni santralın yapılması gerekiyor. Bu 20 yıl içinde her 3.5 haftada bir yeni bir nükleer santralın devreye girmesi demek. Nükleer enerji yandaşlarına göre, dünya nükleer santrallerle donatılınca, kömür ve doğalgazdan elektrik üretilmesine oranla daha az karbondioksit atmosfere salınacak.

Riskler

Dünya üzerinde nükleer santral sayısının artması ile güvenlik ve terörist saldırı riski artacak. 2003 yılında toplanan Uluslararası Reaktör İşletmecileri Örgütü, son birkaç yıl içinde 8 büyük kaza riski yaşandığını açıkladı. Nükleer santral sayısının artması kaza riskini artıracak. Çevre uzmanı Nükhet Barlas’a göre, yaşanan nükleer kazaların sonuçları göz önüne alındığında, nükleer teknoloji kullanmak için çok güçlü bir güvenlik kültürü oluşturulması gerekiyor. Türkiye gibi kaynak yapan işçinin koruma gözlüğü kullanmadığı, anayol inşaatında doğal gaz borularının delindiği bir ülkede, kendi canını düşünmeyi bilmeyenlere, başkaları için oluşacak riskleri düşünmeyi öğretmek mümkün olacak mı? Kamuoyunda büyük tepki toplayan çözümsüz nükleer atık sorunu büyüyerek artacak. Bu arada nükleer santral hammaddesi olan uranyum kaynaklarının bugünkü hızla tüketildiğinde 200 yıl içinde biteceği öngörülüyor. Nükleer enerjinin karbondioksit üretmediği iddiası ise doğru değil. Çünkü nükleer enerjinin tüm üretim safhaları göz önüne alındığında, özellikle de uranyumun işlenip yakıt haline getirilmesi sürecinde yüksek oranda karbondioksit açığa çıkıyor. Kapatılan nükleer santrallerin sökümünün nasıl yapılacağı ve maliyeti ise halen cevapsız.

Dünya nüfusunun %5’ine sahip olan Amerika Birleşik Devletleri dünyada nükleer elektriğin %30’unu üretirken, dünya karbondioksit salımındaki payı %25’tir. Dünya nüfusunun %6.5’ine sahip olan Batı Avrupa nükleer elektriğin %34’ünü üretirken karbondioksit salımındaki payı %15’tir. Bu rakamlar dünya nüfusunun %11.5’ine sahip bu ülkelerin nükleer enerjinin %65’ini üretirken aynı zamanda küresel ısınmaya katkısının %40 olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Bu ülkelerde nükleer enerji kullanımı sera gazları salımının azaltılmasını sağlamamıştır.

Başkaları ne yapıyor?

Tüm nükleer santrallerini kapatma kararı alan Almanya, yoğunlaşan küresel ısınma tartışmalarına rağmen kararın uygulanmasında ısrarlı. 29 Aralık 2006 tarihinde Die Tageszeitung’da yayınlanan Alman Çevre Bakanı Michael Müller ile yapılan ropörtajda, Müller nükleer enerjinin kesinlikle ve kesinlikle küresel iklimi dengeleme gücüne sahip olmadığını belirtti. Enerji sistemlerindeki hızlı bir dönüşüm ile iklimi kurtarmanın en hızlı yöntem olduğunun altını çizen Müller, bunun enerji ekonomisi, enerji verimliliğinin artırılması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması ile mümkün olduğunu söyledi.

Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri 2010 yılında elektrik talebinin %22’sini yenilenebilir kaynaklardan sağlamayı planlamakta. Ülke bazında bu oranlar, Almanya için %13, İspanya için %26, İsveç için %60, Danimarka için %29’dur.

Venezuela’nın “asi” Başkanı Chavez, ülkesinin en büyük gelir kaynağı petrol olmasına rağmen, dünya ülkelerini küresel ısınmanın önüne geçmek için daha az petrol kullanmaya davet etti. Enerji tasarrufu için tüm ülkeye tasarruflu ampül dağıtıldığını, güneş enerjisi araştırma merkezi kuracaklarını ve Venezuela’daki petrol tüketimini azaltmak için fiyatları artıracaklarını söyledi.

Küresel ısınma ile mücadelede enerji tasarrufu, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı gerçekleşmemişken niye bu nükleer söylemi?