nükleer enerji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nükleer enerji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Uranyum Piyangosu Masalı - Ağustos 2011


Yayın Detayları:Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Ağustos 2011

http://www.cumhuriyet.com.tr/

Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Temrezli, Akoluk ve Mehmetbeyli köyleri için “Bu köylere uranyum piyangosu vurdu” başlıklı haberi okuyunca, Navajo halkının “Uranyum Piyangos

u” öyküsünü yazmak istedim. Amerika Birleşik Devletleri sınırları içinde yaşayan Amerikan Yerlilerinden Navajo halkı 1950’li yıllarda uranyum madenciliği il

e tanıştı. Uranyum madeni Navajo halkına korkunç bir miras bıraktı.

Gazete haberine göre, yabancı ortaklı bir şirket Temrezli, Akoluk ve Mehmetbeyli köylerinin ortasına 21 sondaj kuyusu açmayı planlıyor. Sondaj sonuçlarına göre bu bölgede uranyum

üretimi yapıp yapmamaya karar verilecek. Mehmetbeyli köyü eski muhtarı Adem Taş’ın anlattığına göre, şirket yetkilileri geçen sene köylülere iftar yemeği verip, herhangi bir zarar oluşursa karşılayacaklarını söylemişler. Yine aynı köyden Nevzat Elbay, yetkililer köylülerin her türlü zararını karşılayacaklarını, köylülere iş vereceklerini söylediler diyor.

1950’li yıllarda uranyum madeni için Navajo halkının topraklarına gelen şirketler aynı şeyleri söylemişler. Madenlerin çoğu yeraltına açılmış, madenciler tünellerle madene inip, küreklerle çıkardıkları cevheri, el arabaları ile taşımışlar. Madenlerde çalışan Navajo halkı tehlikeli şartlara maruz kalmış. Maden işçilerine uranyumun insan sağlığı için ne kadar tehlikeli olduğundan bahsedilmemiş. Madenlerde havalandırma olmadığı gibi işçilere koruyucu kıyafetler de verilmemiş. Madenci çocukları babalarının üstlerine sarı bir toz bulaşmış halde eve geldiklerini, kıyafetlerini yıkamalarına rağmen bu sarı tozun çıkmadığını söylüyorlar. Bölgede araştırma yapan iki akademisyen, Jovanna Brown and Lori Lambert Amerikan hükümeti ve uranyum şirketlerinin uranyumun tehlikelerini saklamak konusunda gizlice anlaştıklarını yazıyorlar.

Hükümet, esas amacı yerli uranyum üretiminin sürekliliğini sağlamak olduğundan, işçilerin uranyumun tehlikleri konusunda uyarılmasının işçi gücü kaybına neden olacağını düşünmüş. Maden şirketleri maliyetleri düşürmek istediklerinden, gerekli güvenlik önlemlerini ekstra maliyet olarak görüp uygulamamışlar.

Uranyum madeni çıkarıldıktan sonra öğütülerek parçalanıyor, su ile ayrıştırılıyor, filtreleme ve kurutma işlemlerine tabii tutuluyor. Bu işlemler sonunda tortu denilen kumlu bir atık geriye kalıyor. Bu atık hem radyoaktif maddeleri hem de radyoaktif olmayan fakat insan sağlığı için yine çok tehlikeli olan radon ve ağır metalleri taşıyor. Rüzgar, bu kumlu atık maddeyi maden civarındaki tarlalara, köylere taşıyor. Atık madde yağmurla suya karışıyor, yerüstü ve yeraltı su kaynaklarını kirletiyor, su kaynaklarını kullanan insan ve hayvanları zehirliyor. Uranyum üretimi 80’lı yılllarda durdurulmasını rağmen, bugün hala Navajo topraklarında radyasyonlu sarı uranyumlu atık maddeyi görmek mümkün.

Ölen bir Navajo maden işçisinin oğlu Phil Harrison, uranyum madenlerinde büyüdüğünü, çocukların bu madenlerin civarında oynadıklarını, bu sularla kıyafetlerini yıkadıklarını ve yıllarca uranyum bulaşmış radyoaktif suları içtiklerini söylüyor. Madenler açıldıktan 10 yıl sonra ilk kanser vakaları görülmeye başlamış. Bugüne kadar yaş ve cinsiyet ayırımı olmaksızın binlerce kişi kanserden ölmüş ve özürlü bebekler doğmuş. Madenler, Navajo halkının baskısı ile 80’li yıllarda kapatılmasına rağmen, bölge halen radyoaktif ve çok uzun yıllar böyle kalacak.

Uranyum madenciliği yarattığı bütün bu sorunların yanı sıra, dünyanın en büyük ikinci radyoaktif kazasına da yol açmış. 1979 yılında maden işlenirken oluşan uranyumlu suyu toplayan baraj çökmüş. Tonlarca radyoaktif atık su nehre karışmış. Suyu içen hayvanlar ölmüş. Bu kazadan sonra Navajo halkı et ve yün satamamış. Yeraltı sular kirlenmiş.

Madenlerin kapatılması Navajo halkının örgütlenmesi ve çabaları mümkün olmuş. Madenler kapatılmasına rağmen geride bıraktıkları radyoaktif atıklar çevreyi ve insanları zehirlemeye devam ediyor.

Navajo halkı kendilerine vaat edilen iş ve paranın karşılığını hayatlarını, sağlıklarını, topraklarını, evlerini kaybederek ödemişler. Uranyum piyangosu onlara para değil ölüm getirmiş. Temrezli, Akoluk ve Mehmetbeyli köylülerinin Navajo halkının öyküsüne kulak vermesinde yarar var.

22 Ekim 2008 Çarşamba

Nükleer Enerji Küresel Isınmaya Çözüm mü? - 2007

Yayın Tarihi:
“Nükleer Enerji Küresel Isınmaya Çözüm mü?”, yeşilİZ Dergisi, İstanbul, Mart-Nisan 2007 sayısı.

Sera gazlarının yarattığı iklimsel değişimler gündelik yaşamımızı etkilediği gibi enerji sektörü ile yoğun enerji kullanan endüstrileri de etkileyecek. Küresel ısınmayı yavaşlatmak ve durdurmak için sera gazlarının atmosfere salımının azaltılması zorunlu. McKinsey Quarterly’de yayınlanan bir araştırmaya göre uygulamaya konulacak olan sera gazı kısıtlamaları dünya iş çevrelerinde 1970’lerde yaşanan petrol sıkıntısının yarattığı boyutta bir değişime neden olacak. Bu gelişmeler, sera gazı salımını azaltarak dünya enerji talebinin nasıl karşılanacağı konusunu gündeme getirdi. Nükleer enerji taraftarlarınca, karbondioksit açığa çıkarmadıkları iddia edilen nükleer santraller “küresel ısınmaya karşı en doğru enerji kaynağı” olarak tanıtılmaya başlandı. Oysaki Kyoto sürecinde yenilenebilir enerji teknoloji ve kaynakları ile enerji verimliliği Temiz Kalkınma Mekanizmaları olarak kabul edilirken, nükleer enerji kabul edilmedi.

Bugün dünyada 435 adet nükleer santral var. Bunların 250’si 20 yıl içinde, kalanlar 2035’e kadar kapanacaklar. 2002 yılında nükleer enerji toplam enerji üretiminin %17’sini oluşturdu. Bu oran 2025 yılında %9’a düşecek. Bu oranı sabit tutmak için önümüzdeki 10 yıl içinde 80, ondan sonraki 10 yıl içinde de 200 yeni santralın yapılması gerekiyor. Bu 20 yıl içinde her 3.5 haftada bir yeni bir nükleer santralın devreye girmesi demek. Nükleer enerji yandaşlarına göre, dünya nükleer santrallerle donatılınca, kömür ve doğalgazdan elektrik üretilmesine oranla daha az karbondioksit atmosfere salınacak.

Riskler

Dünya üzerinde nükleer santral sayısının artması ile güvenlik ve terörist saldırı riski artacak. 2003 yılında toplanan Uluslararası Reaktör İşletmecileri Örgütü, son birkaç yıl içinde 8 büyük kaza riski yaşandığını açıkladı. Nükleer santral sayısının artması kaza riskini artıracak. Çevre uzmanı Nükhet Barlas’a göre, yaşanan nükleer kazaların sonuçları göz önüne alındığında, nükleer teknoloji kullanmak için çok güçlü bir güvenlik kültürü oluşturulması gerekiyor. Türkiye gibi kaynak yapan işçinin koruma gözlüğü kullanmadığı, anayol inşaatında doğal gaz borularının delindiği bir ülkede, kendi canını düşünmeyi bilmeyenlere, başkaları için oluşacak riskleri düşünmeyi öğretmek mümkün olacak mı? Kamuoyunda büyük tepki toplayan çözümsüz nükleer atık sorunu büyüyerek artacak. Bu arada nükleer santral hammaddesi olan uranyum kaynaklarının bugünkü hızla tüketildiğinde 200 yıl içinde biteceği öngörülüyor. Nükleer enerjinin karbondioksit üretmediği iddiası ise doğru değil. Çünkü nükleer enerjinin tüm üretim safhaları göz önüne alındığında, özellikle de uranyumun işlenip yakıt haline getirilmesi sürecinde yüksek oranda karbondioksit açığa çıkıyor. Kapatılan nükleer santrallerin sökümünün nasıl yapılacağı ve maliyeti ise halen cevapsız.

Dünya nüfusunun %5’ine sahip olan Amerika Birleşik Devletleri dünyada nükleer elektriğin %30’unu üretirken, dünya karbondioksit salımındaki payı %25’tir. Dünya nüfusunun %6.5’ine sahip olan Batı Avrupa nükleer elektriğin %34’ünü üretirken karbondioksit salımındaki payı %15’tir. Bu rakamlar dünya nüfusunun %11.5’ine sahip bu ülkelerin nükleer enerjinin %65’ini üretirken aynı zamanda küresel ısınmaya katkısının %40 olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Bu ülkelerde nükleer enerji kullanımı sera gazları salımının azaltılmasını sağlamamıştır.

Başkaları ne yapıyor?

Tüm nükleer santrallerini kapatma kararı alan Almanya, yoğunlaşan küresel ısınma tartışmalarına rağmen kararın uygulanmasında ısrarlı. 29 Aralık 2006 tarihinde Die Tageszeitung’da yayınlanan Alman Çevre Bakanı Michael Müller ile yapılan ropörtajda, Müller nükleer enerjinin kesinlikle ve kesinlikle küresel iklimi dengeleme gücüne sahip olmadığını belirtti. Enerji sistemlerindeki hızlı bir dönüşüm ile iklimi kurtarmanın en hızlı yöntem olduğunun altını çizen Müller, bunun enerji ekonomisi, enerji verimliliğinin artırılması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması ile mümkün olduğunu söyledi.

Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri 2010 yılında elektrik talebinin %22’sini yenilenebilir kaynaklardan sağlamayı planlamakta. Ülke bazında bu oranlar, Almanya için %13, İspanya için %26, İsveç için %60, Danimarka için %29’dur.

Venezuela’nın “asi” Başkanı Chavez, ülkesinin en büyük gelir kaynağı petrol olmasına rağmen, dünya ülkelerini küresel ısınmanın önüne geçmek için daha az petrol kullanmaya davet etti. Enerji tasarrufu için tüm ülkeye tasarruflu ampül dağıtıldığını, güneş enerjisi araştırma merkezi kuracaklarını ve Venezuela’daki petrol tüketimini azaltmak için fiyatları artıracaklarını söyledi.

Küresel ısınma ile mücadelede enerji tasarrufu, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı gerçekleşmemişken niye bu nükleer söylemi?