NKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Akkuyu Çocuk Kampı - Temmuz 2011


Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 30 Temmuz 2011

Mersin Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral projesi, dü nyanın pekçok başka noktasında, uluslararası şirket – devlet – global finans kurumları birliğince yürütülen, devasa projelerden biri. Sahnelenen ülke ve oyuncular değişse de oynanan senaryo hep aynı. Figüranlar projelerin etki alanında yaşayan yerel halk. 40 yıldır süre gelen Akkuyu mevkindeki Büyükeceli köylülerinin deyimiyle “Atom santralı” projesi köyü “Atomu isteyenler”, “Atomu istemeyenler” olarak ikiye bölmüş. Erkeklerin kahveleri bile ayrı. Proje insanları topraklarından soğutmuş. Büyükler, çocuklarını ve torunlarını düşünmeden kendilerine atalarında kalan toprakları satarak sadece kendilerinin değil ailelerinin de yöreyle ve toprakla bağlarını koparmakta. Çocukların büyüdüklerinde artık dönüp gelecek bir köyleri olmayacak. “Atom santralı” projesi köylü arasındaki huzur, uyum ve birlikteliği bozmuş, sosyal ilişkiler yaşananlar ile yıpranmış. Köylüler, geleceğe umutla bakamıyor, köyleri için hayaller kuramıyorlar. Oysa doğası güzel, denizi temiz, toprağı bereketli, güneşi bol, suyu olan bir yöre. “Atom projesi”ni bir yana bırakıp, ellerindeki bu değerleri farkedip, değerlendirseler ve gelecek için hayaller kurup, bu hayallerin peşinden birlikte gidebilseler yaşamları çok farklı olurdu.

Dört yıldır, sürdürülebilir yaşamın sosyal ve teknoloji alandaki değişimini kolaylaştıran, oyun ve egzersizlerden oluşan kişisel gelişim, ekip oluşturma, farkındalık yaratma programları düzenliyorum*. En büyük hayalim Akkuyu- Büyükeceli Köyü çocukları için bilim, sanat ve müzikle bezeli, doğa sevgisi ve dayanışmayı güçlendiren yaz kampı düzenlemekti. Hayalimi paylaştığım arkadaşlarım destek verince, Akkuyu Çocuk Kampı ortak hayalimiz haline dönüştü ve Büyükeceli Köyü’nde 1-7 Temmuz tarihlerinde Akkuyu Çocuk Yaz Kampı düzenlendik.

Kendimizi, gönüllülük ilkesini benimsemiş, herhangi bir dernek, vakıf, Sivil Toplum Kuruluşu, örgüt veya oluşuma bağlı olmayan, “İnsanı, doğayı ve dünyayı seven”ler olarak tanıtıyoruz. Amacımız,

Dayanışma, karşılıklı saygı, disiplin, iyilik yapma, eşitlik ve adalet, doğanın bir parçası olma, doğayı sevme, gelecek nesillerin ve canlı, cansız tüm varlıkların yaşam haklarını koruma gibi insani ve evrensel değerleri çocuklara kazandırmak.

Temmuz başında köy meydanında kampı başlattık. Çocuklar anneleri, nineleri ile geldiler. Aynı köyde yaşamalarına rağmen ilk kez birlikte eğlenmek, öğrenmek ve üretmek için biraraya geliyorlar. Çocuklar bir hafta boyunca kişisel gelişim ve farkındalık yaratma amaçlı oyunlar oynadılar, belgesel izlediler, hayal çalışması yaptılar, Büyükeceli Köyü için kalkınma projeleri hazırladılar, şarkılar öğrendiler, doğa şiirleri okudular, ekoloji, eko-sistem, doğa koruma ve bulmacalı bilim dersi gördüler ve sanat çalışmaları yaptılar.

Çalışmalar, bazen köy meydanında, bazen ilköğretim okulunun bahçesinde, hep açıkhavada yapıldı. Herkese açık olan çalışmalara, küçüklerin yanısıra meraklı anne ve babalar, dedeler, anneanne ve babaannelerde bazen de yoldan geçen meraklılar katıldı. Son gün ürettikleri çalışmaları sunan çocuklar, büyüklerin takdirlerini kazandı.

Her çalışmamıza elele tutuşarak dostluk çemberi kurup birbirimizi selamlayarak başladık. Birbirimize yaptığımız iyilikleri anlattık. Küçükler büyüklere örnek olabilir mi diye tartıştık. Çocuklar ilerde Büyükeceli Belediye Başkanı olurlarsa, neler yapacaklarını anlattılar. Atık nedir birlikte tanımlamaya çalıştık.

Doğal Tarım, Eko-turizm, Orman Müzesi ve Milli Park, Evsel Atık Suların Bitkilerle Arıtılması konularını aktardık ve çocuklar köyleri için bu konularda kalkınma projeleri hazırladılar.

Pillerin doğaya verdiği zararı anlattık ve atık pil toplama yarışması düzenledik. En çok atık pil toplayan çocuklara ödül verildi.

Ortak hayal çalışması yaptık. Büyükeceli Köyü’nün daha yaşanılası bir yer olması için ne hayal edersiniz diye sorduk. Çocuklardan birisinin köy içinde futbol sahası hayalini beğenen çocuklar, hayalin gerçekleşmesi için ortak hareket ederek, bir dilekçe hazırlayıp, Belediye Başkanlığ’na ilettiler.

Nükleer santral yapımının planlandığı Büyükeceli Köyü, santral yapıldığı takdirde, santrala çok yakın olduğu için boşaltılacak. Bu nedenle köy için nükleer enerji yerine alternatif, temiz enerji kaynakları ve enerjinin tasarruflu kullanımı büyük önem taşıyor. Temiz, yenilenebilir ve kirli enerjileri anlattık. Bu bağlamda çocuklarla rüzgar gülü yaptırdık, güneş ve rüzgar enerjisi konusunu grafiti çalışması olarak duvara resmettiler.

Gül Bolulu Büyükeceli sahilinde “Yuvama Dokuma” temalı örümcek ağı enstalasyonu yaptı ve ağaçları giydirerek ağaç sevgisini vurgulayan mini “Dokunmuş Ağaçlar” sergisi açtı.

Ben, Gül Bolulu, İlker Karacan, Özkan Özdemir ve Elif Eren Aksoy’dan oluşan grubumuz “Çevreci” ve “Nükleer santral karşıtı” olduğumuz için birkaç tatsız olay yaşadık ve Büyükeceli Belediyesi’nden hiç destek görmedik.

Kampa düzenli gelen bir çocuk gözümüzün önünde babasından dayak yedi. İşsiz iki oğluna “atom”da iş sözü verilmiş. Biz yolda yürürken “Çevreciler, siz herşeye hayır dersiniz, 3. Köprüye de, baraja da...” diye bağırmaya başladı. Bizi tanımıyor, çocuklarla neler yapıyoruz bilmiyor bile.

Top sahası hayali için çocuklar hazırladıkları dilekçelerini Büyükeceli Belediye Başkanı vermek istediler. Sekreterinden üç kez randevu aldılar, fakat başkan gelmedi. Çocuklar, dilekçeyi ne sekreteri, ne de vekili almak istemeyince Kalem Müdürüne teslim ettiler.

Kamp süresince Efkan Bolaç gönüllü hamimiz oldu, çocukların velileri ve köydeki nükleer karşıtı köylülerden büyük destek gördük. Yaşadığımız olumsuzluklarda hep yanımızdaydılar. Birlikte eğlendik, öğrendik, ürettik, yaşama farklılık ve anlam kattık. Çocuklarla tarifi imkansız gönül bağları kurduk. En büyük ödülümüz, yüzlerindeki mutluluk, neşeli kahkahaları, gözlerindeki meraklı, şaşkın pırıltılar, aralarında yeşeren yeni dostluklar, birbirlerine karşı göstermeye başladıkları özen, gösterdikleri çabalar ve çıkardıkları güzel işlere sahip çıkmadaki azimleri oldu.

* www.surdurulebiliryasamoyunlari.com

22 Ekim 2008 Çarşamba

Nükleersiz Bir Dünyaya Barış İçinde Yürüyorum- Timur Daniş ile söyleşi - 2007

Yayın Tarihi:
“Nükleersiz Bir Dünyaya Barış İçinde Yürüyorum- Timur Daniş ile söyleşi”, Git Magazine, İstanbul, Eylül-Ekim-Kasım 2007 sayısı.

Yürüyüşçü, Aktivist, Çevreci, Gazeteci…

Otostopla seyahat eden, hiciv adamı, aktivist, yürüyüşçü, çevreci gazeteci, yazar Timur Daniş’le yürüdük ve yürürken “yürüyüş felsefesi” ile özel hayatı üzerine söyleştik.

Timur seninle yürürken tanıştım. Baktım ki sen hayatın boyunca yürümüşsün ve yürümeye devam edecek gibi görünüyorsun. Yürümek senin için ne ifade ediyor?


Bana sormuşlardı “GİT dergisinin ve senin yürüyüş felsefen nedir?”. Bu sorunda benzer. Gençlik yıllarımda çok sistemli ve bilinen bir felsefe ile yakın ilişki içindeydim. Gençlik konusunda çalışıyordum. Ve hayatım bu felsefe tarafından şekillendirilmişti. Bu sosyalist ve Marksist bir felsefe idi ve dünyayı sosyalist olarak görmek istiyordu. Biz 70 yılların sonuna doğru üniversite yıllarında bunun için son derece sınırlı bir şekilde çalışmaya başladık. Bir devrim olacaktı ve biz ülkemizin gençliğinin seyahatlarini organize edecektik. Bu arada daha sert işlerde yapıyorduk tabii ki. Yazılar yazıyorduk, sokak tiyatrosu yapıyorduk, 1 Mayıslara katılıyorduk, sanatla, edebiyatla, şiirle uğraşıyorduk. Bu çalışmalar sırasında çeşitli yeteneklerimiz görülmüştü. Bu gençlik kuruluşunun turizm bürosuna seçilmiştik. Bu bir onurdu. Süleyman Kanburoğlu’yu bu dönemde anmak isterim. Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı vardı. 12 Mart’tan sonra kapatıldı. 70’lı yılların öncesinde kurulmuş ehliyet sınavları düzenleyen, kültür ve folklor grubu olan, kültür/gençlik turizmi yapan teknik bir kuruluştu. Süleyman abi bu deneyim bize taşımıştı.

Bu o zamanlar Türkiye’de olmayan bilinmeyen bir turizm çeşidi idi…
Evet. Dağlara, mini-tur İstanbul bizim rehberimizdi. İngiliz bir yazarın yazdığı Marmara ve çevresine dair bir kitaptı. Bu kitap bize gençlik yıllarımızda bir seyahat etme anlayışı getirdi. Neydi bunlar; otostop, ucuz seyahat yolları, pasonun sağladığı imkanlar, gitme isteği, bunu gerçekleştirme isteği ve organizasyon yapma.

Çevreci bir yaklaşımla tabii…

O zamanlar çevreci yaklaşımı yoktu. Sosyalist bir yaklaşım olarak gördük. Dünyadaki sosyalist kuruşlarla ilişkiler vardı. Avrupada sosyal demokrat seyahat kuruluşları vardı. Onların öğrenci ve gençlik değişimleri ile ilgileniyorduk. Küba-Havana festivali vardı. Süleyman abi biletleri organize etmişti. Avrupa’ya gidiş gelişler organize ediliyordu. Teknik bir yanı vardı. Daha kalıcı bir yapıya dönüştürmeye çabalıyorduk. Ülke o ara 12 Eylül ile sağa sola savruldu. Darbeler vs. Ülkenin öncelikleri vs. ile bir savrulma yaşandı ve herkes bir tarafa savruldu. Ama o günlerden bende bir seyahat etme biçimi yerleşti. Bu neydi? Otostopla. Bu arada abim ODTÜ’de okurken 68’li yıllarda abim otostopla İngiltere’ye gidip gençlik kamplarında çalışmıştı. Bu da bende ta çocukluk yıllarında bir maya oluşturmuştu. Ben bildim bileli otostop yaparım. 16-17 yaşında başladım. Savrulmanın ardından kendimi bambaşka bir değerler sistemi içinde buldum kendimi. Profesyonel ithalat ihracat şirketinde çalışmaya başladım. İnanmasam da bu yeni sistemin içinde yer alıyordum. İnandıklarımla yaşadıklarım arasındaki tezatlara bu seyahat anlayışı ile… tabii edebiyat, kültür ve sanat ile ilişkim tamamiyle kesilmişti. Ama seyahat etmeye devam ettim.

Yalnız mı seyahat etmeyi tercih edersin?

Yeni değerler sisteminin çökmeye başladığı anda ben yalnız başına İstanbul’dan sırt çantamı alıp Türkiye kıyılarını yürüme projesine başladım. Bu çalışırken kafamda kurduğum bir şeydi. Bir gün gerçek oldu. İstanbul’da çantamı aldım ve başladım yürümeye…. Bu iki sene aralıklarla sürdü. Bodrum’a ve oradan Marmaris’e kadar yürüdüm. Bu yürüyüşlerle birlikte 6-7 senelik bir aradan sonra yeniden tiyatroya, sinemaya ve yazıya döndüm. Dergi çıkarmaya başladım. O zamanlar Cağaloğlu’nda dergi çıkarmak çok zor bir şeydi. Tamamen kendi olanaklarımla, çok küçük ölçeklerde… Ve eski sesimi bulmaya başladım.

Yürümek, gitmek konulu bir dergi miydi?

Yürüyordum. Gelip yazıyordum. 1 sene yürüdüm. 7 sayı dergi çıkardım. Bu 3 yıl kadar sürdü. Bu yaklaşımım ise hep sürdü. İlk Süleyman abiden aldığımız yaklaşım. Uludağ’ın tepelerine soğuk havalı kutularla yiyecek taşıyarak, matsız, uyku tulumsuz çıkardık. O zamanlar Türkiye’de bunlar yoktu. Bu şartlarda seyahat, dağcılık, turizm… Ülkeye dünyaya “bu kaça, daha ucuz nasıl olur, nasıl yaparız, kim yapmış, bu güzel gidin” şeklinde hayatın devamı olarak KARGA “söyleyin ne gördünüz?” sloganıyla başladı. Bu Baudler’in ünlü lafıdır. Sonra yeniden profesyonel gazeteciliğe döndüm. Yeşil felsefe ortaya çıkmıştı.

Bu dönem çevreci kimliğini kazanmaya başladığın dönem mi?

Ben hep çevreci değilim dedim. Yeşil bir yaklaşımım var dedim. Zamanla bu yaklaşımım yeşil olmadığı ve yeşillerin de o olmadığı ortaya çıktı. Eski çok inanmışlık ve onun savrulması ve profesyonel olarak da gazetecilik yaptığım için süreci çok iyi ve yakında okuyabiliyordum, neyin ne olduğunu çok süratli öğreniyordum. Çünkü çok popüler bir noktada çalışıyordum. NOKTA’da idim. NOKTA soru sorabilEN ve cevabını alabilen bir yerdi. NOKTA’da “Yeşil Sayfalar” ve “Serüven” sayfası yapmaya başladım. O zamanlar benim yürüyüşlerim başlamıştı. İstanbul çevresinde yürüyüşler yapan PATİKALAR yürüyüş klübü kurmuştum. Sonra profesyonel gazetecilik yıllarımda, yeşil hareketin tıkandığı noktalar, çevre hareketinin ne olduğu ne olmadığı veya bir hareket olup olmadığını sorgularken doğal olarak anti-nükleer hareketi gördüm. 92-93 yılları Türkiye’de nükleer santral yapma dönemi idi. Yürüyüşlerim yine başladı.

Bu sefer aktivist yürüyüşleri…

Tabii eylem yürüyüşlerim başladı. Ankara yürüyüşümü yaptım. 93 yılında İstanbul Ankara yürüyüşüme başladım. 94’de İstanbul Sinop yürüyüşünü yaptım. O zamanki belediye başkanı “Buraya santral yapamaz demişti.” Radyoda konuşmam engellenmişti. Oradan Akkuyu’yu yürüdüm ve 3.5lık bir yürüyüş yaptım. Yürüyüşün bir noktasında Ankara’ya geldim. 94 yılında Greenpeace’in ilk Türkiye eylemi vardı Ankara’da. Meşhur Enerji Bakanlığı eylemi. O yıllarda Anti-Nükleer Platform ve benim yürüyüşlerim vardı. Sıkı bir çalışma götürüyorduk. Greenpeace eyleminde Yeni Zelanda’lı bir aktivist bana Avrupa yürüyüşü hakkında bir mektup verdi. Bu yürüyüş 1 Ocak 1995’de düzenlenecekti. Kasım 94’de Türkiye yürüyüşüm bitti ve eve döndüm. Hayat arkadaşım Barbara ile konuştuk ve Avrupa yürüyüşüne katılmaya karar verdik. Yürüyüş sırasında Barbara çok destek oldu. 4 defa geldi. Birlikte yürüdük. 95 Mayıs’ında Viyena’dan başladık. Türkiye yürüyüşüm bitince Avrupa yürüyüşü için hazırlık yapmaya başladık. Rozetler yapmaya başladık. “Nükleersiz bir dünya için İstanbul’da yürüyoruz” diyorduk.

Mesaj verdin mi?

Tabii. Doğrudan. “Nükleer santral istemiyorum.”, “Nükleersiz bir dünya için barış içinde yürüyorum.”… Fotoğrafevi için haftasonu yürüyüşler yapıyordum. Oradan gelen parayı kampanyaya aktarıyordum. Broşürlerde “yürüyüşe katkı – nükleersiz bir dünyaya barış içinde yürüyorum.”a aktarılacaktır.” Diyordu.

Bu noktada felsefen ortaya çıkıyor. Yürüyorsun, Barış İçinde ve Nükleere Karşı…94 yılında hayat felsefen oluşuyor…

Avrupa yürüyüşünün sloganı o yıllardan beri geldi. bugün hala kullanılyor. “Bugünü barış içinde yaşadım.” , “Bugün hala Türkiye’de nükleer santral yok.”. Ankara’daki konuşmalarda örneğin, basın mensuplarına “Sayın basın mensupları, hoş geldiniz. Güzel bir Ankara gününden sizi selamlıyorum. Ülkemizde çok şükürki halen nükleer santral yok ve halen barış var.” Gibi bir açılış yapıyorduk. Bu böyle devam etti. “Hala yok, hala barış var.” Avrupa yürüyüşüne 5.5 ay katıldım ve 3500 km yürüdüm…

3.500 km yürüdünüz?

Tek tek, adım adım…Eşyalarımızı taşıyan bir aracımız vardı. Araçta yemek yapılıyordu. Avrupa yürüyüşünde vejeteryan olmak, barış içinde olmak, nükleere karşı çıkmak, ekolojist yaklaşımla bir felsefe oluşturmasa da tanıştım. Ekolojist yaklaşım biraz doğu felsefesini andırsa da tam bir felsefik yaklaşım ortaya konulamadı. Ekolojistler var. Çevreciler var. Yeşiller var. Bunların değer yargıları var. Avrupa yürüyüşünde günlük hayatı vejeteryan yaşadık, nükleere karşı şiddet çıkarmadan eylem yaptık. Bunlar temel sözleşmelerdi. En önemlisi vejeteryan yaşadık. Bu ekip kendi ekonomisini devam ettirdi.

Neden vejeteryan yaşamak o kadar önemli?

Hayvanları yemeye hakkımız yok. Sağlıklı değil. Ben az da olsa et yiyorum. Çevremde et yendiği için ve et ağırlıklı yiyeceklerin sunumu daha fazla olduğu için et yiyorum. Ama vejetaryanların bu önermesine katılıyorum. Avrupa yürüyüşünde vejeteryan hayatın nasıl olduğunu bizzat yaşayarak anladım. 5.5 ay süren disiplin beni etkiledi. Çevremde dayatma olsa vejertaryanlığı benimseyebilirim.

GİT dergisi ne zaman yayınlanmaya başladı?

95 yılında Avrupa yürüyüşünden dönünce GİT dergisi başladı ve bu seyahat anlayışının, felsefesenin dergisi oldu. GİT dergisi o yıllarda çokca parlak kağıtlarda çıkmaya başlayan seyahat dergilerinin yerine saman kağıdına basılarak başladı. Leman Dergisinde popüler alana kaydık. Sinop Akkuyu nükleer yürüyüşümü, Avrupa yürüyüşümü anlattım. GİT dergisi on seneye yakın yayınlandı ve anti-nükleer haraketin ve Bergama hareketinin içinde yer aldı. Eylem için seyahat etmek iç içe girdi. Akkuyu’da “Atomun Karşısındaki Ev”i kurduk. Burada yaşananlar günce olarak GİT dergisinde anlatıldı. İnsanlar otostopla veya trenle gruplar oluşturup Akkuyu’ya geldi. Köy çalışması yaptık. Şambrellerle köye indik, pijamalı piknikler yaptık. Ucuz bilet bulundu toplu olarak 300 kişi Venedik’e gidildi. Otostop klüpleri kuruldu. O ara ben özellikle dağcılık tartışmalarının dışında kendimi tutamayıp içine girince çok büyük darbe aldı. Dergi bulunduğu yeri koruyamadı. Buı tartışmaları içinde laf üretildi, bu ben de kaynaklandı, hataydı. Laflar doğruydu. Benim biraz gazetecelik tarafım ağır bastı. Halbuki yayıncı olarak tirajı düşünerek yapmamam gerekirdi. Matbaa değişimi oldu ve o dönem biz bir ara verdik.

Oğlun Yunus’la çok özel bir ilişkin var. Bazen ebeveyn-çocuk bazen iki arkadaş gibisiniz. Yunus pek çok aktivitende sana eşlik ediyor. Gördüğüm kadarıyla bunu da büyük bir keyifle yapıyor. Oğlunun hayatına girdiği dönemleri anlatır mısın?

GİT dergisi ara verdiği dönem oğlum Yunus doğdu. 3 sene kadar başka bir disiplin içine girdim. Batı tarzı bir çocuk yetiştirme disiplini. Eşim batılı ve batı formülleri ile çocuk yetiştirdi. O’nun bana verdiği reçetelerle dolaylı olarak batı felsefesinin içinde buldum kendimi. O dili hiç bilmediğim halde. Bana sunulan reçeteleri çok iyi uyguladım. Bu benim hayatımı belirledi. Çocuğumla seyahat etmeye başladım. 6 aylık iken kaya tırmanışına götürdüm. Sırt çantamla Ballı kayalara çıktık. O dönem ülkede savaş karşıtı çalışmalar başladı. Irak’a ABD saldırısına dayanamadım. Tepki vermeden duramadım. Kendi en iyi bildiğim şekilde yürüyerek tepki verdim. Oğlumu da buna kattım. Eşimin 8 sayfalık bir soru listesi ile karşılaştım. Soruları yanıtladım ve 14 Şubat’ta yürüyüşe başladım, İstanbul Kadıköy’den başlayıp Ankara’ya yürüdük. Çok büyük etki yarattı. Yunus’a bir araba bulduk. 18 aylıktı. Şehir içlerinde Yunus’la şehir dışında ben yürüdüm. Alt temizlemeler, mamalar, uyku düzeni. Yürüyüş boyunca bunu halledebiliyordum. Eksozdan dolayı onu fazla yürütmek istemedim. Yalnız büyük bir yanlış anlama ve provakasyon oldu. O ortam artık barış ortamı değildi. Polisler, gazeteciler geliyor, flaşlar patlıyor falan. Çocuğuma polis ve basın terörünü yaşatamam diyerek Yunus geri döndü. Ben Ankara’ya devam ettim. Yaptığım en teknik en başarılı yürüyüştür. Saniye saniye kontrollü hedefe yürümüşümdür. 1 Mart tezkeresini hedeflemiştir. Tezkerenin 1 gün erken çıkma ihtimaline karşı 1 gün 60 km yürümeyi hedeflemişimdir. Nükleer yasaya karşı meclisin etrafında yürüme fikri buradan çıktı.

Anti-nükleer çalışmaları yeterli buluyor musun?

Anti-nükleer grup yeteri kadar uyanık değil. Konuya sahip çıkan insanlar yeterince uyanık değiller. Anti-nükleer yürüyüşlerin çıkış noktası bu savaş karşıtı yürüyüşümdür. Bir hedefin olması, bir hedefi başlatmak. Çalışmaları büyütmek gerekiyor. Yasanın çıkması anti-nükleer çalışmaları yeterince büyütememektendir. Ankara’a meclis karşısındaki yürüyüşümü 24 kişiyle bıraktım.

O yürüyüşün ile başka aktivistlere bir karşı duruş yolu gösterdin.

Savaş çıkınca büyük bir kırılma ve çalkantı yaşadım. Batılı çocuk yetiştirme felsefesi benim çok zamanımı aldı. 1 yıl sonra dergi çıkarmaya başladım. Savaş karşıtı yürüyüşümde Yunus’la ilgili yalanlara cevaben ben Yunus’la 2500 km otostoplu yürüyüş yaptım. Yunus 2.5 yaşındaydı. Aramızda yeni bir dünya kuruluyordu, baba oğul arasındaki dialoglarla yeni bir hayat biçimi oluştu. Annesiyle batılı bir hayat tarzı içinde olan ama baba oğul yerelliğiyle giden ve seyahat eden bir dünya.

Hayatımda kısmen bir değişiklik oldu ve hayat arkadaşımdan ayrıldım. Bu ayrılışla birlikte yeni bir arayış başladı. Günlük hayatımı belirleyen yaklaşım şu an yanımda değil. Kendime yeni bir hayat oluşturma. Felsefe ile yeniden bağ kurma. Yeni bir yol arayışı içindeyim. Yol arıyorum. Bu yolu aramak zaten bir felsefe. Yolumu arıyorum.

Yolda yürümüyor, yürüyeceğin yolu arıyorsun…

Tabii. Hayatta gideceğim yolu arıyorum. Nadide Azatoğlu’nun gel Selçuk’ta yürüyüş yollarını çıkar demesi üzerine geldim. Arazide patikalarda yolumu kaybedip bulmam gibi eski hayatımı bitirip yeni bir hayat anlayışı için buradayım. Taa gençlik yıllarımdan gelen şiirle, edebiyatla, sanatla, tiyatroyla, anti-nükleer hareketle olan bağımı yeniden oluşturmak üzereyim. Bunu oturttuğumda bu şekilde yaşayacağım.

Bundan sonra neler var?

Önerilerim var. Eskiden gelen seyahat anlayışımı uygulamaya çalışacağım. Ama altyapı değişti, insan ilişkileri, turizm tarzı değişti daha pek çok şey değişti. Nadide bunu turizm olarak ifade etmiyor. Yürüyüş klübü olarak ifade ediyor. Seyyahla, seyahatle ilişkisini kurmak istiyor. Ben de bunu turizm olarak görmüyorum. Ben bir seyyahım ve dünyadaki diğer seyyahlarla beraberim. Burada misafirim. Bir model kurmaya çalışıyorum. Ben bunu kurarsam buradan devam etmek isterim. Burası kendini var ederse ben bir parçası olup yoluma devam ederim. Nadide ile yaptığımız şeye başkalarını da katarak devam edebilir. Burası bir kasaba. Gelip misafir oluyorsun, yemek yiyorsun. Burada tarih var, deniz var, yemek var, insan ilişkileri var, 250 kuruşa çay var. Buna karşıt olarak süratli bir kirlenme de var. Kuşadasına gitmiyorum ve insanlara önermiyorum.

Yunus’la çok özel ve farklı bir ilişkin var. O’nun için yürüme hayalleri kuruyor musun? Yani büyüyünce şunları yapsın gibi?

Yunus’la futbol hayalleri kuruyorum. Futbola çok ilgi duyuyor. Benim ilgilerime hep karşılık verdi. Kaya tırmanışına, yürüyüşlere götürdüm, katıldı. Sırtımda taşıdım. Artık büyüdü, taşıyamıyorum. İlerde belki O beni taşıyacak. Şu an Yunus’un ne istediği önemli Yunus kaleci olmak istiyor. Ben O’na kaleci eldiveni, kazağı alıyorum. Geldiği zaman yürüyüşlere gideceğiz, denize gireceğiz, sahilde yürüyüş yapacağız. Yunus ne istiyorsa O’na destek oluyorum. Yol arkadaşlığımız devam ediyor. Çok iyi bir otostop arkadaşım. Çok iyi ekopazar arkadaşı. Pazara mal taşıyan arabalarda maydanozlar arasında uyudu. Matın üzerinde terasta yatabiliyor.

Tam sana göre bir çocuk..

Veya ben O’na göre bir babayım. Bu bir arkadaşlık. Bugüne kadar böyle geldi.

Paylaştıkların için teşekkür ederim.

Nükleer Enerji Küresel Isınmaya Çözüm mü? - 2007

Yayın Tarihi:
“Nükleer Enerji Küresel Isınmaya Çözüm mü?”, yeşilİZ Dergisi, İstanbul, Mart-Nisan 2007 sayısı.

Sera gazlarının yarattığı iklimsel değişimler gündelik yaşamımızı etkilediği gibi enerji sektörü ile yoğun enerji kullanan endüstrileri de etkileyecek. Küresel ısınmayı yavaşlatmak ve durdurmak için sera gazlarının atmosfere salımının azaltılması zorunlu. McKinsey Quarterly’de yayınlanan bir araştırmaya göre uygulamaya konulacak olan sera gazı kısıtlamaları dünya iş çevrelerinde 1970’lerde yaşanan petrol sıkıntısının yarattığı boyutta bir değişime neden olacak. Bu gelişmeler, sera gazı salımını azaltarak dünya enerji talebinin nasıl karşılanacağı konusunu gündeme getirdi. Nükleer enerji taraftarlarınca, karbondioksit açığa çıkarmadıkları iddia edilen nükleer santraller “küresel ısınmaya karşı en doğru enerji kaynağı” olarak tanıtılmaya başlandı. Oysaki Kyoto sürecinde yenilenebilir enerji teknoloji ve kaynakları ile enerji verimliliği Temiz Kalkınma Mekanizmaları olarak kabul edilirken, nükleer enerji kabul edilmedi.

Bugün dünyada 435 adet nükleer santral var. Bunların 250’si 20 yıl içinde, kalanlar 2035’e kadar kapanacaklar. 2002 yılında nükleer enerji toplam enerji üretiminin %17’sini oluşturdu. Bu oran 2025 yılında %9’a düşecek. Bu oranı sabit tutmak için önümüzdeki 10 yıl içinde 80, ondan sonraki 10 yıl içinde de 200 yeni santralın yapılması gerekiyor. Bu 20 yıl içinde her 3.5 haftada bir yeni bir nükleer santralın devreye girmesi demek. Nükleer enerji yandaşlarına göre, dünya nükleer santrallerle donatılınca, kömür ve doğalgazdan elektrik üretilmesine oranla daha az karbondioksit atmosfere salınacak.

Riskler

Dünya üzerinde nükleer santral sayısının artması ile güvenlik ve terörist saldırı riski artacak. 2003 yılında toplanan Uluslararası Reaktör İşletmecileri Örgütü, son birkaç yıl içinde 8 büyük kaza riski yaşandığını açıkladı. Nükleer santral sayısının artması kaza riskini artıracak. Çevre uzmanı Nükhet Barlas’a göre, yaşanan nükleer kazaların sonuçları göz önüne alındığında, nükleer teknoloji kullanmak için çok güçlü bir güvenlik kültürü oluşturulması gerekiyor. Türkiye gibi kaynak yapan işçinin koruma gözlüğü kullanmadığı, anayol inşaatında doğal gaz borularının delindiği bir ülkede, kendi canını düşünmeyi bilmeyenlere, başkaları için oluşacak riskleri düşünmeyi öğretmek mümkün olacak mı? Kamuoyunda büyük tepki toplayan çözümsüz nükleer atık sorunu büyüyerek artacak. Bu arada nükleer santral hammaddesi olan uranyum kaynaklarının bugünkü hızla tüketildiğinde 200 yıl içinde biteceği öngörülüyor. Nükleer enerjinin karbondioksit üretmediği iddiası ise doğru değil. Çünkü nükleer enerjinin tüm üretim safhaları göz önüne alındığında, özellikle de uranyumun işlenip yakıt haline getirilmesi sürecinde yüksek oranda karbondioksit açığa çıkıyor. Kapatılan nükleer santrallerin sökümünün nasıl yapılacağı ve maliyeti ise halen cevapsız.

Dünya nüfusunun %5’ine sahip olan Amerika Birleşik Devletleri dünyada nükleer elektriğin %30’unu üretirken, dünya karbondioksit salımındaki payı %25’tir. Dünya nüfusunun %6.5’ine sahip olan Batı Avrupa nükleer elektriğin %34’ünü üretirken karbondioksit salımındaki payı %15’tir. Bu rakamlar dünya nüfusunun %11.5’ine sahip bu ülkelerin nükleer enerjinin %65’ini üretirken aynı zamanda küresel ısınmaya katkısının %40 olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Bu ülkelerde nükleer enerji kullanımı sera gazları salımının azaltılmasını sağlamamıştır.

Başkaları ne yapıyor?

Tüm nükleer santrallerini kapatma kararı alan Almanya, yoğunlaşan küresel ısınma tartışmalarına rağmen kararın uygulanmasında ısrarlı. 29 Aralık 2006 tarihinde Die Tageszeitung’da yayınlanan Alman Çevre Bakanı Michael Müller ile yapılan ropörtajda, Müller nükleer enerjinin kesinlikle ve kesinlikle küresel iklimi dengeleme gücüne sahip olmadığını belirtti. Enerji sistemlerindeki hızlı bir dönüşüm ile iklimi kurtarmanın en hızlı yöntem olduğunun altını çizen Müller, bunun enerji ekonomisi, enerji verimliliğinin artırılması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması ile mümkün olduğunu söyledi.

Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri 2010 yılında elektrik talebinin %22’sini yenilenebilir kaynaklardan sağlamayı planlamakta. Ülke bazında bu oranlar, Almanya için %13, İspanya için %26, İsveç için %60, Danimarka için %29’dur.

Venezuela’nın “asi” Başkanı Chavez, ülkesinin en büyük gelir kaynağı petrol olmasına rağmen, dünya ülkelerini küresel ısınmanın önüne geçmek için daha az petrol kullanmaya davet etti. Enerji tasarrufu için tüm ülkeye tasarruflu ampül dağıtıldığını, güneş enerjisi araştırma merkezi kuracaklarını ve Venezuela’daki petrol tüketimini azaltmak için fiyatları artıracaklarını söyledi.

Küresel ısınma ile mücadelede enerji tasarrufu, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı gerçekleşmemişken niye bu nükleer söylemi?

Ayşen Eren: Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum - 2007

YayınTarihi:
“Ayşen Eren: Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum” Ropörtaj, Yeni Harman, İstanbul, Ocak 2007 sayısı.

Ayşen Eren bir aktivist. Ayşen’i birkaç yıldır, fotoğraf makinesıyla, anti-nükleer eylemlerde sıklıkta görüyor, çektiklerini izliyoruz. Ayşen Eren bu kez de “Nükleer Yasaya Karşı Yürüyor.” Bir Aralık sabahı, Galatasaray’dan çocuklarımızla birlikte başladığımız anti nükleer İstanbul yürüyüşlerinde Ayşen Eren, hergün Kadıköy’ün sokaklarını adımlayarak devam ediyor…

Nükleer yasaya karşı yürümeye nasıl karar verdiniz?

Nükleer yasaya karşı tepkiliyim ve karşıyım. Bu karşı duruşumu bir şekilde ortaya koymak istedim. Diğer yandan nükleer yasaya ve mecliste onaylanıp yürürlüğe girdiği takdirde Türkiye’de kurulacak olan nükleer santrallere ve bu santrallerin yaratacağı risk, tehlike ve sorunlara toplumun dikkatini çekmek, farkındalık yaratmak istedim. Yürümek son derece insani, barışcıl ve dikkat çekici bir eylem. Ayrıca heryerde, her an yapılabilir. Bu nedenlerle “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüş”e katılmaya karar verdim. Katılmaya diyorum çünkü bu yürüyüşün fikir babası Timur Danış. Benden önce Timur Danış, Antalya’dan Hediye Gündüz, Greenpeace gönüllüsü arkadaşlar, Sinop’tan Emrah Bilgiç ve Bahriye Şengün yürümeye başlamıştı zaten.

Nükleer karşıtlığınızı nasıl temellendiriyorsunuz?

Nükleer santrallerimiz olunca nükleer atıklarımız olacak. Çünkü ömrü 40-50 yıl olan bir nükleer santral, bu süre boyunca toplam bin ton nükleer atık üretiyor ve sonra kendisi de bir nükleer atık haline geliyor. Bugün nükleer santralı olan her ülkenin nükleer atıklarla başı dertte. Çünkü bu atıklar yok edilemiyor. Zararsız hale gelmeleri için ONBİNLERCE yıl çok korunaklı ortamlarda saklanmaları gerekiyor. Nükleer santralın sağlayacağı enerjiyi biz 40-50 yıl kullanacağız ama bizim çocuklarımız, torunlarımız ve onların çocukları onbinlerce yıl nükleer santralın ürettiği nükleer atıkların yaratacağı radyasyon riskine maruz kalacak, çıkan maliyetleri yüklenecek, şu an öngöremediğimiz ama zamanla ortaya çıkacak diğer sorunlarla uğraşmak zorunda kalacaklar. Çocuklarımıza, torunlarımıza ve onların çocuklarına bırakacağımız miras radyoaktivite, hastalık, ölüm saçan nükleer atıklar olacak.

Türkiye’de nükleer yasayı çıkarmak isteyenlere sormak istiyorum:
Gelecek nesillerin de yaşayacağı bu ülkeyi, kullanacağı toprağı, suyu ve havayı radyoaktivite ile kirletmek için onlardan izin aldınız mı?
Radyoaktif atıkları onbinlerce yıl güvenli saklama sorumluluğunu çocuklarımıza, torunlarımıza ve onların çocuklarına bırakıyoruz. Bu sorumluluğu almak istiyorlar mı? Onlara sordunuz mu?

Ülkedeki nükleer gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani nükleer çalışmalar sizce hangi aşamada?

Ülkenin bugünkü ve bundan sonraki binlerce yılını etkileyecek bir karar jet hızıyla oldu bittiye getirilerek apar topar meclisten geçirilmeye çalışılıyor. Yasa taslağı komisyonda incelenirken edinme ve inceleme imkanı olmadı. Henüz yasa Anayasa’da belirlenmiş tüm aşamalardan geçip yürürlüğe girmeden Sinop’ta nükleer santral kurma çalışmaları başlamış görünüyor. Bazı televizyon kanalları nükleer santrallerin faydalarını (!) anlatan programlar yapıyor. Hiçkimse nükleer santrallerin yarattığı risklerden; sık yaşanan nükleer kazalardan; Almanya, İsveç gibi ülkelerin nükleerden enerji elde etmekten vazgeçip, temiz, yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneldiklerinden; nükleer atık sorununun hala çözülemediğiden; Çernobil kazası sonrası Karadeniz yöresindeki yüksek kanser oranlarından bahsetmiyor. Nükleer Karşıtları hariç.

Nükleer karşıtı yürüyüşünüzün ilk gününü anlatır mısınız?

İlk yürüyüşümü kızımla, Timur Daniş ve oğluyla birlikte yaptım. Ama o gün kalabalıktık ve yürürken sohbet edip kızımla ilgilendiğim için çevreyi pek fark etmedim. Mesaj olarak elimizde rüzgar gülü taşıdık. Gerçek anlamda ilk yürüyüşümü Kadıköy iskeleden kalabalık bir saatte tek başına başlattım. Zordu. Vermek istediğim mesaj “Nükleer Yasa Mecliste. Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyorum” idi. Bunu bir karton üzerine elimle yazdım ve yürürken taşıyorum. Kalabalık arasında herhangi birisi iken, elinizde böyle bir mesajla yürümeye başladığınızda bir anda fark ediliyorsunuz. Bu rahatsız edici bir duygu. İlk verdiğim tepki gözlüklerimi takmak oldu. İnsanlar önce benim farklı olduğumu kalabalıkta algılıyorlar. Yüzüme bakıp sonra elimdeki kartona bakışlarını çeviriyorlar. Sonra benim “normal” olup olmadığımı anlamak için daha inceleyici şekilde yüzüme bakıyorlar. Bakışım, duruşumdan “normal” olduğuma kanaat getirip yeniden bakışlarını elimde kartona yöneltip bu sefer okuyorlar. Kimisi “Biliyorum, destekliyorum” bakışı atıyor, kimi “Bu ne?” bakışıyla bakıyor. Sonuç olarak eylemim amacına ulaşıyor.

Yürüyüşcülüğünüz günler ilerledikçe nasıl gelişti?

Uzun süreli yürüyüşlere alışkınım. Yürümek basit bir eylem gibi görünse de düzenli, sürekli olarak yapıldığında ciddi bir ön hazırlık gerektiriyor. İlk olarak rota belirleyip, yürüyüş saatlerimi kararlaştırıyorum. Kendimce bazı püf noktaları geliştirdim. Niyetim meydan ve sokakların en kalabalık olduğu saatlerde yürümek. Ana yollarda ilerlerken trafiğe karşı yürüyorum ki taşıtlardaki insanlar da fark etsin. Çok soğuk havalarda sabahları değil öğleden sonra yürüyorum. Genelde Kadıköy İskele’de yürüyüşümü başlatıyorum. Yürürken tepkiler alıyorum. El sallayanlar, alkışlayanlar, “Biz de sizi destekliyoruz”, “Biz de karşıyız”, “Nükleere Hayır” diyenler oluyor. Gülümseyerek destekleri için teşekkür ediyorum ama doğrudan iletişime geçmiyorum. Fotoğrafımı çeken kişilere “nükleer” konusunda ne bildiklerini soruyor, kısa bir sohbet yapıyorum. Birgün Harem civarından yürürken “Peki yoksulluk ne olacak?” dedi bir hamal. Sarsıldım. “Karşı Yürünecek” ne çok konu var diye düşündüm.

Bir gazete haberinde acılı annenin oğlunun 24 yaşında lenf kanseri sonucu ölümünü Çernobil kazasına bağladığını okudum. O gün mesajımı “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyorum. Nükleer Öldürür” olarak değiştirdim.

Yürüyüşlerim sonucunda kadınların erkeklere, gençlerin diğer yaş gruplarına göre daha ilgili oldukları kanısına vardım.

Yürüyüşün bir hedefi ya da süresi var mı?

Hedefim İstanbul’da yürüyerek insanlarda “Nükleer Yasaya” ve sonuçlarına karşı farkındalık yaratmak; soru işaretleri oluşturmak; duyarsız, ilgisiz kalmamalarını sağlamak. “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüşüm” bu yasanın meclise gelmesi beklendiği sürece devam edecek.

Eklemek istedikleriniz?

“Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüşü” inanan herkes yapabilir. Yaşadığı kentin, köyün sokaklarında yürüyebilir. Bu herkesin rahatlıkla yapabileceği insana, çevreye saygılı barışçıl bir karşı duruş ve farkındalık yaratma eylemi.

Görüşülmekte olan yasalara karşı sade vatandaş olarak daha duyarlı olmalı ve Meclis’te sesimiz olması gereken vekillerimize düşüncelerimizi iletmeliyiz.

Teşekkür ederiz.