anti-nuclear etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anti-nuclear etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Fukuşima'da Sessiz Bahar

Yayın Detayları: EKOIQ, Mayıs 2012
Endüstri Yüksek Mühendisi ve Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri doktora öğrencisi Ayşen Eren, Japonya'nın güneybatısındaki Wakayama şehrinde yaşayan yüksek lisans öğrencisi Karly Burch ile Fukuşima sonrası Japonya'nın gündelik hayatındaki değişiklikler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.  Burch, "Hayat Japonya'da asla normale dönmeyecek" diyor.


Rachel Carson’un modern çevre hareketini başlatan “Sessiz Bahar” kitabı bilimsel veriler kullanarak tarımsal ilaç DDT’nin doğayı, canlıları öldürerek nasıl sessizleştirdiğini anlatır.  2011 yılında Fukushima’da yaşanan nükleer kaza felaketi ile doğaya salınan radyasyon, su, hava ile yayılarak canlıları öldürdü. Radyoaktif parçacıkların ışımaları canlıları olumsuz etkilemeye devam ediyor. Bahar yılın en güzel mevsimi. Japonlar için büyük önem taşıyan kiraz çiçekleri sakuraların tümüyle açtığı bu neşeli mevsim artık acı anıları hatırlatıyor. Kiraz çiçeklerini izledikleri büyük eğlenceler de yapılmıyor.  Fukushima nükleer santral felaketi sonrasında Japonya’da neler yaşandı, neler değişti?  Bu soruyu, politikacılar, siyasiler, biliminsanları veya enerji şirketi sahiplerine değil doğrudan bu değişimleri yaşayan Karly Burch’a yönelttim.
Japonya’nın güneybatısındaki Wakayama şehrinde yaşıyan Karly Burch yüksek lisans öğrencisi.  Fukushima bölgesini terk etmek zorunda kalanlara yardım eden Ninniko ve Okaton gruplarında gönüllü.  Ayrıca Kansai’de yiyecek sistemi ve çevreyi radyasyon kirliliğinden korumaya çalışan grubun üyesi.

Bahar Fukushima’ya geldi mi?
Bu sene bahar çiçekleri özellikle endişe veriyor.  Çünkü Fukushima patlaması sonrası havadan gelen nükleer döküntüler ağaçların üzerine indi, polen ve yapraklarda birikti.  Bu sadece Fukushima civarında değil, Tokyo dahil kuzey Japonya’da oldu.  Geçen Aralık ayında biliminsanları sedir ağacı çiçeklerinde 250,000 bekerel/kg radyoaktif sezyum tesbit etti.  Bu çok yüksek bir miktar.  Ağaçların sadece polenleri değil, yaprakları, dalları radyoaktif durumda.

Radyoaktivite ile kirlenmiş topraklarda yaşamak güvenli değil.  Burada yaşayanlar taşındı mı?  Taşındılarsa, bu nasıl oldu, devlet taşınanlara yardım etti mi?  Devlet radyoaktif bölgede yaşayan halka temiz su ve yiyecek sağladı mı?
Hükümet, kaza sonrası güvenli radyasyon sınırını 1 millisievert/yıl’dan 20 milisievert/yıl’a yanı 20 katına çıkardı.  Fukushima civarında yaşayan halkı,  radyasyon miktarı bu standardın altında olan yerlerin yaşamak için güvenli olduğuna ikna etmeye çalışıyor.  Biliminsanı Arnie Gunderson, bu miktarın bile çok yüksek olduğunu ve sadece dışardan gelen radyasyonu hesaba kattığını, oysa su, yiyecek, hava ve kesikler yoluyla vücuda giren alfa ve beta taneciklerinin vücudun içinde ışımaya devam ettiğini , bunu dikkate almadıklarını açıkladı (http://fairewinds.com/content/cancer-risk-young-children-near-fukushima-daiichi-underestimated).  Ayrıca radyasyonun etkisi cinsiyete ve yaşa göre değişiyor.  Kadın ve çocuklar daha büyük risk altındalar.
Yiyecek için de aynı durum söz konusu.  Yiyeceklerde olabilecek radyasyon miktarı çok yüksek ve her yiyecek radyasyon testine tabi tutulmuyor.   Örneğin; halkın tükettiği mantarlarda 720 bg/kg radyasyon ölçüldü, oysa devletin koyduğu en yüksek sınır 100 bg/kg.  Bu nedenle halk Fukushima nükleer kazasından uzaklığı nedeniyle nispeten az etkilenen güneybatıdan gelen ürünleri satın alıyor.  Devlet görevlileri halkın yiyecek konusundaki endişesini “temelsiz söylentilere” bağlıyor.
Felaketin ilk günlerde, evlerini boşaltmaları gereken insanlar zorla otobüslere bindirilmişler ve yanlışlıkla radyasyon miktarı çok daha yüksek olan yerler taşınmışlar.  Geçici konutlar da radyoaktivite bulaşmış çimentodan yapılmış.
Wakayama’ya gelen Fukushima göçmenleri çoğunlukla kadın ve çocuklar.  Erkekler para kazanmak zorunda oldukları için bölgede kalmaya mecbur bırakılmışlar.
Çiftçiler dahil bölgede yaşayan, geçim kaynaklarını ve aile mallarını kaybeden bölge halkına tazminat verileceği söylenmiş, fakat şimdi TEPCO’dan (nükleer santrali işleten enerji şirketi) para almanın çok zor olduğunu düşünüyorlar.
Bölgede yaşayanlar yaşadıkları sağlık sorunları hakkında konuşmaya çalıştılar, fakat nükleer endüstrisinin etkisi altındaki hükümet tarafından susturuldular.

Japon hükümeti krizi nasıl yönetti?  Halk nükleer meselesinde hükümete güveniyor mu?
Hükümetin krizi iyi yönetemediğini düşünüyorum çünkü durumun vahamiyetini kabul etmedi ve insanların hayatlarını korumak yerine ekonomiye öncelik verdi.  Ayrıca, radyoaktivite bulaşmış yiyecek ve tusunami ile deprem enkazını dağıtarak tüm ülkeyi kirletmek ve halk sağlığını yok etmek, ekonomik büyümeyi başarmalarına yardımcı olmayacak, çünkü iş gücü hastalanacak.  Kadın ve çocuklar radyasyondan daha fazla etkilendikleri için Japonya’daki “yaşlı nüfus” problemi giderek kötüleşecek.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Deprem ve tsunumai sonrası büyük enkaz oluştu.  Fukushima nükleer santralı patlayınca bunun üzerini radyoaktif parçacıcıklar kapladı. Şimdi bu enkazın ne olacağı tartışılıyor.  Hükümet, yakılmasını istiyor fakat bu çok tehlikeli.  Çünkü, yakıldığında yokolmayan radyoaktif maddeler havaya karışıp, rüzgar ile yayılabilir, yağmur ile toprağa ve suya inerek çok geniş alanları kirletebilir.  Nükleer karşıtları ve vatandaş grupları bunu engellemek için çabalıyorlar.

Hayat Japonya’da asla normale dönmeyecek.  Nükleer kirlilik, Japon halkının sağlığını ellerinden alacak.  “Nükleer riskliyse evdeki tüp de riskli” diyerek nükleer santral felaketini basit bir patlama olarak gören Başbakan, acaba Fukushima’da nükleer felaketi sonrası Japonya’da yaşananları inceledi mi?

30 Nisan 2012 Pazartesi

BÜYÜKADA NÜKLEER KARŞITI SANAT ŞENLİĞİ


Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  30 Nisan 2012
8 Nisan Pazar günü Büyükada, renkli ve alışılmadık bir nükleer santral karşıtı etkinliğine sahne oldu. İnsanı, doğayı ve dünyayı seven bir grup sanatçı ve aktivist,  insani yanı ağır basan bir iş için gönüllü biraraya geldi ve Nükleer Karşıtı Sanat Şenliği’ni düzenledi.

Nükleer enerji santrallarının kapatılması için, Fukuşima ile Çernobil felaketlerinin olduğu 11 Mart ile 26 Nisan tarihleri arasında, tüm dünyada nükleer karşıtı etkinlikler yapılıyor.

Sanatçı arkadaşlarım Gül Bolulu, Berna Erkün ve Zehra Erkün ile biz ne yapabiliriz diye oturup konuşurken, sokak şenliği fikri doğdu. Sanat ile aktivizmi birleştiren kamusal sanat tarzı bir çalışma düşüncesi hepimize sıcak geldi.  Yaşamın ve hatta “an”ın içine sanatı sokabilen, karşı duran, asice beliren, rahatsız edici imgeler kullanan, öngörülemeyen biçimde ve şekilde olan, planlı fakat sürprizlere açık, durağan değil akıcı bir sergileme ve performans çalışması tasarladık.  Fukuşima ve Çernobil’de “üstün” teknoloji kullanılarak “akıllı” biliminsanları tarafından tasarlanan nükleer santrallerin “insan hatası” sonucu yol açtığı yıkımı anlatmak istedik.  Nükleer santral kazaları etkisi anlık olan kazalar değil. Bunlar, etki alanı çok geniş olan, uzun süre radyasyon yayan, sürekli yaydığı radyasyonun insan üzerindeki etkileri henüz bilinmediği, öldürmediğini hastalıklara mahkum edip yıllarca çektiren, DNAları bozarak nesiller boyu doğacak çocukları sakatlık ve hastalığa mahkum eden felaketler.  Fukuşima’da ve Çernobil’de halkın yaşadığı sıkıntıları, acıları yaşamayan bilebilir mi?  Bilemez.  Bu noktadan hareketle şenliğimize  “Yaşamayan Bilmez Fukuşima’da Çernobil’de...” adını verdik.  Amacımız, 2011’de Fukushima’da, 1986’da Çernobil’de yaşanan nükleer santral felaketlerinin onbinlerce insanın hayatını nasıl bir anda tamamiyle değiştirdiğini anlatmak ve nükleer teknoloji ile enerji üretmek yerine enerji tasarrufunun önemini vurgulamaktı.

Günboyu süren şenliğin mekanı sokaktı.  Sayıları onbeşi bulan sanatçılar eserlerini sokağın farklı noktalarında sergilediler.  Bazı eserler sokakta yapıldı.  Etkinlikler, Büyükada sakinleri ve adayı gezmeye gelen yerli, yabancı konuklara alışkın olmadıkları için şaşırtıcı geldi.  İlgiyle karşıladılar, bizi tanımaya, neden yaptığımızı anlamaya çalıştılar.  Sokaktan geçenlere nükleer santrallare neden karşı olduğumuzu anlattık.  Basın açıklaması, kongre, seminer, toplantı, imza kampanyaları, miting ve yürüyüşlere katılmayan ve belki de başka türlü ulaşamayacağımız insanlara birebir mesajımızı verdik.  Bu çalışmamız sanatsal aktivizm olarak tanımlanabilir.

Sokağa tebeşirle radyoaktif işareti çizdik.  Ağaç dallarına nükleer karşıtı simgeler bağladık.  “Nükleer Santral İstemiyoruz.  Çünkü;...” yazan duvar kağıdı astık, yoldan geçerken ilgi gösterenler düşüncelerini yazdılar.  Çember olup, kaza kurbanlarını andık, yere yatıp “O” anı onlar gibi hissetmeye çalıştık. ”Nükleer Santrala HAYIR!” diye bağırdık.  Fukuşima’da, Çernobil’de olanların yaşanmadıkça tam ve doğru olarak bilinemeyeceği noktasından hareketle, isteyen vatandaşlara gerçek kişilerin öykülerini okunduk.  Empati çalışması olarak tasarlanan bu çalışmada Çernobil anıları Svetlana Aleksiyeviç’in “Çernobil’den Sesler: Bir Nükleer Felaketin Sözlü Tarihi” kitabından, Fukuşima anıları gazete ve dergilerde çıkan gerçek kişilere ait yazılardan derlendi.  Bu öykülerin birkaçını paylaşıyorum.



OLEG

25 yaşındaydım.  Askerim.  Birliğimize alarm verilmişti.  Karşı çıkanları “ya hapse girersiniz, ya da idam edilirsiniz” diye tehdit ettiler. Trenlere bindirilip doğruca santrala götürüldük. Çevreyi temizledik. Bir gün boyunca reaktörün çatısını temizledik.  Eve döndük.  

Orada giydiğim bütün giysilerimi çıkarıp çöpe attım.  Kasketimi küçük oğluma verdim , onu çok istiyordu.   Hep o kasketi giydi.   İki yıl sonra ona beyin tümörü teşhisi koydular.   Hikayenin sonunu siz de tahmin edebilirsiniz.  Artık daha fazla konuşmak istemiyorum.

KATJA

Pripyat’da nükleer santralın yakınında oturuyorduk.  Bir komşumuz o gün dürbünle yangını seyrediyordu.  Biz çocuklar ise, bisikletlerimizi santrale sürdük, bisikleti olmayanlar bizi kıskanmıştı.  Kimse gitmeyin diye bağırmadı.  Kimse!

Bizi otobüslere doldurdular.  Minsk’e gittik.   “Çernobil”den dediğimizde bizden korkuyorlardı. Korkuyordum.  Sevmekten korkuyordum.  Bir nişanlım var, belediyeye evlenmek için başvurduk bile.  Hiroşima’daki hibakuşaları hiç duydunuz mu?  Bombanın ardından hayatta kalanları?  Sadece kendi aralarında evlenebiliyorlar.  Kimse bunun hakkında birşey yazmıyor, kimse bundan bahsetmiyor.  Nişanlım beni evine annesiyle tanışmaya götürdü, çok hoş bir annesi var.  Benim Çernobil’den gelen bir aileye mensup olduğumu öğrenince ne dese beğenirsiniz? “Şekerim peki çocuk sahibi olabilecek misin?”.  “Şekerim bazıları için doğum yapmak günahtır”.

Sevmek de günah.

JOANNA
Bahar burada yılın en güzel mevsimidir. Kiraz çiçeklerinin tümüyle açtığı bu neşeli mevsim şimdi üzüntü ve kalp kırıklıkları zamanına dönüştü. Rachel Carson’un “Sessiz Bahar”ını hatırladık. Hiç çocuk sesi yok, çünkü evde kalmak zorundalar. Kiraz çiçeklerini izlediğimiz büyük eğlenceler de yok.
Santralden 60 km uzakta 250,000 kişinin yaşadığı bu şehirde çocukların okul dışına çıkmalarına izin verilmiyor. Radyasyon bulaştığı için su içemiyor, burada üretilen yiyecekleri yiyemiyoruz. Mümkün olduğunca evde kalıyoruz ve sürekli rüzgar raporlarını takip ediyoruz ki rüzgarın radyasyonu buraya getirip getirmediğini bilelim. Yerel hükümet bu durumla baş etmekte zorlanıyor.
NAOTO KAN
Fukuşima felaketi yaşandığında Japonya Başbakanı idim.  Japon halkı büyük acılar çekti, çekmeye devam ediyor.  Herşeyi düşündük ama deprem ile tsunaminin birlikte olabileceğini tahmin edemedik.  Topraklarımız, sularımız, denizimiz radyasyonla kirlendi.  Binlerce insan susuz ve aç kaldı. 300 bin kişi evlerini terketti. Felaketi doğru yönetemedim.  Bunun acısı ve utancı ile görevimden istifa ettim. Nükleer enerjinin neler yapabileceğini Hiroşima’da gördük ama akıllanmadık. Bütün enerji politikamızı nükleer enerji üstüne inşa ettik.  Bu Japon tarihine “acı bir ders” olarak geçecek.  Gelecek kuşaklar ne düşünecekler, ne diyecekler? Bundan sonra nükleer karşıtı aktivistim.  Japonya nükleer enerjiye bağımlılığından kurtulmalıdır. Bundan sonra yeni misyonum nükleer enerji santrallerinin kapatılmasıdır.
Sanatçı ve aktivistlerin bir grubu.

“Yaşamayan Bilmez Fukuşima’da Çernobil’de...” 

Nükleer santral felaketlerinin yarattığı büyük boyutlu, geniş çaplı, çeşitli ve yıllar boyu sürecek sorunlar, Başbakan’ın nükleer felaketleri tüp patlamasına benzetmesini akla getiriyor.  Biz sanatçı ve aktivistler, ne Akkuyu’da ne Sinop’ta ne de Türkiye’nin bir başka noktasında nükleer santral istemiyoruz!


30 Temmuz 2011 Cumartesi

Akkuyu Çocuk Kampı - Temmuz 2011


Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 30 Temmuz 2011

Mersin Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral projesi, dü nyanın pekçok başka noktasında, uluslararası şirket – devlet – global finans kurumları birliğince yürütülen, devasa projelerden biri. Sahnelenen ülke ve oyuncular değişse de oynanan senaryo hep aynı. Figüranlar projelerin etki alanında yaşayan yerel halk. 40 yıldır süre gelen Akkuyu mevkindeki Büyükeceli köylülerinin deyimiyle “Atom santralı” projesi köyü “Atomu isteyenler”, “Atomu istemeyenler” olarak ikiye bölmüş. Erkeklerin kahveleri bile ayrı. Proje insanları topraklarından soğutmuş. Büyükler, çocuklarını ve torunlarını düşünmeden kendilerine atalarında kalan toprakları satarak sadece kendilerinin değil ailelerinin de yöreyle ve toprakla bağlarını koparmakta. Çocukların büyüdüklerinde artık dönüp gelecek bir köyleri olmayacak. “Atom santralı” projesi köylü arasındaki huzur, uyum ve birlikteliği bozmuş, sosyal ilişkiler yaşananlar ile yıpranmış. Köylüler, geleceğe umutla bakamıyor, köyleri için hayaller kuramıyorlar. Oysa doğası güzel, denizi temiz, toprağı bereketli, güneşi bol, suyu olan bir yöre. “Atom projesi”ni bir yana bırakıp, ellerindeki bu değerleri farkedip, değerlendirseler ve gelecek için hayaller kurup, bu hayallerin peşinden birlikte gidebilseler yaşamları çok farklı olurdu.

Dört yıldır, sürdürülebilir yaşamın sosyal ve teknoloji alandaki değişimini kolaylaştıran, oyun ve egzersizlerden oluşan kişisel gelişim, ekip oluşturma, farkındalık yaratma programları düzenliyorum*. En büyük hayalim Akkuyu- Büyükeceli Köyü çocukları için bilim, sanat ve müzikle bezeli, doğa sevgisi ve dayanışmayı güçlendiren yaz kampı düzenlemekti. Hayalimi paylaştığım arkadaşlarım destek verince, Akkuyu Çocuk Kampı ortak hayalimiz haline dönüştü ve Büyükeceli Köyü’nde 1-7 Temmuz tarihlerinde Akkuyu Çocuk Yaz Kampı düzenlendik.

Kendimizi, gönüllülük ilkesini benimsemiş, herhangi bir dernek, vakıf, Sivil Toplum Kuruluşu, örgüt veya oluşuma bağlı olmayan, “İnsanı, doğayı ve dünyayı seven”ler olarak tanıtıyoruz. Amacımız,

Dayanışma, karşılıklı saygı, disiplin, iyilik yapma, eşitlik ve adalet, doğanın bir parçası olma, doğayı sevme, gelecek nesillerin ve canlı, cansız tüm varlıkların yaşam haklarını koruma gibi insani ve evrensel değerleri çocuklara kazandırmak.

Temmuz başında köy meydanında kampı başlattık. Çocuklar anneleri, nineleri ile geldiler. Aynı köyde yaşamalarına rağmen ilk kez birlikte eğlenmek, öğrenmek ve üretmek için biraraya geliyorlar. Çocuklar bir hafta boyunca kişisel gelişim ve farkındalık yaratma amaçlı oyunlar oynadılar, belgesel izlediler, hayal çalışması yaptılar, Büyükeceli Köyü için kalkınma projeleri hazırladılar, şarkılar öğrendiler, doğa şiirleri okudular, ekoloji, eko-sistem, doğa koruma ve bulmacalı bilim dersi gördüler ve sanat çalışmaları yaptılar.

Çalışmalar, bazen köy meydanında, bazen ilköğretim okulunun bahçesinde, hep açıkhavada yapıldı. Herkese açık olan çalışmalara, küçüklerin yanısıra meraklı anne ve babalar, dedeler, anneanne ve babaannelerde bazen de yoldan geçen meraklılar katıldı. Son gün ürettikleri çalışmaları sunan çocuklar, büyüklerin takdirlerini kazandı.

Her çalışmamıza elele tutuşarak dostluk çemberi kurup birbirimizi selamlayarak başladık. Birbirimize yaptığımız iyilikleri anlattık. Küçükler büyüklere örnek olabilir mi diye tartıştık. Çocuklar ilerde Büyükeceli Belediye Başkanı olurlarsa, neler yapacaklarını anlattılar. Atık nedir birlikte tanımlamaya çalıştık.

Doğal Tarım, Eko-turizm, Orman Müzesi ve Milli Park, Evsel Atık Suların Bitkilerle Arıtılması konularını aktardık ve çocuklar köyleri için bu konularda kalkınma projeleri hazırladılar.

Pillerin doğaya verdiği zararı anlattık ve atık pil toplama yarışması düzenledik. En çok atık pil toplayan çocuklara ödül verildi.

Ortak hayal çalışması yaptık. Büyükeceli Köyü’nün daha yaşanılası bir yer olması için ne hayal edersiniz diye sorduk. Çocuklardan birisinin köy içinde futbol sahası hayalini beğenen çocuklar, hayalin gerçekleşmesi için ortak hareket ederek, bir dilekçe hazırlayıp, Belediye Başkanlığ’na ilettiler.

Nükleer santral yapımının planlandığı Büyükeceli Köyü, santral yapıldığı takdirde, santrala çok yakın olduğu için boşaltılacak. Bu nedenle köy için nükleer enerji yerine alternatif, temiz enerji kaynakları ve enerjinin tasarruflu kullanımı büyük önem taşıyor. Temiz, yenilenebilir ve kirli enerjileri anlattık. Bu bağlamda çocuklarla rüzgar gülü yaptırdık, güneş ve rüzgar enerjisi konusunu grafiti çalışması olarak duvara resmettiler.

Gül Bolulu Büyükeceli sahilinde “Yuvama Dokuma” temalı örümcek ağı enstalasyonu yaptı ve ağaçları giydirerek ağaç sevgisini vurgulayan mini “Dokunmuş Ağaçlar” sergisi açtı.

Ben, Gül Bolulu, İlker Karacan, Özkan Özdemir ve Elif Eren Aksoy’dan oluşan grubumuz “Çevreci” ve “Nükleer santral karşıtı” olduğumuz için birkaç tatsız olay yaşadık ve Büyükeceli Belediyesi’nden hiç destek görmedik.

Kampa düzenli gelen bir çocuk gözümüzün önünde babasından dayak yedi. İşsiz iki oğluna “atom”da iş sözü verilmiş. Biz yolda yürürken “Çevreciler, siz herşeye hayır dersiniz, 3. Köprüye de, baraja da...” diye bağırmaya başladı. Bizi tanımıyor, çocuklarla neler yapıyoruz bilmiyor bile.

Top sahası hayali için çocuklar hazırladıkları dilekçelerini Büyükeceli Belediye Başkanı vermek istediler. Sekreterinden üç kez randevu aldılar, fakat başkan gelmedi. Çocuklar, dilekçeyi ne sekreteri, ne de vekili almak istemeyince Kalem Müdürüne teslim ettiler.

Kamp süresince Efkan Bolaç gönüllü hamimiz oldu, çocukların velileri ve köydeki nükleer karşıtı köylülerden büyük destek gördük. Yaşadığımız olumsuzluklarda hep yanımızdaydılar. Birlikte eğlendik, öğrendik, ürettik, yaşama farklılık ve anlam kattık. Çocuklarla tarifi imkansız gönül bağları kurduk. En büyük ödülümüz, yüzlerindeki mutluluk, neşeli kahkahaları, gözlerindeki meraklı, şaşkın pırıltılar, aralarında yeşeren yeni dostluklar, birbirlerine karşı göstermeye başladıkları özen, gösterdikleri çabalar ve çıkardıkları güzel işlere sahip çıkmadaki azimleri oldu.

* www.surdurulebiliryasamoyunlari.com

22 Ekim 2008 Çarşamba

Ayşen Eren: Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum - 2007

YayınTarihi:
“Ayşen Eren: Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum” Ropörtaj, Yeni Harman, İstanbul, Ocak 2007 sayısı.

Ayşen Eren bir aktivist. Ayşen’i birkaç yıldır, fotoğraf makinesıyla, anti-nükleer eylemlerde sıklıkta görüyor, çektiklerini izliyoruz. Ayşen Eren bu kez de “Nükleer Yasaya Karşı Yürüyor.” Bir Aralık sabahı, Galatasaray’dan çocuklarımızla birlikte başladığımız anti nükleer İstanbul yürüyüşlerinde Ayşen Eren, hergün Kadıköy’ün sokaklarını adımlayarak devam ediyor…

Nükleer yasaya karşı yürümeye nasıl karar verdiniz?

Nükleer yasaya karşı tepkiliyim ve karşıyım. Bu karşı duruşumu bir şekilde ortaya koymak istedim. Diğer yandan nükleer yasaya ve mecliste onaylanıp yürürlüğe girdiği takdirde Türkiye’de kurulacak olan nükleer santrallere ve bu santrallerin yaratacağı risk, tehlike ve sorunlara toplumun dikkatini çekmek, farkındalık yaratmak istedim. Yürümek son derece insani, barışcıl ve dikkat çekici bir eylem. Ayrıca heryerde, her an yapılabilir. Bu nedenlerle “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüş”e katılmaya karar verdim. Katılmaya diyorum çünkü bu yürüyüşün fikir babası Timur Danış. Benden önce Timur Danış, Antalya’dan Hediye Gündüz, Greenpeace gönüllüsü arkadaşlar, Sinop’tan Emrah Bilgiç ve Bahriye Şengün yürümeye başlamıştı zaten.

Nükleer karşıtlığınızı nasıl temellendiriyorsunuz?

Nükleer santrallerimiz olunca nükleer atıklarımız olacak. Çünkü ömrü 40-50 yıl olan bir nükleer santral, bu süre boyunca toplam bin ton nükleer atık üretiyor ve sonra kendisi de bir nükleer atık haline geliyor. Bugün nükleer santralı olan her ülkenin nükleer atıklarla başı dertte. Çünkü bu atıklar yok edilemiyor. Zararsız hale gelmeleri için ONBİNLERCE yıl çok korunaklı ortamlarda saklanmaları gerekiyor. Nükleer santralın sağlayacağı enerjiyi biz 40-50 yıl kullanacağız ama bizim çocuklarımız, torunlarımız ve onların çocukları onbinlerce yıl nükleer santralın ürettiği nükleer atıkların yaratacağı radyasyon riskine maruz kalacak, çıkan maliyetleri yüklenecek, şu an öngöremediğimiz ama zamanla ortaya çıkacak diğer sorunlarla uğraşmak zorunda kalacaklar. Çocuklarımıza, torunlarımıza ve onların çocuklarına bırakacağımız miras radyoaktivite, hastalık, ölüm saçan nükleer atıklar olacak.

Türkiye’de nükleer yasayı çıkarmak isteyenlere sormak istiyorum:
Gelecek nesillerin de yaşayacağı bu ülkeyi, kullanacağı toprağı, suyu ve havayı radyoaktivite ile kirletmek için onlardan izin aldınız mı?
Radyoaktif atıkları onbinlerce yıl güvenli saklama sorumluluğunu çocuklarımıza, torunlarımıza ve onların çocuklarına bırakıyoruz. Bu sorumluluğu almak istiyorlar mı? Onlara sordunuz mu?

Ülkedeki nükleer gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani nükleer çalışmalar sizce hangi aşamada?

Ülkenin bugünkü ve bundan sonraki binlerce yılını etkileyecek bir karar jet hızıyla oldu bittiye getirilerek apar topar meclisten geçirilmeye çalışılıyor. Yasa taslağı komisyonda incelenirken edinme ve inceleme imkanı olmadı. Henüz yasa Anayasa’da belirlenmiş tüm aşamalardan geçip yürürlüğe girmeden Sinop’ta nükleer santral kurma çalışmaları başlamış görünüyor. Bazı televizyon kanalları nükleer santrallerin faydalarını (!) anlatan programlar yapıyor. Hiçkimse nükleer santrallerin yarattığı risklerden; sık yaşanan nükleer kazalardan; Almanya, İsveç gibi ülkelerin nükleerden enerji elde etmekten vazgeçip, temiz, yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneldiklerinden; nükleer atık sorununun hala çözülemediğiden; Çernobil kazası sonrası Karadeniz yöresindeki yüksek kanser oranlarından bahsetmiyor. Nükleer Karşıtları hariç.

Nükleer karşıtı yürüyüşünüzün ilk gününü anlatır mısınız?

İlk yürüyüşümü kızımla, Timur Daniş ve oğluyla birlikte yaptım. Ama o gün kalabalıktık ve yürürken sohbet edip kızımla ilgilendiğim için çevreyi pek fark etmedim. Mesaj olarak elimizde rüzgar gülü taşıdık. Gerçek anlamda ilk yürüyüşümü Kadıköy iskeleden kalabalık bir saatte tek başına başlattım. Zordu. Vermek istediğim mesaj “Nükleer Yasa Mecliste. Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyorum” idi. Bunu bir karton üzerine elimle yazdım ve yürürken taşıyorum. Kalabalık arasında herhangi birisi iken, elinizde böyle bir mesajla yürümeye başladığınızda bir anda fark ediliyorsunuz. Bu rahatsız edici bir duygu. İlk verdiğim tepki gözlüklerimi takmak oldu. İnsanlar önce benim farklı olduğumu kalabalıkta algılıyorlar. Yüzüme bakıp sonra elimdeki kartona bakışlarını çeviriyorlar. Sonra benim “normal” olup olmadığımı anlamak için daha inceleyici şekilde yüzüme bakıyorlar. Bakışım, duruşumdan “normal” olduğuma kanaat getirip yeniden bakışlarını elimde kartona yöneltip bu sefer okuyorlar. Kimisi “Biliyorum, destekliyorum” bakışı atıyor, kimi “Bu ne?” bakışıyla bakıyor. Sonuç olarak eylemim amacına ulaşıyor.

Yürüyüşcülüğünüz günler ilerledikçe nasıl gelişti?

Uzun süreli yürüyüşlere alışkınım. Yürümek basit bir eylem gibi görünse de düzenli, sürekli olarak yapıldığında ciddi bir ön hazırlık gerektiriyor. İlk olarak rota belirleyip, yürüyüş saatlerimi kararlaştırıyorum. Kendimce bazı püf noktaları geliştirdim. Niyetim meydan ve sokakların en kalabalık olduğu saatlerde yürümek. Ana yollarda ilerlerken trafiğe karşı yürüyorum ki taşıtlardaki insanlar da fark etsin. Çok soğuk havalarda sabahları değil öğleden sonra yürüyorum. Genelde Kadıköy İskele’de yürüyüşümü başlatıyorum. Yürürken tepkiler alıyorum. El sallayanlar, alkışlayanlar, “Biz de sizi destekliyoruz”, “Biz de karşıyız”, “Nükleere Hayır” diyenler oluyor. Gülümseyerek destekleri için teşekkür ediyorum ama doğrudan iletişime geçmiyorum. Fotoğrafımı çeken kişilere “nükleer” konusunda ne bildiklerini soruyor, kısa bir sohbet yapıyorum. Birgün Harem civarından yürürken “Peki yoksulluk ne olacak?” dedi bir hamal. Sarsıldım. “Karşı Yürünecek” ne çok konu var diye düşündüm.

Bir gazete haberinde acılı annenin oğlunun 24 yaşında lenf kanseri sonucu ölümünü Çernobil kazasına bağladığını okudum. O gün mesajımı “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyorum. Nükleer Öldürür” olarak değiştirdim.

Yürüyüşlerim sonucunda kadınların erkeklere, gençlerin diğer yaş gruplarına göre daha ilgili oldukları kanısına vardım.

Yürüyüşün bir hedefi ya da süresi var mı?

Hedefim İstanbul’da yürüyerek insanlarda “Nükleer Yasaya” ve sonuçlarına karşı farkındalık yaratmak; soru işaretleri oluşturmak; duyarsız, ilgisiz kalmamalarını sağlamak. “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüşüm” bu yasanın meclise gelmesi beklendiği sürece devam edecek.

Eklemek istedikleriniz?

“Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüşü” inanan herkes yapabilir. Yaşadığı kentin, köyün sokaklarında yürüyebilir. Bu herkesin rahatlıkla yapabileceği insana, çevreye saygılı barışçıl bir karşı duruş ve farkındalık yaratma eylemi.

Görüşülmekte olan yasalara karşı sade vatandaş olarak daha duyarlı olmalı ve Meclis’te sesimiz olması gereken vekillerimize düşüncelerimizi iletmeliyiz.

Teşekkür ederiz.