6 Ağustos 2014 Çarşamba

NASIL SEÇMELİ? Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Seçimi ve Düşündürdükleri

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Temmuz 2014
Birkaç gün önce Amerikalı danışmanımdan gelen makaleyi okuyunca bu ayki yazımın konusu belli oldu.  Michael Schulson tarafından kaleme alınan ¨Nasıl Seçmeli?¨ başlıklı yazı şu cümle ile başlıyor, ¨Mantığınızın yararsız olmanın da ötesinde hiç işe yaramaz olduğu durumlarda, bazen en mantıklı seçim karanlığa rastgele atış yapmaktır¨.

1970’li yıllarda Amerikalı genç bir antropolog olan danışmanım Michael Dove Endonezya’da yaşayan, Kantu diye bilinen, balta girmemiş ormanlarda geçimlik tarım yapan çiftçileri araştırmak için yola çıkar.  Kantular ormanın belirli bölümlerini yakıp alan açmakta, açtıkları bu alanlarda tarım yapmakta ve bu döngüyü dönemsel olarak tekrarlamaktadırlar.  Çiftçiler tarım için açacakları araziyi belirlerken gelenekselleşmiş ve ruhani boyut kazanmış bir nevi kuş gözlemciliğine dayalı törensel bir yöntem kullanmaktadırlar.   Bazı kuş türlerinin Tanrı’dan işaretler getirerek insanlara yol gösterdiğine inanırlar.  Tarım için açacakları alanı belirlerken ormanda yürürler ta ki bu kuş türlerinden birkaçını aynı anda görünceye kadar.   Kuşları birlikte gördükleri yerde ormanı açıp, bitkilerini yetiştirmeye başlarlar.

Dove bu kuşların bir çeşit ekolojik gösterge olabileceğini ve Kantulara alanla ilgili bir şeyler söylediklerini düşünür.  Belki bu kuşların olduğu yerde toprak daha verimli veya ağaçlar orman açmaya elverişlidir.  Kantuları uzun süre izler, kuşları gözlemler, çiftçilerin hasadını ölçer ve aralarında mantıksal bir ilişki bulmaya çalışır.  Fakat işin içinden çıkamaz.  Çünkü her geçen gün bu insanların verilere dayalı mantıksal bir seçim yapmadıklarına fakat zar atar gibi şansa bağlı rasgele davrandıklarına ikna olur. Şu soruyu sorar, peki bu kutsal tören rasgele bir seçimi sağladığı için yararlı olabilir mi?  Kantuların hasadı hava durumu, yağmur miktarı, böcek istilaları, nehir seviyesinin yükselmesi gibi önceden öngörülemeyen, bilinmeyen, tahmin edilemeyen ve de kontrol edilemeyen  her yıl değişkenlik gösteren pek çok etkene bağlıdır. Sayısız bilinmeyenin olduğu bu çok değişken ortamda karar vermesi gereken insanoğlu sistemsel bir yöntem geliştirmeye meyil eder.  Kantular da ormanda açacakları alana karar verirken bazı etkenleri seçip diğerlerini yok varsaymak yerine, bütün etkenleri hesaba katan bu rasgele seçim yöntemini geliştirmişlerdir.

Modern dünyanın insanı olarak bize Kantuların rasgele yöntemi temelsiz gelebilir.  Çünkü biz belli bir konuda karar verirken kafamızda ulaşmak istediğimiz net bir amacımız vardır.  Karar verme sürecinde önce seçeneklerimizi gözden geçirir, sonra elimizdeki verilere bakarız, ki bunların bir kısmını kendimiz deneyimleyip ölçerek bir kısmını kişisel tahminlerle veya güvenilir bulduğumuz başka kaynaklardan elde etmişizdir.  Bir takım varsayımlar yapar, kimi seçenekleri veya verileri yok sayan indirgemeci mantıksal bir süreç kullanarak seçimimizi yaparız.  Çocuğumuzu göndereceğimiz okulun seçiminden,  bizi temsil edecek milletvekillerin seçimine kadar pek çok seçim kararını verirken bu şekilde hareket ederiz.  Modern dünyada bu karar verme sürecinin en iyi kararları vereceği kabul edilmiştir.

Oysa ki Kantuların karar verme sürecinde olduğu gibi şans faktörüne yer veren karar verme süreçleri belli durumlarda en iyi kararların verilmesini sağlayabilirler.  Schulson yazısında şans faktörünün ilginç özelliklerine değinir. Örneğin; rüşvet, iltimas, psikolojik baskı gibi olumsuz etkenleri karar sürecinin dışına iter,  suçlama ve pişmanlık duygularına neden olmaz, çabuk anlaşılır, kolay uygulanır ve ekonomik anlamda masrafsızdır.  Sonuç olarak alacağınız kararı kadere bağlayıp sonucunu olduğu gibi kabul edersiniz. Schulson, mantığa dayanmayan karar verme mekanizmalarının mantıklı olduğu durumları araştıran Peter Stone’un çalışmalarına değinerek, şansa dayalı karar vermenin iç rahatlatıcı olduğunu yazar.  İç rahatlatıcı olması karar verme sürecini etkileyen, istenmeyen her çeşit baskı ve etki unsurunu ortadan kaldırmasıdır. Ayrıca sonucun kabullenilmesi daha kolaydır.

Şans faktörüne yer veren kura ile seçim veya kura ile atama pratiğinin (İngilizcesi ‘sortition’) tarihi eski Yunana uzanır.  Schulson Jean-Jacques Rousseau’nun ¨Sosyal Sözleşme¨ kitabına atıfta bulunarak, Rousseau’nun ideal demokrasilerin kura çekilişlerini kullanarak her yurttaşa hükümetin herhangi bir bölümünde çalışmak için eşit şans vermesi fikrini savunduğunu yazar. 

Ülkemizde kura ile atama pratiğine hiç yabancı değiliz.   Devlet kendisi için çalışacak öğretmen, doktor, asker, hakim ve savcıları yıllardır kura yöntemi ile görev yerlerine atamaktadır.  Fakat kura ile atama pratiği diğer yöne çalıştırılmamıştır.  Yani yurttaşların kendilerini yönetecek devlet görevlilerini kura ile ataması ülkemizde yapılmamaktadır.  Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerini göz önüne alarak, şu soruyu sormak istiyorum: Adaylar oy çokluğuna göre değil kura ile seçilseydi ne olurdu?

Schulson’a göre, tarihçi Robert Finlay ¨Rönesans Venedik’inde Politika¨ isimli kitabında sayılı güçlü ailelerin ve etkin grupların Venedik’e hakim olduklarını ve başkan seçiminde herhangi bir aile veya grubun etkin olmasını engellemek için başkanlarını kura ile seçtiklerini yazar.  Ağustos ayında T.C. Cumhurbaşkanı ilk defa yurttaşları tarafında seçilecek.  Fakat adayları yurttaşlar belirleyemedi.  Belli sayıda milleti temsil eden vekil bir araya gelip seçtikleri kişileri aday yaptılar.  Milletin vekillerinin seçtiği adayların ikisi kendi partilerinden tek aday, biri birkaç partinin desteklediği çatı aday.  Günümüz Türkiye’sinde partiler ve parti başkanları o kadar güçlü ki politikayı onlar yönetiyor.  Cumhurbaşkanı adaylarını da onlar belirlediler.  Bu nedenle yurttaşlara verilen oy vererek seçmek, özünde etken değil edilgen bir görev.  Her parti kendi adayının seçilmesi için kıyasıya bir mücadele içinde yurttaşların vereceği kararı etkilemeye çalışıyor.  Her seçimde olduğu gibi bu seçim sürecinde de  şahit olunan ve olunabilecek; oy satın alma, rüşvet verme, oy verme işleminde ve sandıkta oy sayma sürecindeki sahtekarlıklar, medyayı kullanarak tek yönlü sınırsız propaganda yapma ve bazı adaylara tanınan ayrıcalıklar gibi olumsuzluklar nedeniyle, yurttaşlar seçimi ve sonucunu kabullenmede sıkıntı yaşayacaklar.

Oysa yurttaşlar cumhurbaşkanını kura ile seçecek olsaydı, oy çokluğunu elde etmek için partilerin verdiği bu mücadele anlamını yitirecekti.  Partilerin ve parti başkanlarının yurttaşların seçme sürecine etkisi sıfırlanacaktı.  Seçim propagandası için milyarlar harcanmayacaktı.  Bu nedenle yurttaşların oy verme sürecindeki görevleri nispeten daha etkin olacaktı.  Bu fikir, mantığı politikadan tümüyle uzaklaştırmıyor.  Bu bağlamda aday belirme sürecinde partiler ve parti başkanlarının değil, yurttaşların daha etkin olacağı politik mekanizmalar geliştirilebilir.

Cumhurbaşkanı adaylarını yurttaşların kendilerini temsil eden vekiller aracılığıyla belirlediğini ve belirlenen adaylar arasında seçimi kura ile yaptıklarını hayal edin.  Şans faktörüne yer veren böylesi bir seçim süreci hangi ezberleri ve planları, nasıl ve neden bozardı? 

25 Haziran 2014 Çarşamba

Kırsal Yaşamın, Küçük Çiftçiliğin Savunucusu Wendell Berry


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Haziran 2014.

Amerikalı yazar, şair, çiftçi, küçük çiftçi hakları savunucusu ve çevre aktivisti Wendell Berry’i tanımam tesadüfen oldu.  Yale Üniversitesi’nin davetlisi olarak bir sohbet toplantısı için geldi.   Toplantı şehrin en büyük salonunda düzenlendi.  Dinleyiciler binanın girişinde upuzun bir kuyruk oluşturdu, salon tıklım tıklım doldu.  Pek çok kişi koltuk kalmayınca yerde oturdu.  Bu kadar çok sevilen bu adam kimdi?



ANKET

Ne kadar zehir yemeğe niyetlisin
Serbest piyasa ve küresel ticaretin başarısı için?
Lütfen tercih ettiğin zehirlerin ismini ver.

İyiliğin hatırı için ne kadar
Şeytanlık yapmaya niyetlisin?
Aşağıdaki boşluklara
Tercih ettiğin şeytanlıkları ve nefret davranışlarını yaz.

Hangi ödünler vermek için hazırsın
Kültür ve uygarlık için?
Lütfen yok etmeye niyetli olduğun
Tarihi eserleri, kutsal mekanları ve sanatsal işleri listele.

Vatanseverlik ve bayrak adına,
Sevgili toprağımızın ne kadarının kutsallığını yok sayabilirsin?
Boşluklara onlarsız yapabileceğin
Dağları, nehirleri, kasabaları, çiftlikleri listele.

Kısaca uğruna bir çocuğu öldürebileceğin
Fikirlerini, ideallerini veya umutlarını,
Enerji kaynaklarını, güvenlik çeşitlerini belirt.
Öldürmeye niyetlendiğin çocukların
Lütfen isimlerini ver.

Şiirlerinde geleneksel yaşam tarzını, küçük çiftçiliği, doğa ile uyumu, çalışmanın erdemini, toprağa bağlılığı dillendirir ve pekçoğu pastoral şiir tadındadır. Çiftliğinde gündelik yaşamındaki sıradan olayların sıra dışılığını ortaya koyarak, uyandırdıkları zengin duygu ve düşünceleri  sade ve akıcı bir dille aktardığı “Sabbath” adı verdiği şiirlerini yıllar boyunca düzenli olarak yazar.  Şiirlerinde Amerikan politik ve ekonomik sistemini sertçe eleştirir, fakat eleştirilerinin merkezine sistemi değil insanı koyar.  Şiirleri Berry’nin yaşam felsefesi hakkında ipuçları verir belki ama asıl düzyazıları yaşam felsefesini detaylı olarak anlatır.

KAR GİBİ

Varsay biz işimizi yaptık
Kar gibi, sessiz, sessiz,
Açıkta hiçbir şey bırakmadan.

Felsefesinin en temel öğelerinden birisi toprak sevgisidir.  Bu sevginin iki boyutu vardır. Toprağa ilgi gösterip bakmak ve toprağa bağlanmak.  Bu bağlamda küçük çiftçiliğe inanır ve toprağa bağlı kırsal yaşam tarzını savunur.    Kendisi de yıllardır babası ve dedesinin izinde çiftliğinde yaşamakta ve toprağını ekip biçmektedir.  Yaşamı boyunca küçük çiftçiliği desteklemesinin nedenini bu aile geleneğine ve babasının yaşadıklarına bağlar.  1907 yılında babası ufak bir çocukken bir gece, gaz lambasının ışığında yetiştirdikleri tütünü sattıklarında ellerine geçecek para ile neler yapacaklarını konuşan anne ve babasını dinler.  Zengin değillerdir.  Çiftliklerinde yetiştirdikleri ürünleri satarak geçinirler. Çiftliği satın almışlardır ve borç ödemeye devam etmektedirler.  Ertesi sabah dedesi saat 2’de kalkıp tütünü satmak için şehre gider.   Akşam bir kuruşsuz eve döner.  Tütünü satıp tüm borçlarını kapattığında elinde hiç para kalmamıştır.  Dedesini ve dedesi gibi binlerce küçük çiftçi ailesinin ekonomik olarak zorda kalmasının tek nedeni, kapitalist sistemdir.   Tek bir kişi, tütün tekeli olmuş ve binlerce üreticiden tütünü istediği fiyattan satın almaktadır.  Böylece önce babasının, sonra kendisi ve erkek kardeşinin ve daha sonra çocuklarının küçük çiftçilerin haklarını savunma geleneği başlamış olur.
Tarlada yetiştirilen, çiftliklerde üretilen yiyecek, Berry için kültürel bir üründür. Çünkü yiyeceği üretmek için sadece teknoloji yeterli değildir. Çiftçi de kültürel bir üründür.  Çünkü iyi bir çiftçi yüzyıllardır ataları tarafından geliştirilen tohumları ve yöntemleri kullanır.  Endüstriyel tarımı, makinaları çiftçilerin yerine koyduğu, onları işsiz bıraktığı ve bağımsızlıklarını ellerinden aldığı için saldırgan olarak niteler.  Toprağa, yetişen ürün ve yiyeceğe ve de insana özen ve ilgi göstermek endüstriyel tarımın ilkesi olmamıştır.  Bu nedenle toprağa, yiyeceğe, yiyeceği üreten ve tüketen kişiye saygı da göstermez.  Küçük çiftçiyi değersizleştirmeye, fakirleştirmeye ve yok etmeye çalışır.
Wendell Berry kapitalizmi de sosyalizmi de ideolojik kimliklerinden sıyırıp, modern endüstriyel sistemler olarak tanımlar.   Her ikisinin de ölçeği ve ekolojik sağlığı dikkate almayarak benzer yanlışlar yaptığını söyler.  Bu çerçeve içinde önerdiği yeni bir politik veya ekonomik sistem değil, varolan fakat yokolmaya yüz tutan toplumsal ilişkilerin güçlü olduğu, toprağa bağlı ve saygılı kırsal yaşam tarzıdır.  Berry için yerel, küçük ölçekli olan ve yerel halka ait olan güzeldir. Pazar ekonomisini ve küreselleşmeyi eleştirir.  Eleştirisini siyasi ve politik değil, ekolojik, kültürel ve sosyal nedenlere oturtur. İyi işleyen yerel ekonominin politik yaşamı biçimlendireceğini ve sağlık kazandıracağını düşünür.  Kapitalist ve neoliberal sistemin yaratıp, beslediği politik ve ekonomik güç paylaşımının yarattığı eşitsizlik ve adaletsizliklerin siyasi değil ekonomik araçlarla çözüleceğine inanan romantik bir bakış açısı vardır.
Binlerce insanı Amerika’ya çeken “Amerikan Rüyası”nın yok olduğunu anlamak için Berry’nin yaklaşık kırk yıl önce yazdığı en çok bilinen “Tedirgin Eden Amerika” (The Unsettling of America) kitabını okumak gerekir.  Kaleme aldığı kitaplarında kapitalist düzeni, bu düzenin aktörlerini ve onların kültürel, sosyal ve ekolojik değerleri yok ederken yarattıkları sorunları anlatır.  Sorgulayan bakış açısı ve eleştirel düşünceleri ile bir çeşit entellektüel aktivizm yapar.  Diğer yandan toprağa bağlı, doğaya saygılı, sosyal ilişkiler ile zenginleşen, mutluluğu yerelde yakalayan anlamlı bir yaşam sürmenin mümkün olduğunu bize kanıtlar. 
Çevre kirliliğinin arttığı, sağlık sorunlarının tırmandığı, sosyal ilişkilerin zayıfladığı, yaşam kalitesinin düştüğü, iş yaşamının verdiği tatminin giderek azaldığı tüketime dayalı Amerikan yaşam tarzından sıkılan ve “anlamlı” alternatif bir yaşam tarzı arayan orta sınıf Amerikalıların idolü olur.

Yale Üniversitesi’ndeki konuşmasında vurguladığı gibi geleceğe olumlu veya olumsuz bakış açısıyla değil ümitle bakmalıdır. Bu farklı yaşam tarzını benimseyip sürdürmek ancak geleceğe ümit ve  güvenle bakmakla mümkün olacaktır.

26 Mart 2014 Çarşamba

TAMAM MIYIZ? GEZİ SONRASI YEREL SEÇİMLER ÖNCESİ TÜRKİYE DEMOKRASİSİNİ JOHN DEWEY İLE OKUMAK


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Mart 2014.

Gezi olayları ile başlayan halk hareketi 17 Aralık 2013’de ülkeyi sarsan rüşvet skandalı nedeniyle büyüyerek devam ediyor.  Bu ikinci dalga hareket ilkine göre daha yaygın, güçlü, kamusal bir kimliğe sahip ve Türkiye demokrasi tarihinde önemli ve farklı bir yeri var.  Bu nedenle, 30 Mart yerel seçimleri yaklaşırken Gezi kamusal hareketini ve Türkiye demokrasisini John Dewey ile okumak ve irdelemek istedim.

John Dewey tanınmış Amerikalı filozof ve eğitim teorisyenidir.  Atatürk’ün daveti ile 1924 yılında Türkiye’ye gelmiş, Türk eğitim politikası ve sisteminin oluşturulmasına önemli katkı sağlamıştır.  Dewey demokrasi savunucudur.  Demokrasiyi sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası kabul eder.   Dewey’e göre demokrasi, aile, okul ve toplum yaşamı içinde, bireylere deneyimleterek öğretilen yaşamsal bir beceri, bir gelenektir.  Dewey’in demokrasisinin, bugün Türkiye’de siyasi partiler arasına sıkışan, vatandaşların dört yılda bir oy sandıklarını ziyaretinden ibaret demokrasiden çok farklı olduğu bilinmelidir.
John Dewey’e göre bireyler fiziksel, zihinsel ve ruhsal eylemlerin merkezidir.  Eylemlerinde neyi düşünebileceklerini, neyi seçebileceklerini belirleyen  pekçok sosyal etkiye maruz kalırlar.  Bazen bu etkiler birbiriyle çatışır.  Bu karmaşık ve çatışan sosyal etkilerin altında bireysel bilinç odaklanır, eyleme karar verir ve uygular.  Eylem sonrasında çıkan sorunları çözer.  Birey yerine bireyler topluluğu veya halk söz konusu olduğunda aynı kurallar ve akış geçerlidir.  Yazımda bundan sonra halk sözcüğü yerine kamu sözcüğünü kullanacağım.  Çünkü kamu sözcüğü, bir ülkede sınırları belli coğrafi bir alan içinde yaşayan halkın bütününü ifade ediyor. 
Politik demokrasi yaygın olarak bir ülke yönetim biçimi olarak bilinir.  Temsili görevlilerin seçimini ve görevlilerin iş yapış biçimlerini düzenleyen uygulamadır.  Demokrasi ile yönetilen ülkelerde, hükümetlerin kamuyu temsil ettiği ve kamunun isteklerini yerini getirmek için çalıştığı varsayılır.  Hükümetler kamunun oyuyla seçilmiş olmasına rağmen bazı hükümetlerin kamuyu temsil ettiği bazılarının etmediği söylenir.  Bunun bir nedeni hükümette yer alanların en nihayetinde insan olmaları ve insan karakterinin kişisel özelliklerini taşımalarıdır.  Bir yanda temsil ettikleri kamuya karşı kamusal sorumluluklar taşırlar ve kendilerine verilen görevleri vardır. Bu sorumlulukları yerine getirebilmeleri ve görevlerini yapabilmeleri için kamu tarafından hak ve imkanlar ile donatılırlar.  Diğer yanda bağlı oldukları veya yakın oldukları aileleri, akrabaları, aile dostları, iş grupları ile ait oldukları sosyal sınıfın çıkarlarına hizmet etmeye meyilli olurlar.  Kamuyu temsil etmek için seçilen her vekil, bu vekillerden oluşan hükümet, hükümetin atadığı devlet yöneticileri, kamusal görevleri ile kişisel çıkarları arasındaki bu çelişki ve çatışmayı yaşar.  Kamu bu çelişkiyi kontrol edip azaltacak, temsili işlevin kişisel olana ağır basmasını sağlayacak önlemleri aldığı takdirde politik kurumlar temsilidir denilebilir.  Bu nedenle, temsili hükümet, kamunun kendi üstünlüğünü güvenceye alması ile mümkün olur.  Fakat bu nasıl sağlanacaktır?
Ülkeyi yöneten temsilcilere sağlanan imkan ve güçler ülkeyi kendi çıkarları doğrultusunda idare etmeleri ve ülkeyi sömürmeleri için verilen bir davetiyedir.  Ayrıca John Dewey’in tarihteki olaylara bakarak çıkardığı sonuca göre, kamuyu temsil edecek ve yönetecek kişilerin seçimi, bu kişilerin yetki ve güçlerle donatılması siyasi bir kazadır.  Çünkü, savcılar, hakimler, yöneticiler ve idareciler kamu yararına hizmet etme kapasitelerinden bağımsız, pekçok başka nedenden dolayı seçilmişlerdir. Gücü kazasonucu eline alan temsilciler devlet geleneğini ve varolan mekanizmaları kullanarak güçlerini ülke içinde veya dışında nüfuzlu aileler ve kuruluşlarla, birlikler ve ortaklıklar kurarak, devletin gelirlerine erişip kamu yararına olmayan pekçok farklı işlerde kullanarak hanedanlıklarını kurarlar.   Politik demokrasi, bu gelişmeleri engellemek, kamusal - kişisel çıkar çatışmalarını önlemek, kişilere ve kamuya ait hakları korumak için hükümetlerin güçlerini sınırlandırır.  Bu sınırlama politik araçlarla yapılır.  Peki bu politik araçlar etkili midir ve ne kadar etkilidir?  Bu politik araçlara ülkemizden bir örnek, Sayıştayın kamu adına hazırladığı bütçe hakkı denetim raporlarıdır.    Geçtiğimiz günlerde Sayıştay raporlarıyla ilgili basında çıkan haberler, raporların etkisiz hale getirilebildiğini gösterdi.  O halde hükümetin güçleri nasıl sınırlanacaktır?
John Dewey’e göre kamuyu oluşturan her birey bir anlamda kamunun memurudur, kamuyu temsil eder ve kamusal sorumluluk taşır. Kamusal sorumluluklardan birisi seçim gibi kamusal etkinliklere katılımdır.  Kamu apolitik bağlarla bir arada yaşar, fakat politika ile birbirine tutunur.   Devlet yönetim sistemi olan politik demokrasi ile sosyal bir sistem olan demokrasi birbirine bağlıdır ve birbirinden etkilenir.  Fakat demokrasi olmadan politik demokrasi gerçekleşmez. Demokrasi toplumsal yaşam biçimidir ve bireyler yaşayarak öğrenip benimserler.  Demokrasi eğitimi evde başlar, komşuluk ilişkileri içinde gelişir ve aile, okul, endüstri, iş, din çevrelerindeki türlü insan ilişki biçimini şekillendirir.  Mükemmel ve güçlü kamu, demokrasi eğitimi ve sosyal ilişkileri güçlendiren iletişim ile yaratılabilir.

Türkiye 17 Aralık 2013 tarihinde ülkenin en büyük rüşvet skandallarından birisi ile çalkalandı.  Aralarında bakan çocuklarının da bulunduğu kamu görevlileri, bürokratlar, banka müdürleri “rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık”  suçlarını işledikleri iddiasıyla gözaltına alındılar. Rüşvet skandalı ve sonrasındaki gelişmeler Gezi sonrası ikinci büyük kamu hareketini tetikledi.  Gezi hareketinden farklı olarak, bazı vatandaşlardan “İktidara her gelen yedi.  Bunlar da yesin”, “Benim param değil mi, yesinler” yorumları geldi.  İlk yorum,  temsil edenler tarafından kamunun maddi varlığının kötüye kullanıldığının ve kamunun kendini koruyamadığının kabulü niteliğinde. Vatandaş, kendi seçtiği temsili hükümetten kendi kamusal haklarını korumasını istemek yerine, yolsuzluk yapmasını normalleştiriyor ve hatta bunu bir kural olarak benimsiyor.  İkinci yorumda ise kendini bireyselleştirerek kamudan soyutlama çabasına giriyor ve sanki bu ayrım mümkünmüş gibi, kamuya ait maddi varlığın kendisine ait olduğunu varsaydığı bölümünün temsili hükümet tarafından kötüye kullanılmasına izin veriyor.  Her iki ifade bu vatandaşların kamu olmanın bilincine sahip olmadıklarını gösteriyor.  Bu nedenle bu tarz düşünen bireyler, kamunun bir parçası olmalarına rağmen kamunun çıkarlarını korumayacak ve güvenceye almak için organize olmayacaktır.  Bu vatandaşların evlerinin kapısında kilit olmadığını ve evlerini soymaya gelen hırsızları içeriye buyur ettiklerini sanmıyorum.  Konu kişisel mal yerine, kamu malı olduğunda neden bu çelişkiyi yaşıyorlar?  Çünkü John Dewey’e göre bireysel çıkarlarını kamusal yaşamın üstünde görüyorlar.  Kısacası kamusal bilince sahip değiller. Dewey, kamusal bilince sahip olmayanların oy vermenin etkisini de sorguladıklarını, “Oy versem ne olacak ki?”, “Ne fark edecek?”,  “Oyum hiçbirşey değiştirmeyecek?” dediklerini söylüyor. 
Dewey kamu bilincin gelişmemesini halkın bir yerde kalıcı olmamasına ve bu nedenle sosyal ilişkilerini geliştirip organize olamamasına bağlıyor. Plato ve Rousseau’a göre kamu bilincinin gelişmesi birbiriyle ilişkili insan sayısına bağlı, bu nedenle devlet birbiriyle ilişkide olmayı sürdürebilecek insan sayısı ile sınırlı olmalı.  Gelişen iletişim teknolojisi ile birlikte sosyal medyanın yaygın ve yoğun kullanımı iletişimde olduğumuz insan sayısını katlandı, sosyal ilişkileri geliştirebileceğimiz yeni bir ortam sağladı ve organize olmak için farklı yöntemler sundu.  Sosyal medya üzerinden haberler çabuk yayılıyor, fikirler ve bilgiler hızlı ve kolayca paylaşılıyor.  Sosyal medya kamunun sadece görmesini değil, konuşmasını ve tüm diğer konuşmaları duymasını sağlıyor.  İnsanlar sürekli ve karmaşık bir biçimde birbirleriyle iletişim kuruyorlar ve birbirlerini etkiliyorlar.  Fiziksel, mekansal ve zamansal sınırlar ortadan kalktı. 
Sosyal medyanın polis şiddetine karşı gelişen Gezi hareketi ve 17 Aralık rüşvet skandalı ile tetiklenen ikinci dalga Gezi hareketinde oynadığı role bakıldığında, artık coğrafi ve zamansal kısıtların kamusal örgütlenme üzerindeki etkisini yitirmeye başladığı görülüyor.  Kamu, Dewey’in demokrasi için gerekli bulduğu sosyal ilişkilerin gelişmesini sağlayan farklı ve yeni bir  iletişim şekli buldu ve bunu kamusal işbirliğinde ve örgütlenmede  kullanmaya başladı.  Ayrıca sosyal medyanın sağladığı iletişim şekliyle kamu yeniden doğdu ve kamusal değerleri kişisel çıkarların üstünde tutan bir kimliği sahiplenip, benimsedi. Kollektif düşünüp davranan, canlı, esnek fakat kalıcı, kendi kendini eğiten, sürekli değişen karmaşık bir resme hızla cevap veren, kamusal haklarını savunan bir yapıya kavuştu.  Kamusal bilinç, temsil edenlerin ve kamu görevlilerinin kamusal hizmete ne kadar uygun olduklarını sorguluyor.  Kamu tarafından temsil edenlerin ve bürokratların verdikleri kararlar, yaptıkları işler günlük olarak izleniyor ve değerlendiriliyor.  Kamusal bilinç, kamunun her ferdini oy vermeye ve verecekleri oylara sahip çıkmaya davet ediyor.  Türkiye, Gezi hareketi sonrası yerel seçimler öncesi, John Dewey’in demokratik kamu ütopyasına Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana hiç olmadığı kadar yakın.