28 Şubat 2011 Pazartesi

İklim Kapitalizmi’ne Karşı İklim Etiği ve İklim Adaleti

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Şubat 2011

Farzedin zengin ve varlıklı insanların yaşadığı bir siteye komşunuz. Site merkezi sistemle ısıtılıyor, kömür kullanıyor. Merkezi sistemin bir bacası var. Bacadan çıkan gazlar sitede oturanları rahatsız etmesin diye sizin binanıza doğru uzatılmış. Çıkan zehirli gazlar sizi ve komşularınızı felaket şekilde etkiliyor. Çocuklarda ve yaşlılarda astım şikayetleri artıyor, zehirlenme vakaları görülüyor. Camı, pencereyi açamaz, bahçede dolaşamaz hale geliyorsunuz. Siteye durumu şikayet etmek için gidiyorsunuz. Size ayda şu kadar para verelim, bu duruma göz yumun diyorlar. Ne yaparsınız?

İklim değişikliği, kendisine neden olmayan insanlara daha çok zarar veriyor. İklim değişikliğinden şu ana kadar en çok etkilenenler ülkeler arasında Bangladeş, Maldivler ve Pasifik Okyanusu’ndaki bazı ada ülkeler var. Bangladeş Çevre ve Orman Bakanı Hasan Mahmut’a göre, en iyimser tahminle 2050 yılına kadar Bangladeş’in kıyı bölgelerinde yaşayan yaklaşık 30 milyon insan, iklim değişikliği bağlantılı erozyon, seller ve içme sularının tuzlanmasından dolayı evlerini, topraklarını bırakıp göç etmek zorunda kalacak. Ada ülkeler, tüm topraklarını kaybetmek üzereler.

Doğa Ana bir bütün. Her parçası diğer parçalarına bağlı ve etkileşim içinde. İnsanoğlunun yarattığı yapay ülke sınırları O’nun için hiçbirşey ifade etmiyor. Doğa Ana’nın yaşamsal döngüleri bu sınırları tanımadan sürüyor. Bunun, hafızalarımızda kalan en büyük kanıtı geçtiğimiz Ekim ayında Macaristan’da alüminyum fabrikasındaki tonlarca kirleticinin, kaza sonucu Tuna Nehri’ne karışması idi. Tuna Nehri’nden, yeraltı su kaynaklarına, toprağa ve Karadeniz’e kadar ulaşan kirleticiler, Macaristan ülke sınırlarının ötesindeki ülkelerin halklarını ve doğasını tehdit ediyor.

Benzer şekilde iklim değişikliğine neden olan sera gazlarını yayan ülkeler ve fabrikalar sadece bulundukları ülkelerin değil diğer ülkelerin vatandaşlarının yaşamını ve doğasını da tehdit ediyor. Bunlar, insanlığın kurduğu sistemde tek bir ülkeye karşı sorumlu iken, aslında Doğa Ana’ya ve tüm insanlığa karşı sorumlu tutulmalılar.

Yaşanan bu gibi deneyimler sorgulamaları beraberinde getirdi ve iklim etiği ile iklim adaleti kavramlarının doğmasına neden oldu. İklim etiği yeni, gelişen bir araştırma alanı ve iklim değişikliğinin etik boyutunu irdeliyor. İklim adaleti ise sadece etik değil aynı zamanda ekonomik ve sosyal boyutları olan bir kavram. İklim adaleti, sorunu yaratan ana nedenlerin (küresel ekonomi tarafından körüklenen ekonomik büyüme ile küreselleşme sonucu şirketlerin izlediği sürdürülemez üretim, tüketim ve ticaret biçimi gibi) üzerine gidilmesini talep ediyor. Gerçek çözümlerin, demokratik sorumluluk, ekolojik sürdürülebilirlik ve sosyal adalet ilkelerini temel almasını savunuyor. İnsan nedenli iklim değişikliğinin etik boyutu, bugüne kadar ne iklim değişikliği politika tartışmalarında yer aldı ne de bilim ve ekonomi dünyasında yeterince araştırıldı.

Dünya Sağlık Örgütü, her yıl küresel iklim değişikliği yüzünden dünyanın en fakir ülkelerinde 150,000 kişinin öldüğünü açıkladı. Nature dergisi, buna ek olarak her yıl 5 milyon insanın hastalandığını ve bu rakamların giderek artacağını yazdı. Bu gerçek, iklim değişikliğinin insanın yaşam hakkını, özgürlüğünü ve güvenliğini zora soktuğunu gösteriyor. Bu nedenle küresel iklim değişikliği çalışmalarında, küresel iklim değişikliğinin temel insan hakları üzerindeki etkisinin etik açıdan analiz edilip değerlendirilmesi gerekiyor.

İklim değişikliğine neden olanlar ile bundan olumsuz etkilenenler aynı kişiler değil. Bundan dolayı, dağıtım adaleti bir diğer etik konu. Dağıtım adaleti, iklim değişikliği fayda ve zararlarının insanlar ve ülkeler arasında adaletli ve eşit dağıtılması ile ilgileniyor. Uluslararası çalışmalarında yaygın olarak kullanılan “Fayda/Zarar Analizi” gibi yöntemler, eşit dağıtımı dikkate almıyor, bu nedenle de yetersiz kalıyor. Bu çalışmalarda, etik ilkeleri dikkate alan yeni bakış açılarının ve yöntemlerin kullanılması önem taşıyor.

Birleşmiş Milletler Eliyle Yaratılan İklim Kapitalizmi

Birleşmiş Milletler, Kyoto Protokolü ile küresel iklim değişikliğine neden olan karbondioksit salınımını azaltacağını iddia ettiği üç yöntemi destekliyor: Emisyon Ticareti, Temiz Gelişim Mekanizmaları, Ortak Uygulamalar. Yöntemlerin özü ekonomik ve karbon salınımı çok yüksek ülkelerin, doğrudan salınımlarını azaltmak yerine, başka ülkelerle, ki bunlar çizilen çerçeveye gore karbon salınımı düşük olan gelişmekte olan ülkeler, karbon salınımını azaltmaya dönük işler yapmaları. Genel olarak, küresel ısınma politikaları ile gelişmiş ülkeler için gelişmekte olan ülkelerde yeni iş alanları ve pazarlar açıyor. Bu yöntemler, hem etik olmadıkları hem de yetersiz kaldıkları için ağır olarak eleştiriliyorlar. Annie Leonard “The Story of Cap and Trade” isimli belgeselinde karbon ticaretini, ana kirleticilere haksız kazanç sağladığı, karbon dengelenmesi adı altında emisyonların gerçek anlamda azaltılmayıp, sahtekarlık yapıldığı, dikkati gerçek çözümlerin araştırılmasından uzaklaştırdığı için tenkit ediyor. Wikileaks belgeleri ile gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülke hükümetlerine seslerini çıkarmamaları için rüşvet verdiği kanıtlandı. Geçtiğimiz Aralık ayında Kankun’da yapılan iklim değişikliği zirvesinden sonra yaygınlaşan “Iklim Kapitalizmi” deyimi bu gelişmelerin sonucu.

Birleşmiş Milletler’e alternatif olarak, Nisan ayında Bolivya’nın Cochabamba kentinde sosyal hareketlerin katıldığı, İklim Değişikliği ve Doğa Ana’nın Hakları Konferans’ı düzenlendi. Hükümetlerin değil, halkların zirvesinde alınan kararlar şunlar:

  • · 2017’ye kadar sera gaz salınımlarıın %50 azaltılması.
  • · Küresel ısınmanın 1°C sabitlenmesi.
  • · Gelişmiş ülkelerin iklim borçlarını kabul etmelerinin sağlanması.
  • · İnsan haklarına ve yerel halkların doğuştan gelen haklarına saygı gösterilmesi.
  • · Doğa ile uyumu garanti etmek için Doğa Ana’nın evrensel haklarının beyan edilmesi.
  • · Karbon pazarını ve REDD (Reducing Emissions from Deforestation in Developing Countries) vasıtasıyla doğanın ve ormanların ticarileştirilmesini red edilmesi.
  • · Uluslararası İklim Adaleti Mahkemesinin kurulması.
  • · Gelişmiş ülkelerin tüketim alışkanlıklarını değiştirecek önlemlerin alınması.
  • · İklim değişikliğini azaltacak teknolojilerin kullanım haklarının dünyaya mal edilmesi.
  • · Gelişmiş ülkelerin her yıl GSMH’nın %6’sını iklim değişikliği çalışmalarına ayırmaları.

Ülke hükümetleri ile küresel finans kuruluşları arasında götürülen iklim değişikliği çalışmalarının sadece ekonomik ve politik kıstaslarla yürütülemeyeceği, iklim adaletini temin etmek için evrensel insan hakları ile yerel halkların haklarının da bu çalışmalara dahil edilmesi gerektiği anlaşılıyor. Sosyal hareketler ve halklar bunu elde etmek için mücadeleye devam edecekler.


31 Ocak 2011 Pazartesi

Güçlü Yerel Ekonomi İçin Yerel Para

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 29 Ocak 2011

Para nedir? Altı üstü yazılı bir kağıt parçası. Türkiye’de herhangi birisine 10 TL gösterseniz, bu kağıt parçasının 10 TL değeri olduğunu söyler. Peki bu 10 TL’yi örneğin Peru’da bir dükkan sahibine gösterseniz O’nun için değersiz bir kağıt parçasıdır. Öyle ise bu kağıda 10 TL değer biçen biziz, TC Cumhuriyeti vatandaşları. Para teorisyenleri, “Para sosyal bir anlaşmadır” diyor. Bu kağıda 10 TL değeri biz anlaşarak verdik.

Küresel ısınma, petrole aşırı bağımlılık, yükselen petrol fiyatları, ekonomik krizler, azalan doğal kaynaklar, artan çevre kirliliği ve ekonomik istikrarsızlıklar... Dünya üzerinde yaşayan toplumlar bu ve benzeri sorunlarla bugün yüzyüzeler ve ilerde daha sık karşılaşacaklar. Peki bunlara nasıl karşı duracaklar? Tüm bu krizler, insanlığı yeniden düşünmeye ve kişisel, sosyal, ekolojik ve ekonomik boyutlarda değişime çağırıyor. Yerel toplumlarda bu değişimi başlatacak kilit kavramlar, yerelleşme ve dayanıklılık gücü (resilience). Toplumların ekonomik dayanıklılık gücünü kazanmaları, para üzerinde yeniden düşünmelerine ve yerel ekonomilerini yeniden tasarlamalarına bağlı.

Günümüzde küresel ekonomi ve para sistemi, ulusal ve yerel ekonomileri zora sokan küresel boyutlu sorunların ana nedeni. Çünkü, küresel ekonomi gerçek yaşam kalitesini artırmak yerine tüketimi artırarak sürekli büyümeyi hedefliyor. Bu amaç, kısa süreli finansal kazançlar ile uzun süreli dayanıklılık ve sürdürülebilirlik hedefleri arasındaki çatışmayı körüklüyor. Ülkeler arası yatırımların ve üretim faaliyetlerinin hızlı olarak bir ülkeden diğerine kaymasını neden olarak, yerel ekonomilerde yoğun iş gücü kayıplarına ve bunların sonucunda ulusal ve yerel ekonomilerin çöküşüne yol açıyor. Eşitsizlik, adaletsiz gelir dağılımı ve sosyal dışlama küresel sistemin yarattığı diğer olumsuz etkiler. Küresel ekonomi ve para sisteminin, ekonomi teorisyenlerinin iddia ettiği gibi küresel bir denge kurması beklenirken, tam tersine büyük istikrarsızlıklar, güvensizlikler ve sorunlar yaratıyor. Bu nedenle yerel ekonomilerin küresel ekonomiden bağımsız olarak kendilerini güçlendirmeleri giderek önem kazanıyor.


Ekonomi, mal ve servis değişimi üzerine kurulur. Para sistemi, bu değişimi kolay ve rahat kılar. Para teorisyenleri “Para, sosyal bir anlaşmadır” diyorlar. Bir kağıt parçasının değeri olduğu konusunda yapılan toplumsal bir uzlaşma.


Richard Douthwaite*, “Para, kendisini kullanacak olan halk tarafından yaratılmalıdır, para üzerinden kar sağlayacak kurumlar tarafından değil” der. Küresel ekonomi ve para sisteminin yarattığı sorun ve sıkıntıları bertaraf edebilmek için yerel halklar kendileri için yerel para sistemleri yaratmışlardır. Yerel para uygulamalarının tarihi 1830lara kadar gider. Günümüzün artan, sıklaşan ve derinleşen küresel ekonomik ve finansal sorunları karşısında yeniden popülerleşmeye ve yaygınlaşmaya başladılar. Bu sistemlerde, yerel para bir yatırım aracı değil, değişim aracı. Yerel para sistemleri çok çeşitli. Kiminde para, kiminde zaman, mal ve hizmet ve kiminde de bir kova çöp değişim aracı olabiliyor. Bazısı ulusal para karşılığında basılıyor bazısı karşılıksız. Yerel parayı ya yerel halkın kendisi basıyor veya belediye. Yerel para sistemleri klasik ekonomi anlayışına göre ekonomik olmayabilir fakat ekonomi denklemlerinin içine ekolojik ve sosyal faktörleri ekliyorlar. Halkın yarattığı bir değişim aracı olduğu ve halk tarafından yönetildiği için demokratikler. Yapılan araştırmalar, yerel para sistemlerinin, yerel ekonomiyi canlandırdığını, yerel paranın yerel ekonomi dışına kaçışını geciktirip, daha uzun dolaşımını sağladığını, yerel üretimi artırdığını, yerel işletmeleri güçlendirdiğini, yeni iş imkanları yaratıp, sürdürülebilir tüketim alışkanlığı kazandırdığını, toplumsal ve sosyal bağları güçlendirdiğini gösteriyor.

İşte birkaç örnek:

En başarılı yerel para örneği, 1930’ların Avusturya’sından. Wögl kasabası belediye başkanın büyük projeleri fakat çok küçük bütçesi varmış. Bu bütçeyi bankaya garanti olarak yatırıp, “işçi sertifikaları” basmış ve belediye projelerinde çalışan işçilerin maaşlarını bu sertifikalar ile ödemiş. Halkın bu parayı tasarruf değil alışveriş için kullanmasını teşvik için, aylık devaluasyon uygulamış. Halkın elinde işçi sertikası var fakat harcayacağı yer yoksa, devaluasyondan dolayı belediye vergilerini erken ödemeye başlamışlar. O dönem Wögl Avusturya’da işsiz olmayan tek şehirmiş. Bu sistem ile ayrıca yeni evler inşa edilmiş, bir kayak pisti yapılmış ve bir köprü tamamlanmış.

Bir diğer örnek Brezilya’daki Curitiba şehrinden. 1970lerde Jamie Lerner Curitiba belediye başkanı olduğunda, şehrin büyük bir çöp problemi ve geniş fakir semtleri varmış. Belediye Başkan “çöp” temelli bir yerel para sistemi kurmuş. Bir kova çöpü bir otobüs biletine eşitlemiş. Eğer halk, bir kova geri dönüşebilen çöp getiirse, bir torba sebze ve meyve kazanıyormuş. Ek olarak okul programı oluşturmuş ve ayrıştırılmış çöp getiren öğrencilere defter dağıtılmış. 2001 yılında bu programa nüfusun %70’i katılmış. 11,000 ton çöp toplanmış ve bunun karşılığında 1 milyon otobüs bileti, 12,000 ton sebze, meyve verilmiş. 100 okuldaki öğrenciler 200 ton çöpe karşılık 2 milyon defter almışlar. Toplanan kağıt çöpler günde 1,200 ağacın kesilmesini önlemiş. 1992’de BM Curitiba’ya “Dünyanın En Ekolojik Şehri” ünvanını vermiş.

Ithaca Hours Paul Glover tarafından başlatılan, zamanı değişim aracı olarak kullanan bir başka yerel para örneği. Bugün yaklaşık 900 işletme sisteme dahil ki bunlar arasında sağlık merkezleri, kredi kuruluşları, halk kütüphanesi, çiftçi pazarı, sinemalar, restoranlar, tamirciler ve ev sahipleri var ve $100,000 değerine “hours” dolaşımda.

LETS Kanada icat edilen sanal yerel para sistemi. İhtiyaçlarını karşılayacak çok az parası olan bir grup insan bir araya gelerek kurmuşlar. Herkesin verebileceği hizmeti ve erişim bilgilerini içeren bir sistem üzerinden çalışıyor. Bir hizmet verirseniz, örneğin; bir işletmenin muhasabesini tutmak gibi, kredi kazanıyorsunuz ve bu kredini ihtiyacınız olan bir başka hizmeti almak için örneğin; bozulan TV’nizin tamiri için kullanabiliyorsunuz.

Türkiye’den de örnek var. Zumbara, zaman kumbarası, www.zumbara.com.

Yaşadığımız ekonomik kriz, artan işsizlik ve belediyelerin projeleri için bütçe yaratmadaki sıkıntıları, aldıkları yüksek faizli krediler gözönüne alındığında Yerel Para akıllı bir çözüm olabilir ve şehirler “kendi yağlarıyla kavrulabilirler.”

* Richard Douthwaite. The Ecology of Money. Green Books, UK.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Küresel Isınmayı Önlemek İçin Küresel Finans Sistemini Kontrol Etmeliyiz.

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 29 Aralık 2010


Uluslarası finans ve devlet borçlar

ı konusunda uzman,

vizyoner, yazar Ann Pettifor, dünyanın en fakir yaklaşık 40 ülkesinin toplam 100 milyar dolarlık dış borcunun iptalini

başaran Jubilee 2000 adlı uluslararası kampanyanın yürütülmesinde gösterdiği başarılı liderlik ile tanınıyor. 2003 yılında basılan editörlüğünü yaptığı “

The Real World Economic Outlook” adlı kitapta finansal krizin geleceğini doğru olarak tahmin etti. Ortak yazdığı

ikinci kitabı “The Green New Deal” 2008 yılında basıldı. Pax Christi International Barış Ödülü ve Newcastle Üniversitesi şeref doktorası

sahibi. Bir grup İngiliz kilisesinin yürüttüğü küresel iklim değişikliği ile mücadele eden Operation Noah kampanyasına danışmanlık

yapıyor. Advocacy International danışmanlık şirketinin başkanı ve New Economics Foundation’ın ortağı.

Ann Pettifor ile küresel finans sisteminin neden olduğu sorunlar ve yeniden yapılandırılması üzerinde

konuştuk.


Advocacy International’ın Direktörü ve New Economics Foundation’ın ortaklarındansınız. Advocacy International ve New Economics Foundation’ın vizyonu nedir? Sizin vizyonunuzla nasıl örtüşüyorlar?

Jubilee 20001 kampanyasının başarısından sonra üç yıl bir beyin takımı (think-and-do-tank) olan New Economics Foundation’a geri çekildim. Artık, çalışmış olduğum borç veren ülkeler, IMF, Dünya Bankası ve Paris Club’tan edindiğim uluslararası finans ve ülke borçları konusunda tüm öğrendiklerimi yansıtma zamanı idi. Bu, küresel finans sistemi konusunda doktora yapmak gibiydi. Kampanyacılıktan farklı, tazeleyen bir değişim oldu. New Economics Foundation’daki meslektaşlarımla, kredi, iklim ve enerji çatışması ile yüzyüze olduğumuzu savunan “The Real World Economic Outlook” (Gerçek Dünya Ekonomisine Bakış) isimli kitap üzerinde çalıştık. Kitap 2003 yılında basıldı ve yaklaşmakta olan finansal kriz ile “Peak Oil”2 ve iklim değişikliğinin ortaya koyduğu tehditler konusunda uyardı.

Üç yıl sonunda tekrar kendi organizasyonumu yönetme isteği duydum ve Advocacy International’ı kurdum. Başta niyetimiz, başka devletlere borçlanan ülkeler ile çalışmak ve onlara borçlarının iptali için “uluslararası fikir mahkemesinde” davalarına yardımcı olmaktı. İlk müşterimiz Nijerya Hükümeti oldu. Nijerya Finans Bakanı ve Borç Yönetim Ofisi ile çalışarak, 2005’de Nijerya’nın 18 milyar dolar borcunun iptalini başardık. Fakat oldukça hızlı şekilde, farklı müşterilere, sağlık da dahil olmak üzere uluslararası kalkınma konularında savunma danışmanlığı yapar hale geldik. Buna rağmen, ben hala uluslararası finansal yapılandırma ve küresel ekonominin sınırındaki ülkelerle sınırlı kalmayan, süregelen devlet borçları krizi konusuna derin ilgi duyuyorum.

Findhorn’da düzenlenen Bioneers konferansında3 yaptığınız konuşmada, endüstri, işçiler ve yeşil hareket arasında yeni bir ittifak kurulması gerektiğini söylediniz. Bunu açıklar mısınız?

En büyük endişem uluslararası finans sisteminin ciddi şekilde işlevsizleşmesi. Görüşüme göre, finans sektörü artık gerçek ekonominin hizmetindeymiş gibi değil, yöneticisi gibi hareket ediyor. Fakat önemli olan gerçek ekonomi. Gerçek ekonomide iki hayati alan var; en geniş anlamda tanımlanan “endüstri” – birşeyler üreten, yapan ve yetiştiren şirketlerin sahipleri ve yöneticileri - ve ikinci olarak “işçi” –özel ve kamu sektöründe elleri ve beyni ile çalışan milyonlara kişi, yani bizler. Biz gerçek ekonomiyiz ve finans sektörü kendi sağlığı için bizim işimize, bizim ekonomik çalışmalarımıza bağımlı olmalı. Lakin finans sektörü ilişkilerini yönetirken, gerçek ekonomiden ve ekosistemden bağımsız gibi davranıyor. Finans sektörü çok güçlü hale geldi ve politik sistem ile toplumu yozlaştırıyor. Sınırsız kredi ile sınırsız tüketime yol açarak tüm dünyaya zarar veriyor.

Öyle ise finansı gerçek ekonomi ve ekosistemin hizmetlisi rolüne geri döndürmek için, endüstri ve işçilerin birleşerek, finans sektörünün çıkarlarının tekrar ekonominin çıkarlarına hizmet etmesini sağlamaları gerektiğini savunuyorum. Tüm ilgili tarafları, büyük endüstrilerin patronlarını, yüksek düzeydeki işsizlikten endişe duyan işçi sendikalarını, ekosistem için endişelenen herkesi, geniş bir ittifak için ve dar bankacılık sektörünün hakimiyetine karşı çıkmak için birleşmeye çağırıyorum.

Tüm dünya için küresel iklim değişikliği büyüyen bir endişe kaynağı. Hükümetler karbon emisyonlarını azaltmak için yollar bulmaya çalışıyorlar. Siz “kolay kredi”nin karbon emisyonlarını artırdırdığını savunuyorsunuz. Finansal kredi sistemi karbon emisyonlarını nasıl artırıyor?

Tüketimin etkileyici yükselişinin, kredinin 1970’li yıllarda yeniden düzenlenmesinden beri “kolay kredi” tarafından yürütüldüğünü savunuyorum. Kabaca ifade edersek, kolay kredi E-Bay’e öncülük ediyor, O da Easy Jet’e yol açıyor... Daha fazla kredi, alışverişi kolaylaştırır, bu mal üretimini artırır ve sırasıyla emisyonlar artar.... Eğer emisyonlara hakim olmak istiyorsak, ilk önce kredi sistemine hakim olmalıyız veya kredi sistemini düzenlemeliyiz.

Konuşmanızda borçların Matematik kurallarına tabii olduğunu oysa Fizik kurallarına tabi olmaları gerektiğini söylediniz. Bunu açıklar mısınız?

Frederick Soddy, finansal sistem ve ekonomi hakkında çok yazan bir dahi. Herman E. Daly’ın “Beyond Growth” isimli kitabında Soddy’nin yaptığı işler hakkında bir bölüm var ve şöyle bir alıntı yapar;

“Borçlar fizik yerine matematik kurallarına tabi. Termodinamik kurallara tabii olan servetin aksine borçlar, yaşla çürümez ve yaşam sürecinde tüketilmez. Tam tersi, meşhur basit ve bileşen faiz matematik kuralı ile çoğalır.”

Farklı şekilde ifade edersek, finansal borçlar, Keynes’in “bileşik faizin sihiri” dediği gibi, üssel artarlar, özellikle de borç alanlar yükümlülüklerini yerine getiremediğinde borçları katlanır.

Fakat gerçek ekonomi üssel oranda büyüyemez. Dünyadan çıkarabileceğimiz petrol miktarının sınırı var. Tarım yapabileceğimiz arazilerin miktarı sınırlı. Tarım ve endüstri için kullanılabilir su sınırlı. Atmosferi kirletebileceğimiz düzeyin sınırı var... Gerçek ekonominin hesaba katmak zorunda olduğu bu fiziksel sınırları, borç matematiği sağlamaz.

Bizimle paylaştığınız bilgiler için teşekkür ediyorum.

1. Jubilee 2000, 2000 yılında 40’ın üzerinde ülkenin üçüncü dünya borcunun iptali için çağrı yapan uluslararası koalisyon hareketidir.

2.Peak Oil: Dünya petrol üretiminin ulaşacağı en yüksek nokta olarak tanımlanıyor. Bu noktadan sonra petrol üretimi sürekli düşüşe geçecek ve nihayetinde sonlanacak.

3.Findhorn’da düzenlenen Bioneers konferansı hakkında bilgi: www.surdurulebilir-yasam.blogspot.com

27 Kasım 2010 Cumartesi

BIONEERS: Olağanüstü İşler Yapmak İçin Mükemmel Bir İnsan Olmak Gerekmiyor

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Kasım 2010

Bioneers, insanlığın ve dünyanın karşıkarşıya olduğu sorunlara yaratıcı ve çarpıcı çözümler bulan girişimcileri tanıtan konferanslar düzenliyor. 21 yıldır Amerika’da düzenlenen bu konferanslar, Kasım ayında okyanus ötesine taşındı ve ilk defa Avrupa’da yapıldı. Bu konferansa Findhorn Ekoköyü evsahipliği yaptı. Bu sıradışı konferansın düzenlendiği Findhorn Ekoköyü’de sıradışı bir yer. 49 yıl önce ruhani bir topluluk olmak üzere biraraya gelen kişiler, doğa ile uyumlu bir yaşam tarzı benimseme kararı ile Findhorn Ekoköyünü oluşturdular. Zaman içinde Findhorn Vakfı’nı, Findhorn Yayınlarını, eğitim çalışmalarını yürüten Findhorn Üniversitesi’ni kurdular. Global Ekoköy Ağı’na bağlı olan Findhorn yenilikçi eğitimleri ve deneyimli eğitmenleri ile alanında tanınıyor.

Bioneers 1990’da Kenny Ausubel ve Nina Simons tarafından kuruldu. Kenny ve Nina’nın yarattığı bu sözcük, doğan yeni bir kültürü temsil ediyor. Bioneers, hayatın çok farklı alanlarından gelen, doğal sistemlerin nasıl çalıştığını anlamak için yaşayan sistemleri derinlemesine inceleyen ve doğal işletim sistemlerini, yaşamsal ağlara zarar vermeden insanlığa hizmet edebilmek için taklit ederek kullanan sosyal ve bilimsel mucidler olarak tanımlanıyor. Bağlantı kurma, karşılıklı alışveriş ve dayanışma amacıyla çok farklı kişi ve projeleri biraraya getiren Bioneers konferansları, bölgesel, ulusal ve uluslararsı düzeyde

stratejik ağları birleştirerek sosyal sermayenin gelişmesine katkı sağlıyor.

Konferans hem katılımcıların zengin katkıları hem beyin fırtınaları, uygulamalı atölyeler, Açık Alan toplantısı, programın parçası olan oyunlar, şiir ve müzik gösterileri, şarkı ve danslar ile alışılmışın ötesinde yenilikçi, üretken ve verimli geçti.

Konferansta en sık kullanılan ifadelerden biri, “Öykü anlatmak” oldu. Çünkü öykü anlatmak, sunum yapmaktan daha samimi, keyifli ve kapsamlı bir eylemi ifade ediyor. Bioneers konferanslarının amaçlarından biri iyi öyküleri paylaşmak ki bunlar umudu beslesin, başkalarını yüreklendirsin ve kendimizi yeniden değerlendirmemizi sağlasın.

Tarihi Kaledonya ormanları bir zamanlar İskoçya’da çok geniş alanlara yayılmışken bugün toputopu %1’lik bir alana sıkışmış durumda. Ormanın %99’luk bölümü acımasız ve düşüncesiz ağaç kesimleri sonucu, bitki örtüsü, yaban hayatı ve ekolojisi ile birlikte yok olmuş. Eğer Alan Watson Featherstone 20 sene önce ortaya çıkıp Kaledonya ormanlarını yaşatacağım demese belki bugün orman tümüyle yok olacaktı. 1989 yılında Trees for Life vakfını kuran Alan Watson Featherstone günümüze kadar gönüllüler ve destekçilerin yardımıyla 800,000 ağaçın dikilmesini sağladı. Yürütülen projeler ile biyoçeşitliliğin geri kazanılmasına çalışılıyor. Ülkemizin yaban ormanlarının kıymetini anlamak için, kaybedilenin yeniden kazanılmasının ne kadar meşakkatli, uzun ve masraflı bir iş olduğu Alan Watson Featherstone’dan öğrenilebilir. Alan Watson’un öyküsü, Yuvarlakçay’daki ağaçları korumak için seferber olan köylüleri ve ormanları ticari kar hırsından korumak için mücadele veren daha nicelerini hatırlattı ve onlara destek olmak için seferber olunması gerektiğini düşündürttü.

Kendisi öncü bir çevreci, yazar, meditasyon ve Tai-Chi eğitmeni, 60larda başlayan çevre hareketini başlatanlardan, Friends of Earth çevreci kuruluşun kurucu üyesi, emekli profesör ve Beyaz Saray’ın ilk ekolojist danışmanlarından. John P. Milton öyküsünde, Amerikan Kızılderililerinin gizemli ritüeli “vision quest”i ve insanlar üzerindeki inanılmaz etkisini anlattı. Bu ritüel, insan hayatında bir dönüm noktası. Her insanın dünyaya bir amaç için geldiğine inanan Kızılderililer, bunu öğrenmek için doğaya tek başına çıkıyorlar. Yanlarına hiçbir şey almadan, genelde oruç tutarak yaşıyorlar. Ritüel kişiye bir hayvan kılığına bürünmüş ruhun seslenmesi ile son buluyor ve gördüğü imge, duyduğu ses kişiye hayat amacını hakkında ipucu veriyor.

Toplantının en etkileyici karakterlerinden biri Budist rahip Pracha Hutanuwatr idi. Kendisini geleneksel Asya kültürüyle yetişmiş, yeşil, ruhani, anarşist, sosyalist, şiddet karşıtı olarak tanımladı. Pracha, ekonomik gelişime, modernliğe, toplumlara hükmeden canavarları yetiştiren modern eğitime inanmıyor. Üç kavramın gözden geçirilmesi gerekiğini söylüyor: gelişim/kalkınma, bilgi, mutluluk. Gelişim/kalkınma sömürü sistemine ait bir olgu. Bu nedenle yeniden tanımlanması gerekiyor. Gerçek bilginin kütüphanede olmadığını, kollektif olarak toplumlar tarafından yaratıldığını iddia ediyor. Pracha’ya göre tüketim kültürünün şartlandırdığı “daha çoğa sahip olursam daha mutlu olurum” inanışı yanlış. Yerli halkların Batılıların söylediği gibi gelişmemiş oldukları doğru değil. Çünkü yerli halkların gelişmeleri gerekmiyor. Onlar bu haliyle gelişmişler. Ayrıca ekonomik durgunluk, siyasi dengesizlik gibi olumsuz algılanan durumların iyi olduğuna inanıyor.

Başlattığı kampanya ile dünyanın en fakir 42 ülkesinin $100 milyon borcunu sildiren, 2009 yılında Ekolojist Magazin tarafından yılın vizyoneri seçilen, Advocacy International’dan Ann Pettifor, anlattığı öykü ile finans sistemine bakışımızı değiştirdi. Endüstri, işçi ve sendikalar ile yeşil hareketin, ekonomik sektörü değiştirmek için ortak hareket etmesi gerektiğini vurguladı. Bankaları kontrol altına almamız gerektiğini söyleyen Ann Pettifor’e göre bunu daha az kredi kullanarak yapabiliriz. Kredi kullanmanın CO2 salınımlarını artırdığının altını çizdi. Yani daha az kredi kullanarak dolayısıyla daha az harcayarak küresel ısınmayı yavaşlatabiliriz.

Konferansa katılan Transition Town (Dönüşüm Şehirleri) hareketinin mucidi Rob Hopkins, küresel ısınma ve tükenen fosil yakıtların yaratacağı karışıklıklara ve zorluklara hazırlanmak için yapılabilecekleri özetledi. 2006 yılında başlayan Transition Town hareketına 600 civarında yerleşke ve grup katılmış durumda. İnsan ve değişim odaklı hareketin temelindeki modeli anlatan Rob Hopkins, sosyal girişimciliğin önemini vurguladı ve Transition hareketini sosyal girişimcilik okulu olarak tanımladı.

Bioneers konferasını dönüşüm ve değişimi nasıl başarabiliriz sorusunu tetikledi. Konferansın en çarpıcı ifadeleri, “Kendi finansal ve ekolojik borçlarımızı çocuklarımıza bırakamayız” “Olağanüstü işler yapmak için mükemmel olmamız gerekmiyor”, “Hayal kurmalı ve hayallerimizin peşinden gitmeliyiz”, “Birlikte, her beraber” oldu.

Bioneers konferansı, benzer konferas Türkiye’de düzenlense nasıl oldurdu sorusunu akla getirdi. Türkiye’de gizli kalmış kimbilir nice öncü kişi ve kuruluşları tanıma, olağanüstü öykülerini dinleme imkanı olurdu. Bu mücadele eden, emek verenlere güç verir, gelecek nesillere ilham olurdu.

6 Kasım 2010 Cumartesi

HÜKÜMET KİMİN YANINDA? Şirketlerin mi? Köylüsünün mü?


Yayın Detayları:Cumhuriyet, SürdürülebilirYaşamEki, 30 Ekim 2010

Ankara Mamak, İstanbul Maden Dere İçi ve Armutlu mahalleleri, Bursa Erikli, Mersin Akkuyu, Bursa Mustafakemalpaşa, Sinop Gerze, Tekirdağ Saray, Foça Aliağa, Çanakkale, Bartın, Yalova, Bergama, Kozak, Niğde Ulukışla, Munzur, Edirne Uzun Köprü, Rize Fındıklı, Pazar, Hemşin; Artvin Ardanuç, Borçka, Şavşat; Giresun, Trabzon Tonya, Amasya, Tokat, Hasankeyf, Allianoi, Kastamonu Loç, Düzce Aksu, Muğla Saklıkent, Antalya Alakır, Eskişehir Gürleyik, Malatya Darende. Türkiye haritası üzerinde, doğudan batıya, güneyden kuzeye dağılan bütün bu yurt köşelerinin ortak noktası nedir? Yerli halkın verdiği örgütlü mücadele.

15-17 Ekim tarihlerinde, bu yurt köşelerinde suyuna, toprağına, ormanına, emeğine, yaşamına sahip çıkıp savunan 89 çevre platformu, sivil toplum kuruluşu, sendikalar ve siyasi partiler İstanbul’da buluştu. Hidroelektrik santral (HES) projelerine, nükleer santrallere, termik santrallere, maden şirketlerine, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO), yer altı sularının ticarileştirilmesine, su havzalarına dönük müdahalelere karşı mücadele eden ve kentlerde su hakkını elde etmek için çalışanlar deneyimlerini paylaştı. Anlatılanlar “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” sözünü doğrular nitelikteydi.

Mücadelelerin pek çok ortak noktası vardı. Bunlar:

¨ Son yıllarda yapılan yasal düzenlemelerin yarattığı sorunlar,

¨ Yargı kararlarının uygulanmaması,

¨ Kamu yöneticileri ve şirketler tarafından oldu bittiye getirilmeye çalışılan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) toplantıları,

¨ Muhtarların ve toplumdaki kanaat liderlerinin, şirketler tarafından satın alınması,

¨ Köylülerin jandarma ve güvenlik güçlerinden terörist muamelesi görmesi, dövülmeleri, biber gazına maruz kalmaları,

¨ Yerli halkın su kaynaklarının ve yaşam alanlarının şirketler tarafından vahşice talan edilmesi,

¨ Zorunlu kamulaştırmalar,

¨ Su kaynaklarının kirletilmesi,

¨ Şehirlerdeki yoksul kesimin suya erişiminde hakkaniyet ilkesinin hiçe sayılması,

¨ DSİ’nin fonksiyonunu yitirmesi, hizmet anlayışını kaybedip ticari kimlik kazanması,

¨ Belediyelerin suyu ticari bir mal görmesi, kar odaklı fiyatlandırması,

¨ HES yapımıyla su altında kalacak verimli tarım arazileri, yok olacak endemik türler, tarihi ve kültürel miras,

¨ İlkel madencilik uygulamalarıyla zehirlenen toprak, yerüstü ve yer altı suları, bunlardan kaynaklı içme suyu zehirlenmeleri,

¨ Kesilen binlerce ağaç

¨ Yitirilen doğal, tarihi, kültürel miras…

Anlatılanlardan birkaç örnek:

Kore Savaşından 60 yıl sonra Güney Kore, Kore Şehitlerimizi hatırlayarak Sinop’ta “Karadeniz Kore Kültür Festivali” düzenledi. Güney Kore’nin bu ani yoğun ilgisinin Sinop’ta almayı düşündüğü nükleer santral ihalesi ile doğrudan bağlantısı olduğu aşikar.

Bursa’da 1040 mermer ocağı var. 2000 tane ocak ruhsat almayı bekliyor. Yeni Maden Yasası ile mermer ocağı işletme ruhsatı alabilmek için ÇED zorunluluğu ortadan kalktı. Bu nedenle ocak sayılarında patlama yaşanıyor. Bursa’nın bir köyünde 7 adet mermer ocağı var. Çıkardıkları hafriyatı köylülerin bahçe ve tarlalarına yığıyorlar, tozdan meyveler yenmiyor, ağır vasıtalar ile köy yollarını ve dere geçişlerini bozuyorlar. Köylü şikayet ettiğinde, köye geliyorlar şikayet sahibi ile görüşmeden, şirket ile görüşüp gidiyorlar. Aynı köyde katı atık yakma tesisi kurulmak isteniyor. ÇED toplantısına tüm köy katılmak istedi. Bunu engellemek için küçük bir yer seçtiler. Köylü kabul etmedi, toplantıyı yaptırmadı. İkinci ÇED toplantısına jandarmalar ile geldiler. Köylü “Biz terörist miyiz? Niye jandarmalar ile geldiniz?” diyerek tepki gösterdi.

Foça’da 5 termik santral, yeni fabrika ve haddehaneler kurulması, olanların kapasitelerinin artırılması planlanıyor. Bilim adamları bölgenin hava durum tespit araştırmasını yaptı. Araştırma sonuçlarının açıklandığı toplantıya vatandaşlar davet edilmedi, zorla girdiler, hava kirlilik oranının yüksek olduğunu ve o bölgeye yeni tesis yapılmaması, var olanların kapasitelerinin artırılmaması gerektiğini öğrendiler.

Bir şirket, Sinop’ta üç termik santral için lisans aldı ve öğrencilere top, çanta, evlere koli, çikolata dağıtmaya başladı. Halk, dağıtılan paketleri iade etti. ÇED’den önce şirketin lisans aldığı ortaya çıktı. ÇED yapılıp, yerli halkın onayı alınmadan, devletin üretim lisansı vermesi işleyişin çarpıklığının bir kanıtı. Daha sonra ÇED toplantısı kapalı spor salonunda yapıldı. Güvenlik güçleri burada biber gazı kullandı, halk dışarı çıkmak zorunda kaldı ve ÇED yapılmadı. Fakat ÇED Genel Müdürlüğü ÇED raporunu verdi.

Çanakkale’de termik santral için kamulaştırma kararı çıkmadan, yüzlerce zeytin ağacı söküldü. ÇED toplantısına, dışarıdan termik santral kurmak isteyen şirketin çalışanları getirildi.

Bartın’da termik santral kurmak isteyen şirket muhtarlara yemekler düzenledi, okullara, spor kulüplerine para yardımları yaptı. Oysa Bartın’ın 30 yıllık kalkınma planında turizm var, ağır sanayi yok.

Uşak’ta köylüler altın madeninde kullanılan siyanürün içme suyuna karışmasından dolayı zehirlendiler. Olay örtbas edildi.

Niğde’de sulama göleti yapacağız vaadiyle köylülerin toprakları kamulaştırıldı. Göleti yaptılar fakat hizmeti vermediler. Kamulaşan araziyi satışa çıkardılar. Köylü karşı çıktı ve destek için kaymakam, vali, il meclis üyeleri ve milletvekillerine gittiler. Sonuç alamayınca kendileri örgütlendiler. Gölet arazisini satın alan kişiyi araziye sokmuyorlar.

Paylaşılan bütün bu deneyimler gösteriyor ki Türkiye’de bir “akıl tutulması” yaşanıyor. Devlet, halkının, köylüsünün yanında değil, kısa süreli kar amacıyla hareket eden, “Kullan, Tüket, Kirlet, Terk et” çizgisindeki şirketlerin ve sermayenin yanında. Kamu yararı hiçe sayılıyor. Forumda bir araya gelen yaşam savunucularının ortak ifadeleri ise şu oldu; “Mücadele edenler her zaman kazanmazlar. Fakat kazananlar mücadele edenlerdir”, “Biz; haklıyız meşruyuz kazanacağız.”


30 Eylül 2010 Perşembe

Bilim Yeniden Tasarlanmalı

Yayın Detayları:Cumhuriyet,SürdürülebilirYaşamEki, 28Eylül 2010
Permakültür uzmanı ve sosyal ekolojist Agustine Sepulveda daha iyi bir dünya için önerilerini sıraladı

Şilili akademisyen, permakültür uzmanı ve sosyal

ekolojist Agustin Sepulveda Ağustos ayında

Türkiye’de permakültür eğitimleri verdi,

permakültür, ekoköyler ve sosyal ekoloji konularında konuşmalar yaptı.

Murray Bookchin’in öğrencisi olan

Sepulveda, Şili’de Sosyal Ekoloji Enstitüsü girişiminde ve “Change The World”

isimli STK’da çalışıyor. Burada dile getirdiği görüşleri

“Change The World”u temsil etmiyor.

Sosyal ekolojiyi nasıl tanımlarsınız?

Sosyal ekoloji toplum ve doğa arasındaki ilişkilerin analizinden doğdu ve felsefesinin başlangıcı Amerika’da 1950’lerde Murray Bookchin’in yaptığı çalışmalar ve önerilerdir. Murray Bookchin neredeyse dünyadaki tüm ekolojik problemlerin, derinleşip yerleşen sosyal problemlerden doğduğu fikrini ileri sürdü. Bunu, Murray’in sözcükleriyle ifade edersek, günümüz ekolojik sorunları, toplumsal sorunlarla kararlılık içinde ilgilenilmedikçe anlaşılamazlar.

Bir sosyal ekolojiste göre, doğaya hükmetmenin kökeninde insanlar arasındaki hükmetme ve hiyerarşi eğilimi yatar. Toplum doğa ilişkisi, kapitalizm ve pazar ilişkilerine dayalı modern ekonomik sistemde kriz boyutuna ulaşır.

Global ekonomik kriz, seller ve diğer doğal felaketler, sağlıksız yaşam tarzı, muazzam tüketim iştahı vs. Sistem krizde gibi görünüyor. Bu sistemi düzeltebilir miyiz? Veya çökmesini bekleyip sonra yeni bir sistem mi kurmalıyız? Yeni sistem kurmak için yeterli bilgi ve deneyime sahip miyiz?

Sosyal ekolojist açısından uzun süredir krizde olduğumuz aşikar ve biz birşeyler yapabiliriz. Bizim, sisteme karşı savaşmak değil fakat yeni bir sistem kurmak için ortaya çıkan teori ve vizyonlar ile bugün dünyada yükselen sosyal hareketlerle uzun süredir edindiğimiz zengin deneyimimiz var.

Kommünalizmin politik fikirleri bu doğrultuda. Kommünalizm, yerel doğal ortamlarıyla güzel ilişkiler kuran küçük organik topluluklarla bunu somutlaştırdı. Dünyanın farklı yerlerindeki bu topluluklar kendi ürün ve hizmetlerini kendileri üretiyorlar ve ekolojik ekonomi, ekolojik restorasyon, ekoköy tasarımı ve kurulumu, permakültür, dönüşen kasabalar, yeni karar verme ve katılımcı yöntemler, eğitim yöntemleri ve hatta kendi deneyim ve sosyal edinimleriyle uyumlu yeni ruhani ilişkiler ile birlikte yeni ekonomik ilişkiler yaratıyorlar.

Global ekonomik krizin doğmasında bilim ve yüksek teknolojinin rol oynadığını düşünüyor musunuz?

Bilim ve teknoloji toplumdan ve toplumun ihtiyaçlarından uzaklaşıp hükmetmek için bir araç olmaya başladığından beri bu sorunun bir parçası. Aynı şekilde devlet adamları toplum liderleri arasından çıkarlar, krallara ve temsilcilere dönüşürler ve yerel toplumlarla bağlarını koparırlar. İnsanbilimci P. Clastres’in söylediği gibi topluluklara hizmet eden liderlerden liderlere hizmet eden topluluklara dönüşülür.

Eğer “intelligentsia” dediğimiz biliminsanları, teknokratlar, aydınlar ve analiz yapıp karar veren kurumlar, bürokrasi ve şirketlerin hizmetinde olursa, bir otorite düzeni kurarlar. Dikkat edin otoriteyi sürdüren bilgi değil, bilim ve devlet adamları arasında kurulan ilişkilerdir.

Şahsen buğday, pirinç, mısır, amaranths, quinoa, fasulye, domates gibi kendi yedikleri gıdaları üreten yerel toplulukların, bunu bilimsel yaptıklarını düşünüyorum. Bugün teknolojinin kullandığı bilim ile değil fakat bilimsel yapıyorlar. Bu bağlamda bilimin yeniden keşfedilmesi ve tasarlanması gerekiyor.Ayrıca, farklı bir dünya yaratmak için çok zengin deneyime, tekniklere ve bilgiye sahip olduğumuzu düşünüyorum. Bunu kolayca yapmak için hazırlanıyoruz. Sorun politik.

Daha iyi bir dünya için bilim nasıl olmalı? Üniversiteler nasıl olmalı? Ve tabii devlet düzeni nasıl olmalı?

Bilim insanların elinde yerel sorunları çözmeli, yerel toplumlara hizmet etmek için teknoloji kullanan yerel üniversiteler olmalı, tüm diğer toplumlarla karşılıklı kalıcı ilişkiler kurulmalı ve belki toplum ve üniversite federasyonları oluşturulmalı. Bu federasyondan bahseden Bookchin’in fikirleri bu açıdan çok ilginçtir.

Yeni bilgi teknolojileri, yerel yaratıcılık ve bilimin yardımıyla, sahip olduğumuz doğal insani yetenekleri kullanarak, çok ilginç, katılımcı ve ilham veren bir dünya kurmayı başarabiliriz. Bir sanat eseri gibi, yeni bir güzellik anlayışı ile toplumu sosyal olarak yaratabiliriz.

Aynı zamanda üniversite ve enstitüleri yeni bir bakış açısıyla kullanmalıyız. Öyle ki yeni bir semiyotik ve ontoloji kurulsun, yükselen sosyal uygulamalar ile uyumlu yeni bir fenomolojiye teorik ve pratik bir temel sağlansın.

“Change The World” hakkında bize bilgi verir misiniz? Niçin kuruldu? Kimler tarafından? Vizyonu nadir? Hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?

“Change The World” (Dünyayı Değiştirelim) bir Sivil Toplum Kuruluşu. Bu yüzyılın başında, Norveç’te yaşayn bazı arkardaşlarım tarafından kuruldu. Organize olur olmaz beni davet ettiler. Az kişiyiz ama farklı kıtalarda yüksek sayıda insana ulaşıyoruz. Yerel toplumlarda permakültür eğitimi veren ve uygulamaları onlara devreden uluslararası eğitimci grubu olarak başladık. Şimdi permakültür, ekoköy ve dönüşüm kasabaları konularında geniş deneyimimiz ve dünyanın farklı yerlerinde projelerimizle uygulamalarımız var. Norveç, Kolombiya ve Şili’de temsilciliklerimiz bulunuyor. Şu anda Orta ve Doğu Avrupa’da, Güney, Orta ve Kuzey Amerika’da, Afrika’da yaşayan insanlarla bağlantıdayız. Bu yıl bazı çalışmalar ile Türkiye’de bir ilişki başlattık. Permakültürün, eski bir uygulamanın yeni bir adı olduğuna inanıyoruz. Ekolojik tasarım ilkelerine yeni bir tane ekliyoruz: Eğer neşeliyse, sürdürülebilir.

Senegal, Güney Amerika ve şimdi Türkiye’de yüzyıllardır ekolojik yaşayan yerel toplumlarla ilişki kurduk. Saygı ve tevazu ile onlardan öğrenmeliyiz ve onları kalkınma peri masalından uzak tutmaya çalışmalıyız.

Amacımız sosyal hareketlerde bağlantıda olmak, özerk ve kendine güvenli topluluklardan oluşan, barışcıl ve sevgi dolu yeni bir dünyanın yaratılması doğrultusunda sosyal süreçler ve yeni fikirlerin geliştirilmesine katkı sağlamak..

Eğer şimdi dünyayı değişirmek istesek nereden başlamalıyız?

Bireysel olarak farklı göz ve bakış açısıyla bakmaya başlamalıyız. Gerçekten bir değişime maruz kaldığımızda direniriz, fakat bu içsel olarak halledebileceğimiz bir eğilim. Aklımızı tehlikesizce yeni yöntemler görmek ve denemek için açabiliriz, tıpkı çılgınlar gibi atlamak yerine şiir edebiyatındaki yaratılışta olduğu gibi atlamak gibi.

Örneğin; farklı bir şekilde sıçmalıyız. Eğer kuru tuvalet veya kuru compost tuvalet kullanırsak, hem suya hem de gübreye olan bağımlılığımızı kopartırız. Eğer biz bir bağımlılığımızı nasıl kıracağımızı öğrenirsek, bizi tutan tüm bağımlılıklarımızı nasıl kıracağımız öğrenmiş oluruz.

Bir sosyal süreç olarak, teknik ve teknolojileri, bilim, bilgi, kurumları, inançları, ürünleri değiştirmekten başlayan çok güzel bir yolumuz olduğunu düşünüyorum. Herşey insanların yararı ve mutluluğu için. Bu çok büyük fakat ilginç bir iddia ve önümüzdeki bu maceralı uğraşa herkes davetli. “Change the World”a sizi bekliyoruz.