Elinor Ostrom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elinor Ostrom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Sevgi, Güven, Değişim

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  28 Ağustos 2012

Sürdürülebilir yaşam için emek harcamış üç kadın: Donella Meadows, Elinor Ostrom, Joanna Macy.  Akademisyen olan Donella Meadows ve Elinor Ostrom, doğru kabul edilen paradigmaları yıktılar, öncü çalışmaları ile sürdürülebilirlik kavramına yeni boyutlar kazandırdılar, akademik çalışmaları ve hükümet politikalarını etkilediler.  Joanna Macy,”Büyük Dönüşüm” adını verdiği, insanlığın endüstriyel ve ekonomik anlamda büyüyen toplumdan yaşamı sürdüren uygarlığa geçişini kolaylaştıran eğitim programları geliştirdi ve bu programları uzun yıllardır uyguluyor.  Onlar, sadece teknik bir kavram olduğu kabul edilen sürdürülebilirliğin, göz ardı edilmiş olan fakat kritik öneme sahip sosyal boyutunu ortaya koydular. 

DONELLA MEADOWS
Kırk yıl önce, 1972 yılında Donella Meadows’ın iki meslekdaşı ile birlikte yazdığı “Büyümenin Sınırları” kitabı yayınlandığında ortalık karıştı. Kitap, Dünyanın sınırları olduğunu ve bu sınırların ekonomik büyümeyi sonsuza kadar destekleyemeyeceğini anlatıyordu.  Dünya nüfusu, endüstrileşme, kirlilik, gıda üretimi ve kaynak tüketimi değişkenlerini kullanarak hazırladıkları modeli analiz ederek, gelecekte ekonomik büyümenin yaratacağı senaryoları test ettiler.  Sonuçlar iç açıcı çıkmadı ve kontrolsüz sürekli ekonomik büyüme eğiliminin 21. yüzyılda uygarlığın çöküşüne neden olacağını gösteriyordu.  Kitap, Dünyanın ekolojik limitlerinin varlığı üzerinde yeni bir tartışma başlattı.  O kadar çok ses getirdi ki yirmisekiz dile çevrildi, 9 milyon adet satıldı. Aynı grup 1992’de çalışmalarını güncelleyip, yeni bir kitap çıkardı ve Dünyanın kapasitesini çoktan aşıldığını söyledi.  2002 yılında 30 yıllık verileri kullanarak, çalışmalarını tekrar güncelleyip, yeni bir kitap yazdılar.  En son yaptıkları çalışmada ilk ikisinden farklı olarak sürdürülebilir yaşama nasıl geçileceğini, geçerken hangi araçlara gerek duyulacağını anlattılar.  Bunları, vizyon oluşturmak, bağlantılar kurmak, gerçeği söylemek, öğrenmek ve sevmek olarak listelediler.  Sevginin sürdürülebilir yaşamla ne ilgisi var diyebilirsiniz.  Donella Meadows bireycilik ve dar kafalılığın günümüz sosyal sisteminde en büyük iki sorun ve sürdürülebilir yaşamı imkansız kılan neden olduğuna inanıyordu. Sürdürülebilir yaşama geçişin,  ancak birlikte, ortaklaşa bir dönüşümle mümkün olacağını, bunun da sevgisiz olamayacağını savunuyordu.  Küresel dayanışma ile ortaklaşa yapılacak çalışmalar sayesinde insanoğlu ekolojik ayakizini sürdürülebilir bir düzeye çekebilirdi.  Doğayı, insanlığı, gelecek kuşakları sevmenin küresel düzeyde adımlar atılmasında katalizatör rol oynayacağına inanıyordu.  

Üniversitede kimya okumuş, doktorasını biyofizik alanında yapmış, MIT’de sistem dinamik modellemeleri kurmuş, çok uzun yıllar üniversitede araştırmacı ve hoca olarak çalışmış bir biliminsanının, yıllar sonra sürdürülebilirliğin sadece teknik değil aynı zamanda sosyal boyutlu bir kavram olduğunu kavraması, ne kadar köklü bir kişisel dönüşüm geçirdiği konusunda bize ipucu verir.


ELINOR OSTROM

Elinor Ostrom’un çalışmalarından geçen ayki yazımda bahsetmiştim.  Elinor Ostrom,  2009 yılında Nobel Ekonomi ödülünü aldı ve bu ödülü alan ilk kadın oldu.  Araştırmaları sonunda ortak doğal kaynakların yerel toplumlar tarafından sürdürülebilir şekilde yönetilebileceğini, üstelik devletten ve pazar mekanizmalarından daha da başarılı olabileceklerini gösterdi.  Yerel toplumların kendi sürdürülebilir ortak doğal kaynak yönetim sistemlerini kurmaları için güvenin çok önemli olduğunu vurguladı. Birbirini tanıyan, aynı topluma ait insanların, aralarındaki ilişkiler güven, karşılıklılık ve itibara dayandığında, birbirini tanımayan insanlara göre daha başarılı olacaklarını söyledi. 


Kaynak yönetimi gibi teknik olduğu kabul edilen bir alana, “güven”, “karşılıklılık”, “itibar” gibi sosyal tabanlı ilişkilerin kritik etkisini göstererek, kabul görmüş inanç ve kuramları derinden sarstı.  Doğal kaynakların mülkiyet ve kontrolünü devlet veya şirketlere devretmenin, bu kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamadığını söyleyen Elinor Ostrom, yerel toplumların yüzlerce yıl boyunca geliştirdiği kadim doğal kaynak yönetim sistemlerini savundu. 


JOANNA MACY
Geçmiştekinden çok daha fazla bilgiye ve teknik imkanlara sahip olmamıza rağmen neden yaşamı hiçe sayan, yok eden adımlar atıyoruz?  Örneğin; bilim insanlarının plastiğin doğaya verdiği zararları anlatmasına rağmen, neden hala insanoğlunun elinin değmediği tertemiz plajları, ormanlık alanları kirleten plastik eşyaları üretmeye, üretileneri kullanıp çöpe atmaya devam ediyoruz?  Nükleer santrallerin yarattığı sorunlar bilinmesine, kazaların sonuçları görülmesine rağmen, neden hala nükleer santral kurulsun diye çalışıyoruz.  Joanna Macy bu soruları kendine soran ve cevapları üzerinde çalışan bir eko-filozof ve aktivist. İnsanoğlunun gelecekte var olmasının, sürdürülebilir topluma dönüşmesine bağlı olduğuna inandı.  Doktorası olmasına rağmen akademik kariyeri seçmeyip, sürdürülebilir yaşama dönüşü hızlandıran, kolaylaştıran pratik gurup çalışmaları yapıyor.  James Lovelock’ın geliştirdiği Gaia teorisini, dinsel öğretilerin ışığında sistem düşüncesiyle harmanladı ve dönüşümü hızlandırıp, kolaylaştırmak için “Büyük Dönüşüm” diye adlandırdığı eğitim programları hazırladı.  Bu programlar, Joanna Macy’ye göre dönüşümün başlayacağı üç alanla ilgili;

  1.  Dünyaya ve canlı-cansız varlıklara verilen zararların azaltılması,
  2. Yapısal nedenlerin analizi ve alternatif yapıların yaratılması,
  3. Dünya görüşü ve değerlerde büyük değişim.
      Uyguladığı programlarda, bireylerin korkularının, bilgisizliklerinin, önyargılarının, ihmallerinin üzerine giderek, kendi kendileriyle yüzleşmelerine ve Derin Ekoloji felsefesini kullarak doğa ile olan bağlarını güçlendirip, değişim için hareket geçirerek, sürdürülebilir bir uygarlık yaratmada rol almalarına çalışıyor.

Sıradışı işler yapan bu üç kadının ortak noktası sürdürülebilirlik için sevgi, güven ve kişisel değişimin önemini ortaya koymaları ve sürdürülebilirliğin sosyal boyutunu görünür kılmalarıdır.  

31 Temmuz 2012 Salı

Ortak Kaynakların Yönetimi, Elinor Ostrom Anısına

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  31 Temmuz 2012


Meralar, otlaklar, balık avlanma bölgeleri, doğal plajlar, su rezervleri, ormanlar, yaylalar.  Ortak özellikleri, insanların kullandığı ortak doğal kaynak olmaları.  Bunların sahibi kim?  Kullanım hakları kime veya kimlere ait?  Satılabilirler mi?  Kiralanabilirler mi?  Nasıl yönetilmeliler?  Ortak doğal kaynakların idaresini devlet mi, şirketler mi, yerel halklar mı yapmalı?  Gelecek nesillerin haklarını gözeten sürdürülebilir ortak doğal kaynak yönetiminin ilkeleri neler olmalı?  Bu sorulara cevap arayan, ortak doğal kaynak kullanımı konusunda kabul görmüş inanç ve kuramları derinlemesine sorgulayarak kökten sarsan çalışmalar yapan biliminsanı Elinor Ostrom Haziran ayında vefat etti.  


İnsanlar herkesin kullanımına açık kaynakları tüketinceye kadar bazen trajik bir şekilde kendi sonlarını da hazırlayarak kullanırlar.  “Ortak Varlıkların Trajedisi” (Tragedy of Commons) olarak bilim tarihine geçen bu kuramı Hardin 1968 yılında tanımladı. Çalışması o kadar ilgi gördü ki makalesi en çok okunan bilimsel makaleler listesine girdi.  Ülkemizde doğal süngerin artık çıkmaması, balığın çok çıktığı bazı bölgelerde balık miktarında gözlemlenen büyük orandaki azalmalar,  Van Gölü’nde inci kefalinin neredeyse yok olması, köylülerin kendilerine tarım arazisi açmak için ormanları yakması, Konya ovasında çiftçilerin açtığı sayısız kuyu nedeniyle yeraltı su rezervinin önemli ölçüde azalması “Ortak Varlıkların Trajedisi” teoremini destekler nitelikteki vakalardan birkaçı.


Hardin, kullanıcıları bencil, kuralsız ve kısa dönemli çıkarlarını mazimize etmeye çabalayan kişiler olarak kabul eder ve bunların ortaklaşa kullanılan doğal kaynakları ümitsiz biçimde aşırı tüketecekleri için iyi yönetemeyeceklerini iddia eder. Bunu önlemek için iki yöntem önerir.  Birincisi, doğal kaynakların mülkiyet haklarının olması ve özelleştirilmesi, diğeri devletin mülkiyet haklarına sahip olup bu kaynakları kontrol edip yönetmesi.  Hardin’in bu çalışması, ana akım ekonomistlerin çok sevdiği doğal kaynakların korunması için özelleştirilmesi gerektiği fikrini destekledi ve ayrıca, özellikle merkeziyetçi hükümetlere, politik ve ekonomik güçlerini artıracak biçimde, doğal kaynakları devletin mülkiyetine geçirmek ve kontrol altına alıp, yönetmeleri için bahane sundu.  İlki kapitalizme, ikincisi sosyalizme uygun geliştirilen bu çözüm önerileri devletler tarafından sürdürülebilir kalkınma adı altında denendi.  Amazon ormanlarının devlet tarafından şirketlerin kullanımına açılmasıyla giderek tahrip olması, Rusya ve Çin’de geniş otlakların büyük oranda tahrip edilmesi, yeni Tabiatı ve Bioçeşitliliği Koruma Kanun tasarısı ile  koruma altındaki alanların korumasının kaldırılacak olması, Çıralı’da köyün ortak kullandığı sahilin bir şahsa kiralanması, HES’lerin orman dokusuna, toprağa ve biyoçeşitliliğe verdiği zararlar, DSİ’nin yaptığı su rezervleri ve barajlarla su miktarını azaltarak Burdur Gölü’ne ciddi zarar vermesi, balık çiftliklerinin deniz ve kıyıları kirletmesi ve denizaltındaki biyoçeşitliliği azaltması dünyada ve ülkemizdeki başarısız özelleştirme ve devletleştirme örneklerden sadece birkaçı.

 “Ortak Varlıkların Trajedisi” kuramının ardından biliminsanları dünyanın farklı coğrafyalarında pekçok deneysel alan çalışması yaparak kuramı çürüten sonuçlar buldular. İnsan toplulukları kullandıkları ortak doğal kaynakları yok etmeden yüzlerce yıldır başarıyla yönetmekteydiler.  Ostrom’un en büyük katkısı bu çalışmaları derleyip, analiz ederek Hardin’in kuramını çürütmesidir. Ostrom, Hardin’in kuramının dayandığı varsayımların ve modellerin gerçekleri yansıtamayacak kadar basit olduğunu söyledi.  Yerel toplumların bazı şartlar yerine geldiği takdirde kullandıkları doğal kaynakları kendi kendilerine başarılı şekilde yönetebildiklerini gösterdi.  Yaptığı çığır açan çalışmalar ile, toplumların Ortak Varlık ikilemini etkin şekilde çözen pekçok farklı kurum ve sistemler kurduklarını kanıtladı.   Bu sosyo-ekolojik sistemleri incelemek için yeni bir model geliştirdi.  Bunu yaparken farklı bir bilimsel yöntem kullandı.  Geleneksel bilimsel yaklaşımların, karmaşık olarak kabul ettiği sosyo-ekolojik sistemleri analiz etmek için yetersiz kaldığını düşünerek, bunların yerine tıp alanında yaygın kullanılan tanısal yaklaşımı savundu. 

Nobel Ekonomi Ödülü'ni alan ilk kadın

2009 yılında Nobel Ekonomi ödülünü alan ilk kadın oldu.  Nobel ödülü kendisine, ortak varlıkların ekonomik yönetimi konusunda yaptığı çalışmalar ve yerel toplumların kullandıkları ortak doğal kaynakları yönetmek için kendilerini nasıl organize ettikleri konusunda yaptığı çığır açan araştırmaları için verildi.  Nisan 2012’de TIME dergisinin “Dünyada En Etkin 100 Kişi” listesinde yer aldı.  Pekçok uluslararası ödül aldı.

Ostrom’un en çarpıcı tezi, ortak doğal kaynakların kullanımını kısıtlayan kuralları geliştirmekte birbirini tanıyan insanların, aralarındaki ilişkiler güven, karşılıklılık ve itibara dayandığından, birbirini tanımayan insanlara göre daha başarılı olacaklarıdır.   Bu noktadan hareketle, pazar mekanizmaları ve devlet yerine, ortak doğal kaynakların yerel toplumlar tarafından geliştirilen sistemler ile sürdürülebilir şekilde yönetilebileceğini savundu.   Nobel ödülü aldığında yaptığı konuşmada*, yerel toplumların kendi sistemlerini kurabilmeleri için karşılıklı güvenin ne kadar önemli olduğunu vurguladı.

Hardin’in “Ortak Varlıklar Trajedisi” kuramını esas alarak doğal kaynakların mülkiyet ve kontrolünü devlet veya pazar mekanizmalarını kullanarak şirketlere devretmenin, bu kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamadığını söyleyen Elinor Ostrom, yerel toplumların geliştirdiği yüzlerce yıldır kullanılan kadim doğal kaynak yönetim sistemlerini savunmuştur.  Yaptığı çalışmalar ile, hem sürdürülebilir ortak doğal kaynak yönetimi konusunda çalışan akademisyen ve pratisyenlere ilham olarak önlerinde yeni bir yol açmış, hem de bu kaynakları yöneten resmi kurumlara, organizasyonlara ve devletlere gerçekleri yansıtan bir ayna sunmuştur.