Helena Norberg-Hodge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Helena Norberg-Hodge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2015 Cuma

KISIR POLİTİK TARTIŞMALAR YERİNE SOSYAL YAŞAMA VE YEREL EKONOMİYE ODAKLANALIM

Yayın Detayları: EKOIQ, MART 2015 

HELENA NORBERG-HODGE İLE SÖYLEŞİ
Sevgili Helena, geçen sene sizi iki kez İstanbul'da ağırladık.  İlk Eylül ayında düzenlenen Bütünsel Yeni Ekonomi Çalıştayı'nda, sonra bu ay düzenlenen Sürdürülebilir Bütüncül Ekonomi Semineri'nde. Türkiye'deki insanlara ne aktarmayı planladınız?  Bu niçin önemliydi?
Beni çok heyecanlandıran ve ilham veren deneyimlerdi.  Çalıştaya katılanlar yeni bir vizyon, ilerleyecekleri yeni bir yol için çok istekli göründüler.  Ben de tam olarak bunu vermek istedim.  Deneyimlerime göre pekçok ülkede halk kısır tercih tartışmalarına sıkışmışlar ki buna politik tiyatro diyorum.  Bugün gerçek politik güç, devasa bir makine gibi çalışan ekonomik güçlerin elinde.  Bunu besleyen fikir, ülkelerin takip edebilecekleri tek yolun küresel ekonomide rekabetçi olunması gerektiği. Modern çağın getirdiği en büyük değişiklik serbest ticaret anlaşmalarıyla uluslararası dev banka ve şirketlerin faaliyetlerinin kontrol edilmez hale gelmesi.  Malesef ne kamuoyu ne de hükümet bunu hiç tartışmıyor.  Pekçok politikacı ve iş dünyası lideri körcesine serbest ticaret fikrini destekliyorlar ve anlaşmaların karmaşık detaylarıyla kendilerini yormuyorlar.
Türkiye'ye getirmek istediğim mesaj, bizim hayatlarımızın çok uzağında gördüğümüz bu anlaşmaların sonuçlarının gerçekte doğal çevremiz, hükümetlerimiz, kültürümüz ve kimliğimiz üzerindeki derin etkisi ve bunlara karşı düzenlenen bilgi kampanyalarına katılmamızın çok önemli olduğu. Ayrıca, en az bunun kadar önemli olan, genişleyip, büyüyen yerelleşme akımı hakkında bilgi vermek.  Bu akım geleceğimize dair çok büyük bir umut taşıyor ve yerel ekonomik faaliyetlerin korunması veya yeniden kurulmasını desteklemenin pekçok yararı olduğunu ispatlıyor.
Sizin sürdürülebilirlik tanımınız nedir?
Korkarım sürdürülebilirlik terimi sürdürülebilir kalkınmayı ifade etmeye başladı ki o da sürdürülebilir büyüme demek.  İş dünyası ve hükümetler tarafından bu biçimde kullanılyor.  Bu nedenle ben hem insanoğlunun hem de ekolojinin iyiliğini besleyen kalkınmadan bahsetmeyi tercih ediyorum.  Tabiii ki bunu yapabilmesi için gelecekteki yaşamı sürdürülebilir kılmalı.
Sürdürülebilirliğin sınırları, bulunduğu yerler veya bir biçimi var mı?  Onu ne şekilde hayal edebiliriz?
Ekonomik aktivitelerin yürütüldüğü bir şemsiye veya bir çerçeve oluşturmak için uluslararası işbirliği yapabieceğimiz bir hayali promot etmeliyiz.  Bu havanın, suyun ve toprağın sağlığını sınırlar arası etkileyen hor kullanımlardan korumak demek. Aynı zamanda kültür ve ekonomik aktivitelerin biyolojik çeşitlilik ve farklı iklim ve ekosistemlere uyumunun gerekliliğinin farkına varmalıyız.  Bu nedenle uluslararası kalkınmanın belirli biçimlerini zorlamaya çalışmamalıyız.  Pekçok diğer şeyin yanında, bu Dünya Ticaret Örgütünü yerine Dünya Çevre Örgütünü kurmak demek.
Ekonomik anlamda sürdürülebilirliği nasıl tanımlarsınız?  Sürdürülebilir ekonominin merkezinde ne duruyor?
Bir an önce dünyada insani ve biyolojik tektip ürün yetiştirmeyi zorlayan merkezi kürsel ekonomik sistemden kaçıp uzaklaşmak gerekiyor. Regüle edilmeyen finansal enstitüler devasa uluslararası şirketlerle bağlantılı olarak büyümenin standart bir biçimini uygulamaya çalışıyor.  Aynı zamanda beylik rol modelleri ve romantize edilmiş görüntülere sahip şehirli tüketim kültürünü dünya çevresinde farklı kültürlere yerleştirmeye çalışıyor.
Gerçek sürdürülebilir ekonominin merkezinde ekonomik aktiviteleri biyolojik ve kültürel çeşitliliğe uyarlama ihtiyacı var.

Çalıştay programına göz attığımda, ekonomi ile bağlantılı görünmeyen, ‘Etnik, dini ve ırksal çatışmanın kökeni’, ‘Doğa ile bağlantı kurmanın psikolojik ve ruhsal önemi’ gibi konular gördüm.  Bu konuları sürdürülebilir ekonomi ile nasıl ilişkilendirdiniz?
Ladakh ve Butan'da küresel ekonominin nasıl çatışmanın temel nedeni olduğuna şahit oldum.  Orada, nesiller boyu barış içinde yanyana yaşayan dinsel ve etnik gruplar, dış ekonomik etkilere açılmaya başlandıktan sonraki 15 yıllık süreçte birbirleriyle vahşi çatışmalara girdiler. Süreç sistemli çalışıyor. Devlet destekli küresel ticaret küçük yerel işletmeleri yok ediyor ve işsizlik yaratıyor.  Öz saygıyı ve kendileri ile çocuklarının geçimlerini sağlama yeteneklerini yok etmesi bir diğer yönü. Bunun sonucu sık sık kızgınlık ve şiddet oluyor.   
Biz yerel ekonomilerin güçlendirilmesini destekliyoruz.  Bu diğer insanlarla ve bizi çevreleyen doğal ortamla yeniden bağ kurmamız şartına bağlı. Pekçok ruhani inanç öğretilerine benzer şekilde, biz kurulan bu bağların bir birlik duygusu sağladığını gördük. 
Istanbul'da dinleyecileriniz nasıldı?  Bu etkinliklere katılmakla neyi amaçlamışlar?
İstanbul'da katılımcılar beni çok etkilediler ve heyecanlandırdılar.  Pekçoğunun hala birbirlerine ve toprağa bağlı yaşam tarzına ait anıları veya bağları var. Bu da Avrupa ve Kuzey Amerika'da endüstrileşmiş ülkelerde eksik olan enerji, canlılık ve sıcaklığı sağlıyor. Modern eğitim sistemi ve medya kentsel tüketime dönük yaşam tarzını desteklediği için, sanıyorum insanlar daha anlamlı bir bakış açısı arıyorlar.
Pekçok farklı yerde insanlara hitap ettiniz. Farklı ülke, kültür ve coğrafyalardaki insanların ortak oldukları noktalar neler?
Dünya genelinde ülkeler aynı insan yapımı tekno-ekonomik güçlerin baskısı altındalar. Diğer yandan farklı kültürler, ihtiyaç ve istekleri de olan Doğa Anaya bağımlılar. Günümüzde aynı Dünya Bankası, aynı Dünya Ticaret Örgütü ve aynı uluslararası güçler ülkelere baskı yapıyor.  Çünkü her kültür ve doğal çevre farklı ve ne medya ne de bilim bu süreci anlaşılır biçimde tanımlıyor. Bu nedenle, pekçok ülkede insanlar anlamsız politik tercih tartışmalarına kendilerini kaptırmış durumdalar. Dünya genelinde sol ve sağ görüşlü partiler ticari anlaşmaları onaylıyarak ülkelerini giderek daha çok yıkıcı kalkınmaya ve sömürüye açıyorlar.
Aynı zamanda giderek daha çok insan uyanıyor ve gerçek ekonominin Dünya olduğunu fark ediyor.  İhtiyacımız olan ve kullandığımız herşey O'ndan geliyor.  Gelecek için umut veren ilham verici hareketler var.    
Gezi Direnişi sırasında Taksim'de olduğunuzdan bahsetmiştiniz.  Gezi ile ilgili ilk intibanız nedir?
Gezi hakkında en çarpıcı şey farklı yaşlarda, farklı geçmişlere sahip insanların ve büyük sayıda kadının bir arada olmasıydı.  Çok büyük bir canlılık ve olumlu, barışçıl bir enerji vardı.
Gezi Halk Hareketini ve onu takip eden kamusal mekanların ve doğal alanların korunması için Türkiye'de verilen halk mücadelelerini ve ABD'deki en son Ferguson protestolarını, Arap Baharını, işgal eylemlerini, İspanya'daki 15-M hareketini ve diğerlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gruplar hem sosyal hem çevresel endişelerinden bir araya geliyorlar. Gelecek yıllarda insanlar dar politik bakışın ötesine gitmek gerektiğini fark ettiklerinde bu hareketler büyüyecek ve ekonomi politikasına odaklanacak.  Yoğun elektrik kullanımı, kirlilik ve çevre tahribatlarının arkasındaki küresel ekonomik politikalar işsizlik ve zengin ile fakir arasındaki farkın büyümesinden de sorumlular. Şu an, insanlara eğer küresel ısınma için birşey yapmak isterlerse lambalarını değiştirmeleri ve araba kullanmamaları söyleniyor.  Küresel pazar için çalışan büyük ölçekli endüstriyel üretimin iklim değişikliğinin ana nedeni olduğu gerçeği genellikle tartışılmıyor.  Çevre hareketinde bile bu böyle.   Pekçok insan hala küresel büyümenin iş yaratmak için gerekli olduğuna inanıyor.  Fakat her geçen gün bunların bir masal olduğu daha iyi görülüyor.
Büyük resmi gördükçe, olağanüstü güce sahip halk hareketlerinin sadece küreselleşmeye direnmeyip aynı zamanda mutluluğumuz, refahımız ve hayatta kalmamız için gerekli olan yerel alternatiflere şekil verme olasılıkları yüksek.
Dünya nereye gidiyor?  21. Yüzyıl dünya haklarına ne umutlar veriyor?
Şu an dünya iki zıt yönde ilerliyor.  Politik ve ekonomik liderlerimiz sosyal yapıları bozarken bizi giderek doğal dünyadan uzaklaştıran teknolojik ve ekonomik değişimi destekliyorlar. Aynı zamanda her kıtada giderek daha fazla sayıda insan hem birbirleriyle hem de doğa ile daha derin ve anlamlı bağlar kurmanın yollarını arıyor.  Yaşamı destekleyen yolu seçen kişi ve grupların daha mutlu oldukları benim için çok açık.  Kazanan olup olmayacaklarından emin olmasalar dahi herkese katılmalarını öneriyorum.
Teşekkür ederim.
HELENA NORBERG-HODGE

Helena Norberg-Hodge küresel ekonominin kültürler ve tarım üzerinde bıraktığı etkiyi uzun yıllardır araştıran bir analist ve yerelleşme akımının öncülerinden. Hindistan'ın Ladakh Bölgesi’nde yürüttüğü çalışmalarla 1986 yılında Alternatif Nobel Ödülü’ne layık görüldü.  Ödüllü bir yapım olan 'Mutluluğun Ekonomisi' (The Economics of Happiness) filminin yapımcılığını ve yardımcı yönetmenliğini üstlenen Helena Norberg Hodge, aynı zamanda Uluslararası Ekoloji ve Kültür Toplumu (International Society for Ecology and Culture - ISEC) oluşumunun başkanı ve kurucusu.

28 Eylül 2014 Pazar

ORGANİK ETİKET YETERLİ Mİ? YERELLİK VE EMEĞİN HAKKI

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Eylül 2014



‘Soframdaki yiyeceklerden emin olmak istiyorum’.  Eğer hepimiz kendi çiftliğimizde yaşıyor ve yediklerimizi kendimiz üretiyor olsaydık, ne yediğimizden çok emin olurduk.  Fakat şehirlerde yaşıyoruz ve nüfus sayımlarından çıkan sonuca göre sayımız giderek artıyor.  Beslenmek için başkaları tarafından yetiştirilen ve üretilen yiyeceklere muhtacız.

‘Soframdaki yiyeceklerden emin olmak istiyorum’ niyeti satın aldığım yiyeceklerden emin olamadığımı fark etmemle ortaya çıktı.  Satın aldığım yiyecekler nereden geliyor?  Bu yiyecekleri kim yetiştiriyor?  Yiyecekleri hangi şartlarda yetiştiriyorlar?  Sebze ve meyveleri yetiştirdikleri toprak, sulamada kullandıkları su temiz mi?  Üretirken kimyasal maddeler kullanıyorlar mı?  Kullandıkları tohumlar GDO’lu mu? Yumurtalarımın geldiği tavuklar hangi şartlarda yaşıyor? Yediğim tavuk, dana, koyun veya balık ne ile besleniyor?  İçtiğim sütün içine neler koyuyorlar?  Soframa gelen ve bedenime giren her yiyecek için bu ve benzeri sayısız soru 1990’lı yıllardan beri beni huzursuz etmeye başlamıştı.   Bir şehirli olarak ‘emin olduğum’ yiyeceklere ulaşmanın son 30 yılda giderek ne kadar zorlaştığını gördüm.  ‘Emin olduğum’ yiyeceği ancak ‘emin olduğum’ üreticiden satın alabiliyordum.  Yiyecek para ile satın aldığım sıradan bir meta değildi.  Sağlığım için üreticiyi tanımam ve güven duymam gerekiyordu.  Bu güven ilişkisini kurmak üzere devlet organik sertifikasyon sistemini kurdu ve benim gibi tüketicilere ‘paketlerde organik etiket arayın’ dedi.  Yediğim yiyecekten emin olmak istiyorsam, üreticiden emin olmalıyım.  Üreticiden emin olmam için devlete ve devletin kurduğu organik sertifika sistemine güvenmem gerekiyor.   Organik Tarımın Esasları ve Uygulamasına İlişkin Yönetmelik ile resmileştiği 2010 yılından bugüne kadar dört kez değişiklik yapması devletin bile bu sisteme pek güvenmediğini gösteriyor. 

Organik sertifika sisteminin yeterliliği, etkinliği ve işlevselliği bir yana, etiket sistemiyle yerleştirilmeye çalışılan ‘organik’ kimlikli yiyecekler daha da derin sorunlara gebe.  Örneğin, ben İstanbul’da bir marketten Şili’de yetiştirilen ‘organik’ elma veya Hindistan’dan ithal edilen ‘organik pirinç’ satın alabilirim.  Etiket sistemine göre bunda bir sorun yok.  Uluslararası organik ürün sertifika şirketleri ile devletlere güvenmem yeterli.  Onlar soframa gelen ithal yiyeceklerden ‘emin’ olmamı sağlayacaklar.  Onlara neden güven duyacağım bir sorun.  Ayrıca bu yiyecekler binlerce kilometre uzakta yetiştirildikten günlerce belki aylarca sonra, soframa sağlıklı beslenmem için taşınırken kullanılan fosil yakıtlar Dünyanın sağlığını bozuyor.  Bu çok önemli ve çok boyutlu sorun içinde bir çelişki de barındırıyor.  ‘Organik’ ürünleri taşırken hava, su, toprak kirlenirken ve açığa çıkan sera gazları iklimi değiştirirken, kısacası Dünyanın sağlığı bozulurken ben ‘organik’ beslenerek sağlıklı kalabilir miyim?  Bu noktada satın aldığımız yiyecekten ‘emin olmak’ yeterli olmuyor, yiyeceğin en kısa mesafeden soframa gelmesi yani üreticinin yerel olmasının gerekliliği ortaya çıkıyor.  Bu bağlamda üreticinin kullandığı girdileri de yerelden sağlaması önem kazanıyor.

Yiyeceği yiyen ile üreten arasındaki güven ilişkisi zaman içinde gelişip, güçlenirken, uluslararası sertifika sistemi ile, ikisinin arasına sayısız aracı sokulup, bu aracıların koyduğu kurallar üzerine güven ilişkisi inşa edilmeye çalışılıyor.  Aralarındaki mesafe arttıkça araya giren aracıların sayısı artıyor. Kim bu aracılar?  Devletlerin farklı kurumları, ülke içi ve ülkeler arası taşıma şirketleri, uluslararası sertifikasyon kuruluşları, uluslararası ticaret şirketleri, pazarlama şirketleri ve diğerleri.  Aracıların sayısının artmasının yiyeceğin üretimi ve sofralara gelmesi için verilen emek üzerine büyük etkisi oluyor. Aracılar yiyecek için verilen emeğin yapısını ve emek hakkının dağılımını değiştiriyorlar.  Çünkü yiyeceklerin içinde emek saklı.  Yiyecek üretimi özünde, yeri geldiğinde doğanın yardımıyla emek vererek yapılan bir dönüşümü gerçekleştirme işi.  Bu tip emeği Marks ‘faydalı emek’ olarak tanımlıyor.  Üretici doğrudan ürettiğini yiyecek olan kişilere sattığında, ürünlerinde sadece kendi emeği saklı oluyor.  Fakat aracıların artması ile emek verenlerin sayısı artıyor.  Verilen emeklerin hepsi ‘faydalı emek’ midir sorusu doğuyor.  Aracıların artması ile emek hakkını kim, nasıl dağıtacak sorusu önem kazanıyor.  Bu noktada güç devreye giriyor.  Üretilen ve sofraya gelen yiyecekteki emeğin hakkını dağıtma gücüne kim sahip?  Üretici mi? Sofrasında ‘emin olduğu’ yiyeceği isteyenler mi? Yoksa devletler ve şirketler mi?
 
Helena Norberg-Hodge, Merrifield ve Gorelick ile birlikte yazdığı ‘Besin Ekonomisini Eve Getirmek’ kitabında çözümün yerel yiyecek ağları kurmak olduğunu söylüyor.  Bu ağlar, yerel üreticiler ile sofralarında ‘emin olduğu’ yiyecekleri bulundurmak isteyenleri bu ağlar ile birbirine doğrudan bağlıyor. Shumei Vakfı Japonya’da yerel yiyecek ağlarının başarılı bir örneğini sunuyor.  Vakfın çalışmalarını anlattığım ‘Toprak=Çiftçi=Tüketici’  başlıklı yazıma http://surdurulebilir-yasam.blogspot.com.tr/2008/10/toprakiftitketici-2008.html adresinden ulaşılabilir.  Bir diğer çözüm yiyeceği üreten ile besleneni aracısız birbirine bağlayan, güven ilişkisi temelli çalışan kooperatifler kurmak.  Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (http://www.bukoop.org) ise ülkemizden buna başarılı bir örnek.  ‘Organik etiket’ ve sertifikasyon sistemi yerine yerel yiyecek ağları ve yiyecek kooperatifleri ile emeğin hakkını veren, Dünyanın sağlığını koruyan, sağlıklı toprak, sağlıklı su, sağlıklı çiftlik ile sağlıklı besin sağlamak mümkün.