BUKOOP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BUKOOP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2014 Pazar

ORGANİK ETİKET YETERLİ Mİ? YERELLİK VE EMEĞİN HAKKI

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Eylül 2014



‘Soframdaki yiyeceklerden emin olmak istiyorum’.  Eğer hepimiz kendi çiftliğimizde yaşıyor ve yediklerimizi kendimiz üretiyor olsaydık, ne yediğimizden çok emin olurduk.  Fakat şehirlerde yaşıyoruz ve nüfus sayımlarından çıkan sonuca göre sayımız giderek artıyor.  Beslenmek için başkaları tarafından yetiştirilen ve üretilen yiyeceklere muhtacız.

‘Soframdaki yiyeceklerden emin olmak istiyorum’ niyeti satın aldığım yiyeceklerden emin olamadığımı fark etmemle ortaya çıktı.  Satın aldığım yiyecekler nereden geliyor?  Bu yiyecekleri kim yetiştiriyor?  Yiyecekleri hangi şartlarda yetiştiriyorlar?  Sebze ve meyveleri yetiştirdikleri toprak, sulamada kullandıkları su temiz mi?  Üretirken kimyasal maddeler kullanıyorlar mı?  Kullandıkları tohumlar GDO’lu mu? Yumurtalarımın geldiği tavuklar hangi şartlarda yaşıyor? Yediğim tavuk, dana, koyun veya balık ne ile besleniyor?  İçtiğim sütün içine neler koyuyorlar?  Soframa gelen ve bedenime giren her yiyecek için bu ve benzeri sayısız soru 1990’lı yıllardan beri beni huzursuz etmeye başlamıştı.   Bir şehirli olarak ‘emin olduğum’ yiyeceklere ulaşmanın son 30 yılda giderek ne kadar zorlaştığını gördüm.  ‘Emin olduğum’ yiyeceği ancak ‘emin olduğum’ üreticiden satın alabiliyordum.  Yiyecek para ile satın aldığım sıradan bir meta değildi.  Sağlığım için üreticiyi tanımam ve güven duymam gerekiyordu.  Bu güven ilişkisini kurmak üzere devlet organik sertifikasyon sistemini kurdu ve benim gibi tüketicilere ‘paketlerde organik etiket arayın’ dedi.  Yediğim yiyecekten emin olmak istiyorsam, üreticiden emin olmalıyım.  Üreticiden emin olmam için devlete ve devletin kurduğu organik sertifika sistemine güvenmem gerekiyor.   Organik Tarımın Esasları ve Uygulamasına İlişkin Yönetmelik ile resmileştiği 2010 yılından bugüne kadar dört kez değişiklik yapması devletin bile bu sisteme pek güvenmediğini gösteriyor. 

Organik sertifika sisteminin yeterliliği, etkinliği ve işlevselliği bir yana, etiket sistemiyle yerleştirilmeye çalışılan ‘organik’ kimlikli yiyecekler daha da derin sorunlara gebe.  Örneğin, ben İstanbul’da bir marketten Şili’de yetiştirilen ‘organik’ elma veya Hindistan’dan ithal edilen ‘organik pirinç’ satın alabilirim.  Etiket sistemine göre bunda bir sorun yok.  Uluslararası organik ürün sertifika şirketleri ile devletlere güvenmem yeterli.  Onlar soframa gelen ithal yiyeceklerden ‘emin’ olmamı sağlayacaklar.  Onlara neden güven duyacağım bir sorun.  Ayrıca bu yiyecekler binlerce kilometre uzakta yetiştirildikten günlerce belki aylarca sonra, soframa sağlıklı beslenmem için taşınırken kullanılan fosil yakıtlar Dünyanın sağlığını bozuyor.  Bu çok önemli ve çok boyutlu sorun içinde bir çelişki de barındırıyor.  ‘Organik’ ürünleri taşırken hava, su, toprak kirlenirken ve açığa çıkan sera gazları iklimi değiştirirken, kısacası Dünyanın sağlığı bozulurken ben ‘organik’ beslenerek sağlıklı kalabilir miyim?  Bu noktada satın aldığımız yiyecekten ‘emin olmak’ yeterli olmuyor, yiyeceğin en kısa mesafeden soframa gelmesi yani üreticinin yerel olmasının gerekliliği ortaya çıkıyor.  Bu bağlamda üreticinin kullandığı girdileri de yerelden sağlaması önem kazanıyor.

Yiyeceği yiyen ile üreten arasındaki güven ilişkisi zaman içinde gelişip, güçlenirken, uluslararası sertifika sistemi ile, ikisinin arasına sayısız aracı sokulup, bu aracıların koyduğu kurallar üzerine güven ilişkisi inşa edilmeye çalışılıyor.  Aralarındaki mesafe arttıkça araya giren aracıların sayısı artıyor. Kim bu aracılar?  Devletlerin farklı kurumları, ülke içi ve ülkeler arası taşıma şirketleri, uluslararası sertifikasyon kuruluşları, uluslararası ticaret şirketleri, pazarlama şirketleri ve diğerleri.  Aracıların sayısının artmasının yiyeceğin üretimi ve sofralara gelmesi için verilen emek üzerine büyük etkisi oluyor. Aracılar yiyecek için verilen emeğin yapısını ve emek hakkının dağılımını değiştiriyorlar.  Çünkü yiyeceklerin içinde emek saklı.  Yiyecek üretimi özünde, yeri geldiğinde doğanın yardımıyla emek vererek yapılan bir dönüşümü gerçekleştirme işi.  Bu tip emeği Marks ‘faydalı emek’ olarak tanımlıyor.  Üretici doğrudan ürettiğini yiyecek olan kişilere sattığında, ürünlerinde sadece kendi emeği saklı oluyor.  Fakat aracıların artması ile emek verenlerin sayısı artıyor.  Verilen emeklerin hepsi ‘faydalı emek’ midir sorusu doğuyor.  Aracıların artması ile emek hakkını kim, nasıl dağıtacak sorusu önem kazanıyor.  Bu noktada güç devreye giriyor.  Üretilen ve sofraya gelen yiyecekteki emeğin hakkını dağıtma gücüne kim sahip?  Üretici mi? Sofrasında ‘emin olduğu’ yiyeceği isteyenler mi? Yoksa devletler ve şirketler mi?
 
Helena Norberg-Hodge, Merrifield ve Gorelick ile birlikte yazdığı ‘Besin Ekonomisini Eve Getirmek’ kitabında çözümün yerel yiyecek ağları kurmak olduğunu söylüyor.  Bu ağlar, yerel üreticiler ile sofralarında ‘emin olduğu’ yiyecekleri bulundurmak isteyenleri bu ağlar ile birbirine doğrudan bağlıyor. Shumei Vakfı Japonya’da yerel yiyecek ağlarının başarılı bir örneğini sunuyor.  Vakfın çalışmalarını anlattığım ‘Toprak=Çiftçi=Tüketici’  başlıklı yazıma http://surdurulebilir-yasam.blogspot.com.tr/2008/10/toprakiftitketici-2008.html adresinden ulaşılabilir.  Bir diğer çözüm yiyeceği üreten ile besleneni aracısız birbirine bağlayan, güven ilişkisi temelli çalışan kooperatifler kurmak.  Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (http://www.bukoop.org) ise ülkemizden buna başarılı bir örnek.  ‘Organik etiket’ ve sertifikasyon sistemi yerine yerel yiyecek ağları ve yiyecek kooperatifleri ile emeğin hakkını veren, Dünyanın sağlığını koruyan, sağlıklı toprak, sağlıklı su, sağlıklı çiftlik ile sağlıklı besin sağlamak mümkün.


29 Mayıs 2012 Salı

Üreticiden Tüketiciye Besin Modelleri

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  29 Mayıs 2012

GDO’ların ithalatına izin verilmesi, kontrolsüz kimyasal ilaç ve gübre kullanımı, insan sağlığı yerine ekonomiyi önemsiyen hükümet anlayışı yüzünden şehirde yaşayanlar için sağlıklı, güvenli besinlere ulaşmak her geçen gün zorlaşıyor.  Diğer yandan kırsalda yaşayıp hala sağlıklı, nitelikli ürün yetiştirmeye devam eden köylü ve çiftçilerin ürünlerini hak ettiği değerden satması, aracılardan ve küçük çiftçi tarımını desteklemeyen devlet politikalarından dolayı güçleşiyor. Bu zorlukları aşmak amacıyla üreticiden tüketiciye besin modeli geliştiren iki grubu tanıtacağım;  Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (BUKOOP), Doğal Besin Bilinçli Beslenme Grubu (DBB).  BUKOOP’tan Özlem Öz, DBB’den Ceyhan Temurcu çalışmaları hakkında bilgi verdiler.

Bu oluşumun ilk çıkış fikri, amacı, hayali neydi?  Fikir nasıl ortaya çıktı? Kaç kişi ile başladınız?


ÖÖ - Son yıllarda, tükettiğimiz gıdanın içeriği, lezzeti, üretim ve dağıtımının çevreye ve toplumun geneline etkileri hakkındaki kaygılarımız giderek artıyor. Tüketiciler olarak, tarladan soframıza ulaşan gıdanın, yaşamın temeli olan toprak, gen ve su kaynaklarımızı ne şekillerde etkilediğini pek az biliyoruz. Ağır kimyasal girdiler kullanarak üretilen, genetiği değiştirilmiş organizmalar içeren, endüstriyel işlemden geçirilip sıhhi olmayan koşullarda saklanan gıdanın sağlığımıza sistematik etkilerine ilişkin bulgulara her gün bir yenisi ekleniyor. Üstelik gıdanın başta gelen üreticileri olan çiftçilerin, gıdanın taşınmasından ve işlenmesinden sorumlu olan emekçilerin, çalışmalarının karşılığında ödüllendirilmek yerine mağdur edildiklerini görüyoruz. Küçük çiftçilik yok oluyor, gıda ve tarıma şirketler egemen oluyor.
Gıdanın üretim ve tüketiminde üreticiyi ve tüketiciyi birlikte güçlendirecek alternatif bir örgütlenme modelini hep birlikte inşa etmek mümkün olabilir mi diye hayal ettik.  10-15 kişilik bir çekirdek ekiple yola koyulduk ve BUKOOP’u 2009 yılında kurduk. Kooperatifimizin kuruluş aşamasında, örgütlü üretici ve tüketicileri bir araya getirmede iki sendikanın, Eğitim Sen Üniversiteler Şubesi ve Çiftçi Sen’in, çok önemli rolleri oldu.


CT- 2009 yılının Haziran ayıydı. Sürdürülebilir yaşam pratiklerine kafa yoran pek çok dostumuz gibi biz de, doğal üretimler yapan küçük çiftçilerin ve kırsal oluşumların desteklenmesi için çareler düşünüyorduk. O sıralarda Antalya-Elmalı’da ekolojik tarım öncüsü Serdar Tanal’ın, e-posta gruplarında yaşadığı zorlukları anlattığı yazıları okuduk, telefonla temas kurduk. Ürünlerinin değerlendirilmesiyle ilgili sıkıntılarını birinci ağızdan dinledikten sonra, kafamda bir model oluştu. Doğa-dostu yöntemlerle üretilen ürünlere erişim için birlikte çalışan, sorumlulukları paylaşan bir topluluk olabilirsek, aracılık ihtiyacını ortadan kaldırabilirdik. Böylece “Doğal Besin, Bilinçli Beslenme” adlı Web haberleşme grubunu kurduk (http://ankaradbb.wordpress.com/). O zamandan bu yana sürekli yeni katılımcılar ekleniyor.

Başladığımız noktada pek çok kişi ve oluşumla bağlantımız vardı. Güneşköy Kooperatifi’nin halk destekli tarım çalışmaları, Ankara’da duyarlı bir topluluğun oluşmasını sağlamıştı. Grubun başlangıç aşamalarında Güneşköy’ün ve onun bağlantılarının etkisi önemli oldu.

Bugüne kadar yaptığınız çalışmaları özetler misiniz?
ÖÖ- Önce  bir pilot çalışmayla (sınırlı sayıda ürün, sınırlı sayıda üye ve sınırlı sayıda üretici ile) başladık. İlk iş olarak bir web sayfası hazırladık  (www.bukoop.org). Sonra da, pek çok şeyi hayal ettiğimiz gibi şekillendirebiliyor olmanın verdiği güç ve cesaretle yavaş yavaş ürün ve üretici sayılarımızı arttırmaya başladık. Kooperatif bilinir ve görünür olmaya başladıkça üye ve gönüllü sayılarımız da artmaya başladı.
CT- Pek çok kez toplu sipariş organizasyonları yaptık. Üreticilerimizden taleplerimizi olabildiğince ortak adreslere yönlendirerek nakliye masraflarımızı ve ekolojik ayak izini azaltmaya çalıştık.  Ancak toplu sipariş organizasyonlarının koordinasyonu epey zaman ve çaba gerektirdiğinden, bunu arzu ettiğimiz sıkılıkta yapamıyoruz.  Bazen üreticilerimiz kendi toplu siparişlerini organize ediyorlar.

Ürün temini dışında, üreticilerimizin çiftliklerine ve üretim alanlarına ziyaretler yaptık, çeşitli buluşmalarda bir araya gelip sohbet ettik, dertleştik…

Üreticilerle nasıl bağlantıya geçtiniz? Sizinle çalışan üreticilerin profilini tanımlar mısınız? Üreticilerle kurduğunuz ilişkinin en önemli unsuru ne oldu?
ÖÖ - Boğaziçi Üniversitesi’nde bir kooperatif fikri ilk ortaya çıktığından beri benimsediğimiz “ürünlerimizi mümkün olduğunca örgütlü küçük çiftçilerden ve üretici kooperatiflerinden alalım” ilkemizi hala koruyoruz ve çok önemsiyoruz. Üreticilerle ilişkilerimiz oldukça yakın ve birebir. BUKOOP kurulduğundan bu yana, üreticilerle bir çok toplantı düzenledik, üretici gezileri yaptık, kooperatif hayalimizi birlikte şekillendirdik.  
CT- Bazı üreticiler bizi kendileri buldu. Bazılarını var olan üreticilerimiz tavsiye etti. Diğer bazılarını grup katılımcıları önerdi ve biz onlarla temasa geçtik.

Eli toprağa değen, tarımsal üretime birebir dahil olan insanlar.  Doğaya ve yaşama değer veriyorlar. Toplumsal meselelere duyarlı, çok yönlü ve çalışkanlar.

Samimiyet ve bunun getirdiği güven duygusu.

Size kişisel ve grup olarak neler kazandırıyor? Üreticilerin kazancı ne oluyor? Karşılıklı birbirinizden neler öğreniyorsunuz?
ÖÖ - Ortaklarımızın gündelik hayatlarında bir fark yaratıyor olmanın (ki sağlıklı, lezzetli, adil, doğal çevreyi ve toplumu olumsuz olarak en az etkileyen gıdayı kampüse kadar getirebiliyoruz) yanı sıra, BUKOOP sayesinde hayalimizdeki gibi, hem tüketicinin hem üreticinin güçlendiği, alternatif bir piyasa örgütlenmesi modelinin işleyebileceğini göstermiş olduk. Bize “kaçınılmaz” ve “değiştirilemez” kurallarmış gibi sunulan acımasız rekabet ve etkinlik vurgusunun yerine, dayanışma ruhunu ve işbirliğini öne çıkardığımızda neler yapabileceğimizi gördük. Bu iki unsur, yani “kooperatif ruhu” ve “dayanışma” vurgusu BUKOOP için eşsiz değerde.
CT- DBB bizlere (hem üreticilere hem de kullanıcılara) anlamlı ilişkiler kazandırdı. Birlikte iş yapabilme kapasitemizi ve özgüvenimizi artırdı. Nasıl üretildiğini bildiğimiz, güvendiğimiz ürünlerle iyi beslenme imkanı sağladı. Harcadığımız kaynakların nereye gittiğini, neye güç verdiğini bilmek bizi iyi hissettirdi.
Çocuklara ve gençlere, gerçek gıdaların üretilip paylaşıldığı gerçek bir dünyanın var olduğunu, piyasa koşullarının bize dayattığından farklı üretim ve kullanım ilişkilerinin mümkün olduğunu gösterdi.
Ürünlerinin kıymetini bilen insanlarca kullanıldığını görmek onları mutlu ediyor. Yaptığımız siparişler bütçelerine katkı sağlıyor. Doğal üretim gibi çok zor ve zahmetli bir işi sürdürmek için güç buluyorlar.
Üreticilerimiz bu süreçte iletişim, tanıtım ve doğrudan satış konularında ihtiyaç duydukları becerileri de geliştiriyorlar. Farklı insanlarla ve gruplarla tanışıyor, bağlantılarını artırıp çeşitlendiriyorlar.
Birbirinize verdiğimiz ve birbirimizden aldığımız en değerli şeyler:  İnsan sıcaklığı, samimiyet, güven, dayanışma.
Öncelikle, bin bir emekle üretilmiş, tertemiz, doğal, gerçek gıdalar. Ekolojik tarım ve doğal yaşamla ilgili çok değerli bilgi ve pratikler. Çiftliklerini, üretim alanlarını ve en önemlisi gönüllerini bizlere açmaları.

Aradaki eğitimsel, kültürel, sosyal farkları nasıl aşabildiniz? İlk başta kurduğunuz hayaller değişime uğradı mı?   Tüketicilerle ortak hayalleriniz oluştu mu? Yaptığınız çalışmaların köylülerin topraklarını bırakmamalarına katkısı var mı?
ÖÖ - Bu konularda pek fazla bir sorun yaşamadık. Ürünlerin çiftçiler tarafından zamanında kargolanmaması sorun yaratabiliyor bazen ama birlikte çalıştığımız çiftçilerin huyunu suyunu da öğrendik zamanla. O geç gönderir biraz, erken sipariş verelim, diyoruz örneğin. Çiftçilerin değişik zaman algısı biraz kendimize bakmayı da öğretti bize. Acele acele iş halletmeye çalışıyor bulduğumuzda kendimizi, birbirimizi durduruyoruz, günlük rutinlere boğulup asıl amaçlarımızı, önceliklerimizi unutmayalım diye özen gösteriyoruz. “Yavaş koop” felsefesini benimsedik yani!
Üreticilerin hayatlarında yaratabileceğimiz dönüşümlere dair ise, onlara ürünlerini tüketicilere aracısız ulaştırma olanağı sağlıyor olmamızın yanı sıra, katılımcı sertifikasyon konusunu da özellikle belirtmeliyiz. Katılımcı sertifikasyon sistemi, esas olarak “tüketicinin adil ve bilge köylü tarımıyla üretilmiş ürünleri üreticiden düzenli olarak alması” ilkesi üzerine inşa ediliyor, ki bu küçük çiftçiler için çok önemli bir katkı. Bu sistemde üretici kendisini örgütü (kooperatif/sendika) aracılığıyla denetliyor. Bu durumda bize düşen, kooperatifimize getirdiğimiz ürünlerin her biriyle tek tek ilgilenmek ve küçük çiftçiyi adil, sağlıklı ve temiz gıda üretimine teşvik etmek. BUKOOP’ta böyle bir çalışmayı Ocak 2012’de başlattık, hızla ilerliyoruz.
CT - Grup yöneticileri olarak DBB üreticilerini seçerken bu tür farklara odaklanmıyoruz. Birincil ölçütümüz, sistemik kimyasallar kullanmadan, doğa-dostu yöntemlerle üretim yapıyor olduklarını beyan etmeleri ve üretim süreçlerini grubun (sadece grup yöneticilerinin değil herkesin) denetimine açmaları. Bir de internet üzerinden haberleşme imkanlarını kullanabilmeleri gerekiyor. Temel konularda güven oluştuktan sonra, iletişimde duyarlılık ve hoşgörü her şeyi çözmeye yeterli. Sağlıklı bir iletişim ortamı yakalamış olmamızda, grubun kapsamını, çalışma alanını ve iletişim çerçevesini baştan iyi belirlemiş olmamızın (katılım ve işleyiş ilkelerinin açık olmasının) da katkısı var.
Baştan çok net hedefler koymadık. Grubun kendi dinamikleriyle, katılımcı ve organik bir şekilde gelişmesini öngördük. Zaman zaman aramızda, farklı yapılara geçme önerilerini paylaşıyoruz, ama şimdiki gibi minimal bir yapı olarak da kalabiliriz.
En büyük hayalimiz DBB benzeri oluşumların artması, çeşitlenmesi ve farklı şehirlerde,bölgelerde ortaya çıkması. Doğal tarım yapan kişi, aile ve oluşumların çevrelerinde yaşayan insanlar için gıda üretmesi ve onlar tarafından desteklenmesi.
Bazı üreticilerimizden aldığımız geri bildirimlerden, doğal üretimi sürdürebilmeleri için DBB’nin önemli bir destek sağlamış olduğunu öğreniyoruz.

Bu çalışmaları başkalarına önerir misiniz?  Karşılaşacakları en büyük zorluk nedir?
ÖÖ - Kesinlikle. Hepimiz kendi yaşadığımız ve çalıştığımız yerlerde benzer müdahalelerle daha güzel bir dünya hayaline doğru bir dönüşümü başlatabiliriz. Belki ölçeği küçük ama iddiası büyük adımlar bunlar. Zorluklar oluyor tabii (işleyişin örgütlenmesi, gönüllülüğün ve devamlılığın sağlanması vs.) ama dayanışma ruhunu öne çıkararak aşmak mümkün tüm bu zorlukları.
CT - Şüphesiz öneririm. Kendi hayatlarının, sevdiklerinin, içinde yaşadıkları toplumun ve gezegenin sorumluluğunu almaları için. Hiç kimse doğal ürünleri getirip önümüze koymayacaktır. Hele de günümüzün ekonomik toplum kurgusu içinde. Biz kendi çabalarımızla gerçek gıdayı bulup kaynağından edinmezsek, kimse de duyarlı çiftçileri desteklemeyecektir.
Zamanımızı ve enerjimizi iyi kullanmamız gerek. Bence bunun yollarından biri, çok net hedefler koymak yerine sorumluluğun dağıtıldığı, çeşitli etkileşimlere imkân tanıyan çoğulcu yapılar tasarlamak. Bunun için de ilkelerin ve etkinlik çerçevesinin baştan iyi belirlenmesi önemli.
Bir de, katılımcı oluşumlarda öncü roller üstlenen kişilerin, özellikle başlangıçta çok fazla ve etkin katılım beklentisi içinde olmamalarını öneririm. Alışkanların birden değişmesini beklemek gerçekçi değil. Belki de yapabileceğimiz en etkili şey başkalarından çok şey beklemek yerine kendi sorumluluğumuzu üstlenmek; Gandhi’nin dediği gibi dünyada görmek istediğimiz değişimin kendisi olmak.

İkinize çok teşekkür ederim.