1 Ocak 2012 Pazar

Parayı Veren Bilgiyi Alır - Aralık 2011

Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Aralık 2011

“İklim Değişikliği Sergi’sinde “karbon ayakizi”ne rastlamamak beni şaşırttı. Karbon ayakizi, enerji tüketen herhangi bir faaliyetin küresel ısınmadaki payı, üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsü. İnsan doğal olarak, serginin karbon ayakizi büyüklüğünü merak ediyor.

İndirimli fiyat 5 Lira, tam fiyat 15 Lira. Bu para karşılığında ne mi satın alıyorsunuz? Yaşadığınız gezegeni, sizi ve gelecek nesilleri tehdit eden iklim değişikliği sergisini gezerek bilgi. Eh, bilgi pahalı bir meta!

“İklim Değişikliği Sergisi”, iklim değişikliğinin nedenlerini ve sonuçlarını anlamak açısından öğretici. Sera etkisinden ısı dalgalarına, okyanusların asitlenmesinden permafrosta herşey bilimsel olarak anlatılmış; atmosfer, kıta ve okyanusların nasıl değiştiği örneklerle, grafiklerle, resimlerle gösterilerek gençler ve çocuklar için ilgi çekici hale getirilmiş.

Sergi etkiliyici fotoğraflarla bezeli renkli bir ansiklopedi niteliğinde. Harf büyüklüklerine bakınca İngilizce’nin baskın dil olduğu görülüyor. Sergileme tekniği açısından başarısız. Sayfaları dikkat çeker kılmak için görsel estetik kaygısı ve kontrast renkler kullanma çabası abartılmış, yazıların okunabilirliği unutulmuş. Çok ayrıntılı bilgi, sıkışık yerleştirilmiş. Metinleri okumak için yüzünüzü neredeyse duvara yapıştırmak zorunda kalıyorsunuz. Sergiyi birlikte gezdiğim gençlerden birisi “Bu kadar yazıyı okumaya üşeniyorum” dedi. İngilizce tercümeler özensiz ve dikkatsiz yapılmış. Yanlış çeviriler olduğu gibi bazı Türkçe metinlerde İngilizce sözcükler unutulmuş.

Banyo Yapmayın Duş Alın

Duş yaparak iklim değişikliğini önleyebilirsiniz! Suyun ısısını, haftada örneğin kaç duş alabileceğinizi belirtilmemiş ama bilimsel gerçeklerden yola çıkılarak hazırlanmış bu sergide eminim bu önerinin bilimsel dayanağı vardır!

Mantık sınırlarını zorlamayan güzel öneriler de var. Örneğin; daha az tüketmek, mevsim yiyecekleri almak, et yerine daha fazla sebze, meyve ve hububat tüketmek, daha az uçağa binmek, ağaçlandırma ve bitkilendirme yapmak gibi.

“Eski ocak ve klimaları değiştirmek” “klima kullanmak yerine tavan pervanesi kullanmak veya pencere açmak” önerileri ise kafa karıştırıyor. Enerjiyi neredeyse içen klimaları satın almayın demek yerine, eskisini atın, yenisini alın diyerek klasik bir beyazeşya pazarlama sloganını iklim değişikliği sergisine yerleştirivermişler. Bu sloganın yanına klima kullanmayın önerisini eklemişler. Sanki satın alın ama kullanmayın diyorlar.

Küresel ısınmayı durdurmak için bu önerilerin kaçta kaçını 6 milyarlık dünya nüfusunun yerine getirmesi gerekiyor?

Serginin yaklaşımı neoliberal

Sergi küresel ısınma sorununun ve çözümlerin odağına bireyi koyuyor. Böylece, şirketlerin, devlet politikalarının, küresel dinamiklerin rolünü görmemezlikten gelerek, neoliberal görüşe paralel bir anlayışla şirketleri kayıran, devletleri yok sayan, tüm sorumluluğu bireylere yükleyen önerilerde bulunuyor. “Bisiklete binin” diyorlar. Ben İstanbul’da bisiklete binmeyi çok istiyorum. Fakat bisiklet yolu olmayan bir şehirde, yoğun trafikte bisiklet kullanmak çılgınlık. Bisiklet yolları yapmak ise belediyenin görevi. “Esnek çalışma saatleri uygulayın” , “uzaktan çalışın” diyorlar. Bu önerinin muhatabı kim? İşçiler, memurlar mı? Yoksa işveren şirketler ve devlet mi? Keza, sergi “Şişelenmiş su kullanmayın” diye öneriyor. İstanbul’da suyu akan çeşme kaç çeşme kaldı? Çeşme suyu içilebilir kalitede mi? Neden lokantalarda sular artık cam şişelerde değil plastik şişelerde veriliyor?

Sistemsel Değişim Yerine Ekolojik Modernizasyon

Sergi ekolojik modernizasyonu öneriyor ve sistemsel değişimden bahsetmiyor. Teknolojik çözümlerle iklim değişikliğinin önlenebileceği romantik fikrini savunuyor. 40 yıl sonra dünyanın nüfusu yarı yarıya artacak ve 9 milyar olacak. Bu sürede karbon emisyonlarının 130 kat düşürülmesi gerekiyor. Tüketimi körükleyerek üretimi artıran, ekonomik büyümeye odaklı klasik ekonomi temelli politikalarla bu mümkün değil. Bilim çevrelerinde uzunca bir süredir, iklim değişikliğini besleyen var olan dünya düzenine karşı sıfır büyüme gibi politik, ekonomik ve sosyal fikirler geliştiriliyor. Sürdürülebilir sıfır büyüme, insanların refahı ve ekolojik sürdürülebilirlik için, yerel ve küresel çapta, kısa ve uzun vadede üretim ve tüketimin yumuşak, gönüllü ve adilce düşürülmesini öneriyor. Sergi bunlara hiç rağbet etmemiş. “Daha Az Üretmek” fikrine yer bile vermemiş. “Daha Az Tüketme” bölümündeki öneriler karbon sertifikası almak, sertifikalı ahşap ürün kullanmak gibi satın almayı teşvik eden türden.

Serginin çözümler ve stratejiler bölümüne Amerikan Hükümeti’nin politikalarını yansıtan bir anlayış hakim. Önerdiği çözümler serginin bütünsel ve sistemik degil, durumsal ve miyopik bir bakışa sahip olduğunun kanıtı. Muallak ifadeler ile akıl karıştıran bir dil kullanılmış. Nükleer santrallerin “göreceli” olarak güvenli olduklarını söylüyor. Yakın zamanlı Fukushima felaketinden hiç bahsedilmemiş. Nükleer atıkların binlerce yıl yalıtımlı ortamda saklanabileceği ima edilerek, nükleer santralların tehlikeli olmalarının nedeni olarak, atık saklama sorunu değil bu atıkların nükleer silah yapımında kullanılması gösteriliyor. Bir diğer iddiası nükleer santralların CO2 üretmemesi. Bir yandan enerji üretiminde CO2 açığa çıkarmadığı ifade edilirken diğer yandan hammadde olan uranyumun topraktan çıkarılması ve işlenmesi sırasında oluşan CO2 salımını bunun dışında tutuyor. Akıl karıştıran bu çelişkili ifadelerle serginin verdiği mesaj, nükleer santraller risksiz, tehlikesiz, CO2 salımını olmayan enerji kaynağı olduğu. Sergiyi gezip görüşlerini açıklayanlar aynı fikirde değil!

Hidroelektrik santraller de aynı miyopik bakışla değerlendirilmiş. Çimentonun sera gazı salınımında büyük etkisi olduğunu, baraj inşaatlarında yüksek miktarda çimento kullanıldığını anlatan sergi, enerji üretiminde CO2 salımı az olduğu tezinden hareketle yeni barajların kurulmasını çözüm olarak öneriyor. Karbon tutma ve saklama yöntemi, bilim dünyasında çok eleştirilirken, sergide bir çözüm olarak tanıtılıyor. Bir yandan yöntemin tam olarak test edilmediği kabul edilirken, diğer yandan pratik ve işlevsel olduğu iddia ediliyor.

Kuraklığa karşı susuzluğa dayanıklı genetiği değiştirilmiş mısır, sellere karşı suya dayanıklı genetiği değiştirilmiş pirinç çözüm olarak sunuluyor. Sergi bilimsel pek çok açıdan sakıncası bulunan, insan sağlığı, ekoloji açıdan güvenirliği kanıtlanmamış genetiği değiştirilmiş organizmaların gelecek için çözüm olduklarını iddia ediyor.

Sergi sonunda Türk şirketlerinin uygulamalarını anlatan bölüm sergileme tekniği ve verdiği pratik bilgiler açısından daha başarılı. Bu uygulamarına karbon ayakizleri ve ne kadar karbon salımını azalttığına dair bilgi yok.

Size bir tavsiye: Sergiye giderken paranızı, büyütecinizi ve İngilizce-Türkçe sözlüğünüzü yanınıza almayı unutmayın!


mmmm

26 Kasım 2011 Cumartesi

Ezilenlerin Tiyatrosu - Kasım 2011


Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Kasım 2011

Boğaziçi Üniversitesi Barış Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin konuk ettiği Prof. George Emilio Sanchez, “Augusto Boal’ın Ezilenlerin Tiyatrosu ve Yaratıcı Süreç” başlıklı bir çalışma yaptı. Katılımcılar, oyunun tiyatral bir formda toplumsal baskıları tanımlayıp tartışmak için çok etkili bir yöntem olduğunu deneyimlediler.

Johan Huizinga insanı “Homo Ludens” yani oyun oynayan insan olarak tanımlar, oyunu sosyal ve kişisel gelişmenin bir parçası olduğunu söyler. Oyun serbesttir ve özgürdür. Biçim olarak günlük hayatın dışındadır, özgür ve kurmaca yapısıyla oyuncuyu içine çeker. İşlevlerinden birisi bir nesne veya fikrin temsilidir. Bu bağlamda tiyatro da bir oyundur. Brezilya’lı yazar, tiyatro yönetmeni ve politikacı Augusto Boal, tiyatronun bu özelliğini kullanan devrimci bir eğitim hareketini başlattı. Paolo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi kuramından çok etkilenen Boal, bunu destekleyen Ezilenlerin Tiyatrosu kuramını oluşturdu. Tiyatroyu yerel, toplumsal sorunları tartışmak ve çözüm aramak için bir araç olarak kullandı. Boal’a göre heryer sahne, herkes oyuncu olabilir. Ezilenlerin Tiyatrosu üç farklı pratikten oluşur: Forum Tiyatrosu, Görünmez Tiyatro, İmge Tiyatrosu. Her pratik, seyirciyi oyuna dahil ederek, toplumsal, siyasal ve sosyo-ekonomik baskılara karşı tavrını göstermesine yardımcı olur. Boal oyunlarını, özellike fakir, ezilmiş ve dışlanmış, varolan sistem içinde sesini yükseltmeyen topluluklarda sergiledi. Bu yöntem, dünyada 70’den çok ülkede eğitim, pedagoji, politika, ruh sağlığı, toplumsal konularda çalışan yüzlerce grup tarafından kullanıldı. Barışa hizmet eden çalışmalarından dolayı, Boal’e 2008 yılında Nobel ödülü verildi. Augosto Boal’in “Ezilenlerin Tiyatrosu”, “Oyuncular ve Oyuncu Olmayanlar İçin Oyunlar”, “Arzu Gökkuşağı: Boalin Tiyatro ve Terapi Metodu” kitapları Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından yayınlandı.

Çalıştayda eğitim veren George Sanchez, Boal ile birlikte çalışmış. Boal ve Ezilenlerin Tiyatrosu’ndan esinlenerek hazırladığı eğitim programlarını azınlıklar, yasadışı göçmenler, cinsel istismara, ırkçılık ve şiddete uğramış insanlara uyguluyor. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki çalıştayda Ezilenlerin Tiyatrosu’sundan birkaç egzersiz yaptırdı. Sanchez, yaratıcılığın geliştirilebilen bir kas olduğa inanıyor. Hayal etme egzersizleriyle bu kası güçlendiriyor. Bize “Nesnelerin Dönüşümü” olarak adlandırdığı bir grup çalışması yaptırdı. Bir bardağı veya bir sandalyeyi kaç farklı şekilde hayal edebilirsiniz? Bir, üç, beş, on... Bardak, başınıza koyduğunuzda şapka, hayali kaşığınızla içinden hayali çorba içtiğinizde tabak, seksek taşı, kuyu, topaç, top, çöp kutusu, vazo, saksı, taş olabiliyor. “Güç Yapıları” olarak adlandırdığı oyunda grubun ortasına 4 sandalye, bir masa ve bir bardak koydu. Bu eşyalarla sandalyelerden birisini en güçlü gösterecek yapıyı kurmamızı istedi. Sonra grubun hangi eşyayı en güçlü gördüğünü sordu ve nedeni açıklamamızı istedi. En son, yapıyı oluşturan kişinin hangi eşyayı en güçlü göstermek istediğini sordu. Yapının en üstündeki sandalyeyi en güçlü gören olabildiği gibi, bu sandalyeyi diğer eşyalara bağımlı görüp en güçsüz kabul edenler de oldu. Egzersiz bize şunu deneyimletti, bizim yapmak istediklerimiz ile topluluktaki diğer bireylerin bunları algılayışları çok farklı olabiliyor. Bu egzersiz, “güç”ün ne kadar farklı tanımlandığını, olumlu veya olumsuz nitelenebildiğini gösterdi. Ezilenlerin Tiyatrosu’dan alıntılanmış “Arzu Gökkuşağı” oyununda, “baskı” sözcüğünü vücudumuzu ve mimiklerimizi kullanarak canlandırdık. Birkaç aşamalı bu oyunda, ilk önce bireyler “baskı” sözcüğünü nasıl algıdıklarını topluluk önünde teker teker gösterdiler. İkinci aşamada gruplar oluşturduk. Her grup üyesi, kendisinin ve diğer üyelerin vücutları ile mimiklerine şekil vererek “baskı” sözcüğünü anlatan heykel yaptı. Sonra her grup topluluk önünde, yaptıkları heykelleri sergiledi. Böylece “baskı” sözcüğünün pekçok farklı ifade edilişini gördük. En son bölümde grup olarak yavaşça birer birer heykele eklenerek bir bütün oluşturduk. Amacımız heykelin ifade ettiği “baskı” anlamını güçlendirmekti. Sonra yaptığımız hareketi destekleyen bir cümle kurduk ve bunu kendi kendimize tekrarladık. Bir sonraki aşamada yakınımızdaki kişilerle dialog şeklinde konuşarak içselleştirdiğimiz cümlemizi paylaştık. Ve birlikte yine çok yavaş hareket ederek heykele istediğimiz en son şekli verdik. Grup dinamiklerini kullanan, ortak hayal gücü oluşturan, grup içinde bütün farklılıklara rağmen bir heykel üzerinde anlaşmamızı sağlayan sıradışı bir çalışma idi.

Dört yıldır “Sürdürülebilir Yaşam Oyunları” adıyla oyun ve egzersizlerle bezeli, ilkesi deneyimlerek öğrenme olan, grup dinamiklerini kullanan kişisel gelişim programı uyguluyorum. Çok farklı gruplarla, farklı yaşlarda insanlarla, farklı ülkelerde oyunlar oynadım. Bu konuda yazılmış pekçok kitap okudum, benzer programlara katılan insanlarla konu
ştum. Kişisel deneyimim ve toparladığım görüşler, hep grup olarak oyun oynamanın mucize olarak nitelediğim yönünü teyit ediyor. “Oyun” sözcüğü çocuğu çağrıştırmakla birlikte aslında oyun oynamanın yaşı yok. Hatta belki yetişkinlerin çocuklardan daha fazla oyun oynamaya ihtiyacı var. Çalıştay, bana oyunları kullanan farklı bir kuramı tanıttı. Augusto Boal’ın “Ezilenlerin Tiyatrosu” oyunlarla, insanların normal şartlar altında konuşup tartışmaktan çekindikleri aile içi şiddet, cinsel taciz, toplum baskısı, aile baskısı, devlet baskısı gibi konuları ve toplumsal sorunları tanımlayabilmeleri, farklı görüşleri anlayıp tartışabilmeleri için çok uygun bir ortam sağlıyor. Bu nedenle, kişisel değişim, gelişim programları ile grupların dönüşümü için yapılan toplantıların yanısıra toplumsal sorunların konuşulduğu ortamlar mutlaka oyun çalışmaları içermeli.


31 Ekim 2011 Pazartesi

Çevre Tarihi Bilim Dalı'nı duydunuz mu? - Ekim 2011

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Ekim 2011
www.cumhuriyet.com.tr


Tarih alanında Çevre Tarihi dalını hiç duydunuz mu? 1970’li yıllarda ortaya çıkan Çevre Tarihi bilim dalı, zaman içinde insanoğlunun doğa ve kurduğu çevre ile olan ilişkilerini bilimsel yaklaşım ve objektif anlayışla araştırıp, sentezleyerek geçmiş ile gelecek arasında yapıcı bir bağ kurulmasına yardımcı olmaya aday. Çevre tarihçileri bir yandan insanların çevrelerini nasıl değiştirdiklerine diğer yandan değişen çevrenin insan ve kültürler üzerinde neden olduğu değişiklikleri araştırıyorlar. Geçmişte yaşanan insan ve çevre arasındaki döngüsel değişimlerin araştırılması bugünü daha iyi anlamamıza yol açıyor.


Çevre üzerine yapılan tarih çalışmalarının hiç aktivizm çalışmalarına, yaşam şekillerimizin doğa ile daha uyumlu hale dönüşmesine, çevre ile ilgili politikaların oluşturulmasına katkı sağlayacağını düşündünüz mü?


Uzun insanlık tarihi boyunca, küresel ve yerel ölçekte insanın dünyada yaptığı veya yapmadığı eylemlerin olumsuz ve yokedici sonuçlarını bugün görüyor, yaşıyoruz. Bu sonuca yol açan temel nedenlerden biri, İspanyol filozof George Santayan’nın meşhur sözü “Geçmişi hatırlayamayanlar tekrarlamaya mahkumdur”da ifade ettiği gibi geçmişin yeteri kadar bilinip, hatırlanmamasından dolayı felaketlerin tekrarlanması. Çevre tarihi bu bağlamda da bilgilendirici, eğitici, uyarıcı şekilde geçmişi dikkatimize sunarak, yaşananlardan ders çıkarıp gelecek için daha doğru adımlar atmamıza yardımcı olabilir.


Türkiye’de şehir tarihi


Çevre tarihi çalışmaları, devlet politikalarını hazırlayan, yasaları çıkaran politikacı ve siyasilerin “bir sonraki seçime kadar”, şirket yöneticilerinin “bir sonraki yönetim kurulu toplantısına kadar” süren, insanoğlunun fizyolojik yapısıyla sınırlı zaman anlayışından farklı olarak onlarca, yüzlerce yılı kapsayabilir. Bu özelliği, insan ve çevre arasındaki döngüsel etkileşimleri daha iyi inceleme ve daha doğru değerlendirme imkanı sağlar. Bu bağlamda, örneğin; ülkemizdeki madencilik çalışmaları son 5-10 değil 200-300 yıllık süreçte araştırılsa, madencilik faaliyetlerinin artması ile genişleyen etki alanları, çıkarılan maden türlerindeki değişimin etkileri, zaman içinde “modernleşen” madencilik teknoloji ve yöntemlerinin çevreye bıraktığı izler, doğa ve çevrede yarattığı sorunlara çevre tarihi gözlüğü ile bakılsa, büyük resim görülebilir.


Tarih alanında yapılan çalışmalardan biri şehirlerin çevre tarihlerinin yazılmasıdır. Türkiye’de şehir tarihi çalışmaları Osmanlı dönemi ve öncesine kadar uzanmakla birlikte bugüne kadar hiçbir şehrin çevre tarihi incelenmemiştir. İstanbul gibi Ankara, İzmir, Bursa gibi büyük şehirlerin çevre tarihlerinin araştırılıp yazılması hem önemlidir hem de ilginç olacaktır. Bu şehirlerin özellikle geçtiğimiz yüzyılda kalabalıklaşıp, genişlerken çevrelerinde ve civarlarındaki doğal yaşam alanlarında yarattıkları değişim ve baskılar ve sonrasında bunların döngüsel olarak şehir fiziksel ve altyapısı, yaşam şartları ve yaşam kalitesine etkilerine tarihi açıdan bakan bir çalışma günümüzde yaşanan çevre ve şehir sorunlarının zaman içindeki dönüşüm ve evrimine dair pekçok ipucu sağlayacaktır.


Çevre tarihi, doğa ile sosyal bilimleri tarih ile birleştiren disiplinlerarası çalışmalara gerek duyar. Çünkü tarih çalışmalarında geçmişe doğru gidildikçe kaynak sıkıntısı doğar ve çevre ile hiçbir konu tek bir bilim dalı ile açıklanamaz. Bunu aşmak için tarihçiler arkeoloji, antropoloji, jeoloji, botanik, zooloji, iklim bilim, ekoloji ve diğer bilim dallarından destek alırlar. Bilimsel işbirlikleri, bu alana hem dinamizm hem entellektüel derinlik ve zenginlik en önemlisi bilimsel gerçeklik katar.


“Devlet olarak da vatandaş olarak da hatamız var, kusurumuz var”


Siyasi partilerin, iktidarların ve yerel yönetimlerin zaman süresince çevre politikalarını ve uygulamalarını araştıran çevre tarihi çalışmalarına ihtiyaç vardır. Eylül ayında Rize’de “yine” yaşanan sel felaketi sonrasında Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın “Suçlu aramıyoruz ama şunu kabul etmek lazım bir yanlış var. Devlet olarak da vatandaş olarak da hatamız var, kusurumuz var” itirafı, tüm kayıpların asıl nedeninin yağmur değil, Rize’nin doğa ve çevre şartlarına uyumsuz, yanlış şehirleşmesine sebep olan yönetim anlayışı olduğunun kabülüdür. Geçen sene yine aynı yöreye sel gelmiş, sonrasına toprak kayması olmuş, bu sefer Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak “Bugüne kadar alışılmışın dışında” bir heyelan olduğunu açıklamıştı. Sele yol açan her yağış yetkililerce “son yılların en şiddetli yağışı” olarak ilan edilmektedir. Gazete haberlerine göre sadece son iki sene içinde bölgeye sel sonrası gönderilen yardım miktarı 4.5 milyon TL’dir. Yoğun yağışların olduğu bölgede ileride daha büyük felaketlerin önlenmesi için geçmişe dönük yapılacak çevre tarihi araştırmasından yararlanılabilir. Bu çalışma hem yörede kalıcı çözümler üretmek isteyen devlet yöneticilerine, hem politik ekoloji alanına ve çevre aktivistlerine önemli ve gerekli katkılar sağlayacaktır.


Ortak geçmişimiz ortak geleceğimizi şekillendiriyor


Ulaşım, inşaat, madencilik ve tarım teknolojilerinin yıllar içinde gelişip, değişirken çevre ve doğaya etkilerinin tarihsel bir bakış açısıyla araştırılması “kalkınma” ve “modernleşme” anlayışlarının irdelenmesinde yararlı ipuçları verecektir.


Çevre tarihi siyasi sınırlara bağlı kalmaz. Uluslararası, coğrafi ve ekolojik bölgeler üzerinde çalışır. Çünkü çevresel değişimler ve çevre sorunları ulusal sınırlar çevrili alanlarda değil coğrafi alanlarda yaşanır.


Çevre tarihi, üç yanı sularla kaplı, sulakalanları, gölleri, deltaları ve denize dökülen pekçok ırmağı, deresi olan ülkemizde tarih boyunca insanın su ile olan ilişkisini, bu alanlara etkisini ve bunun sonuçlarını anlamaya yardımcı olabilir.


Ortak geçmişimiz ortak geleceğimizi şekillendiriyor. İnsanlığın tarih boyunca çevre ile olan ilişkisi dünyadaki varoluşumuzu etkileyecek. Çevre Tarihi bu ilişkiyi ve sonuçlarını doğal ve sosyal bilimlerin yardımlarıyla araştırarak geçmişten dersler çıkarıp, günümüzdeki statükonun değişmesine katkıda bulunurken geleceğe daha doğru adımlar atılmasına yardımcı olabilir. Çevre Tarihi politiktir, diğer tarih dalları arasında en aktivist karaktere sahiptir ve insanlığın dönüşümüne katalizör olabilir. Geçmişten gelen uyarıyı iletirken geleceğe daha umutla bakabilmemizi mümkün kılar.

27 Eylül 2011 Salı

Politik Ekoloji

http://www.cumhuriyet.com.tr/

Bu yaz katıldığım Global Environment Summer Academy (www.globalenvironments.org), ekolojik ile bağlantılı, Türkiye’de henüz pek bilinmeyen alanları tanıma fırsatını bana sağladı. Politik Ekoloji de bunlardan biri. Türkiye’de Politik Ekoloji disiplini altında yapılan akademik çalışma neredeyse yok. Fakat Gerze’de termik santral kurulmasını istemeyen köylülerin devlet güçleri ve Anadolu Grubu’na karşı mücadelesinden tutun, yıllardır süren Hasankeyf’in tarihi ve ekolojik değerlerini yutacak olan Ilısu Barajı’na karşı sürdürülen çalışmalara; HES’lere karşı Doğu Karadeniz’de güçlenen yerel çevre kimliği ve sosyal hareketlerden, ulusal ve uluslararası mevzuatlara aykırı uygulamalarla kirletilen “koruma altındaki” Gediz Deltası’na kadar Politik Ekoloji disiplini ile araştırılıp analiz edilecek pek çok konu var.

Politik Ekoloji, ilk defa Frank Thone tarafından 1935’de yayınlanan “Nature Rambling: We Fight for Grass” isimli makalede kullanılır. Daha sonra, bilimsel çalışmalarda adı geçmesine rağmen net bir tanımı yapılmaz. 1972 yılında antropolog Eric R. Wolf, “Ownership and Political Ecology” (Mülkiyet Hakkı ve Politik Ekoloji) başlıklı makalesinde, yerel mülkiyet ve veraset kurallarının, toplumsal ve yöresel ekolojik sistemin zorunluluklarından doğan baskılar arasında nasıl denge sağladığını tartışarak Politik Ekoloji’nin ilk tanımını yapar. Sosyal bilimler, ekolojik bilimler, politik ekonomi ve siyaset biliminden beslenen Politik Ekoloji, o günden bugüne öz ve kapsam olarak evrimleşerek gelişir. Akademisyenler tarafından pekçok tanımı yapılsa da, Watts’ın “Political Ecology” isimli kitabında verdiği tanım en açık ve kapsamlı olanıdır; “Politik Ekoloji, toplum ile doğa arasındaki karmaşık ilişkileri, kaynaklara erişim ile kontrol haklarını ve bunların çevre sağlığı ve sürdürülebilir yaşam alanlarına etkilerini dikkatli analiz ederek anlamaya çalışır”. Ayrıca Watts Politik Ekoloji’nin amacının, çevresel anlaşmazlıkları özellikle “bilgi, güç, uygulama” ve “politika, adalet, yönetim” açısından açıklamak olduğunu söyler.

Politik ekoloji pek çok farklı bilimsel alanın çakıştığı ortak bir alandır. Bu nedenle, bu alanda yapılan çalışmalar sosyal ve doğa bilimlerince incelenen tarım, toprak mülkiyeti, sağlık, uluslararası hukuk, tarihi konuları içeren vakalardan oluşur. Bütün bu çeşitliliğe rağmen, politik ekonomi ve ekolojik analiz bu alanı en çok etkileyen iki temel bilim dalıdır.

Paul Robbins “Political Ecology: a critical introduction” isimli kitabında, Politik Ekoloji’nin dört temel tezini açıklar:

1. Bozulma ve marjinalleştirme: Doğal ve işlenmiş alanların bozulmasından sadece yörede yaşayan yerel halkların sorumlu tutulmayıp, konunun politik ve ekonomik açılardan daha kapsamlı incelenmesi.

2. Çevresel anlaşmazlıklar: Doğal kaynaklara erişimin, cinsiyet, sosyal sınıf ve ırk mücadelelerini içeren geniş bir açıdan incelenmesi.

3. Koruma ve kontrol: Doğal kaynakları koruma çalışmalarının neden ve nasıl başarısız olduğunun ve bu bağlamda politik ve ekonomik dışlanma mekanizmalarının incelenmesi.

4. Çevresel kimlik ve sosyal hareket: Yaşam alanlarını ve çevreyi korumayla bağlantılı politik ve sosyal mücadelelerin nerede, kimler tarafından ve nasıl yürütüldüğünün incelenmesi.

Politik Ekoloji varsa apolitik ekoloji de olmalı çıkarımı yapanlar haklıdır. Politik ekolojistler, çevre sorunlarını, artan dünya nüfusunun sınırlı doğal kaynaklar üzerinde yarattığı baskıya ve modernleşmeye bağlayan klasik ekolojik yaklaşımları, ki bunları apolitik ekoloji olarak tanımlarlar, eleştirirler. Örneğin; yüksek nüfusun kısıtlı dünya kaynaklarını zorladığı tezine karşı ABD’nin Hindistan’ın dörtte bir nüfusuna sahip olmasına rağmen, Hindistan’a göre kişi başına tükettiği enerjinin 16 kat, etin 36 kat, kağıdın 73 kat ve suyun 3 kat daha fazla olması gösterilir. Bir diğer önemli eleştiri, objektif olduğu savunulan apolitik ekolojinin aslında bakış açışı ve önerdiği çözümler ile dolaylı olarak politik olduğudur.

Politik ekolojinin özü Marksist ve Neo-Marksist felsefeye yakındır. Bu bağlamda, şirketler, devletler ve uluslararası kuruluşlar tarafından kullanılan çevresel yaklaşım ve politikalar ile bunların sonucunda oluşan piyasa şartlarının, özellikle yerel halk, azınlıklar ve savunmasız insanlar üzerindeki istenmeyen olumsuz etkilerine odaklıdır. Bunları açığa çıkarır, gösterir ve inceler. Sadece geçmişle ilgili ve tepkisel değildir. İlericidir ve çözüm üretir. Örneğin; yasalar ve devlet sulama sisteminin baskıları sonucu, geleneksel su toplama yöntemlerinin giderek daha az kullanılmasını inceleyen bir politik ekoloji araştırması, sadece bürokratik ve ekonomik baskılarla su yönetim politikasının nasıl değiştiğini araştırmakla kalmaz, geleneksel su toplama ve dağıtma yöntemlerini araştırır, bunları harmanlayıp bazen savunarak bazen geliştirerek alternatif su yönetim sistemleri önerir.

Politik Ekoloji dalı, analitik tabanı zayıf olduğu ve politik ekonomik yapıların çevresel sonuçlar doğurduğu savından yola çıktığı için eleştirilmektedir. Bir diğer eleştiri Politik Ekolojinin net ve tutarlı bir teori inşa etmediğidir.

Bütün bunlara rağmen, insanoğlunun doğa üzerinde yarattığı baskı ve değişimleri, çevresel dönüşümleri, sosyal ve çevresel hareketleri, güç dengeleri ve dağılımları, toplumsal ilişkiler, politik ekonomi, sosyal ve ekolojik bilimler ile politika açısından inceleyen tek bilim dalı olarak önemi ve gerekliliği ortadadır. Türkiye’de akademik çevrelerde Politik Ekoloji henüz bir yer edinememiştir, fakat Gerze’de termik santral kurulmasını istemeyen köylülerin devlet güçleri ve Anadolu Grubu’na karşı mücadelesinden tutun, yıllardır süren Hasankeyf’in tarihi ve ekolojik değerlerini yutacak Ilısu Barajı’na karşı sürdürülen çalışmalara; HES’lere karşı Doğu Karadeniz’de güçlenen yerel çevre kimliği ve sosyal hareketlerden, ulusal ve uluslararası mevzuatlara aykırı uygulamalarla kirletilen “koruma altındaki” Gediz Deltası’na kadar Politik Ekoloji disiplini ile araştırılıp analiz edilmesi gereken pek çok konu bulunmaktadır.