27 Kasım 2010 Cumartesi

BIONEERS: Olağanüstü İşler Yapmak İçin Mükemmel Bir İnsan Olmak Gerekmiyor

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Kasım 2010

Bioneers, insanlığın ve dünyanın karşıkarşıya olduğu sorunlara yaratıcı ve çarpıcı çözümler bulan girişimcileri tanıtan konferanslar düzenliyor. 21 yıldır Amerika’da düzenlenen bu konferanslar, Kasım ayında okyanus ötesine taşındı ve ilk defa Avrupa’da yapıldı. Bu konferansa Findhorn Ekoköyü evsahipliği yaptı. Bu sıradışı konferansın düzenlendiği Findhorn Ekoköyü’de sıradışı bir yer. 49 yıl önce ruhani bir topluluk olmak üzere biraraya gelen kişiler, doğa ile uyumlu bir yaşam tarzı benimseme kararı ile Findhorn Ekoköyünü oluşturdular. Zaman içinde Findhorn Vakfı’nı, Findhorn Yayınlarını, eğitim çalışmalarını yürüten Findhorn Üniversitesi’ni kurdular. Global Ekoköy Ağı’na bağlı olan Findhorn yenilikçi eğitimleri ve deneyimli eğitmenleri ile alanında tanınıyor.

Bioneers 1990’da Kenny Ausubel ve Nina Simons tarafından kuruldu. Kenny ve Nina’nın yarattığı bu sözcük, doğan yeni bir kültürü temsil ediyor. Bioneers, hayatın çok farklı alanlarından gelen, doğal sistemlerin nasıl çalıştığını anlamak için yaşayan sistemleri derinlemesine inceleyen ve doğal işletim sistemlerini, yaşamsal ağlara zarar vermeden insanlığa hizmet edebilmek için taklit ederek kullanan sosyal ve bilimsel mucidler olarak tanımlanıyor. Bağlantı kurma, karşılıklı alışveriş ve dayanışma amacıyla çok farklı kişi ve projeleri biraraya getiren Bioneers konferansları, bölgesel, ulusal ve uluslararsı düzeyde

stratejik ağları birleştirerek sosyal sermayenin gelişmesine katkı sağlıyor.

Konferans hem katılımcıların zengin katkıları hem beyin fırtınaları, uygulamalı atölyeler, Açık Alan toplantısı, programın parçası olan oyunlar, şiir ve müzik gösterileri, şarkı ve danslar ile alışılmışın ötesinde yenilikçi, üretken ve verimli geçti.

Konferansta en sık kullanılan ifadelerden biri, “Öykü anlatmak” oldu. Çünkü öykü anlatmak, sunum yapmaktan daha samimi, keyifli ve kapsamlı bir eylemi ifade ediyor. Bioneers konferanslarının amaçlarından biri iyi öyküleri paylaşmak ki bunlar umudu beslesin, başkalarını yüreklendirsin ve kendimizi yeniden değerlendirmemizi sağlasın.

Tarihi Kaledonya ormanları bir zamanlar İskoçya’da çok geniş alanlara yayılmışken bugün toputopu %1’lik bir alana sıkışmış durumda. Ormanın %99’luk bölümü acımasız ve düşüncesiz ağaç kesimleri sonucu, bitki örtüsü, yaban hayatı ve ekolojisi ile birlikte yok olmuş. Eğer Alan Watson Featherstone 20 sene önce ortaya çıkıp Kaledonya ormanlarını yaşatacağım demese belki bugün orman tümüyle yok olacaktı. 1989 yılında Trees for Life vakfını kuran Alan Watson Featherstone günümüze kadar gönüllüler ve destekçilerin yardımıyla 800,000 ağaçın dikilmesini sağladı. Yürütülen projeler ile biyoçeşitliliğin geri kazanılmasına çalışılıyor. Ülkemizin yaban ormanlarının kıymetini anlamak için, kaybedilenin yeniden kazanılmasının ne kadar meşakkatli, uzun ve masraflı bir iş olduğu Alan Watson Featherstone’dan öğrenilebilir. Alan Watson’un öyküsü, Yuvarlakçay’daki ağaçları korumak için seferber olan köylüleri ve ormanları ticari kar hırsından korumak için mücadele veren daha nicelerini hatırlattı ve onlara destek olmak için seferber olunması gerektiğini düşündürttü.

Kendisi öncü bir çevreci, yazar, meditasyon ve Tai-Chi eğitmeni, 60larda başlayan çevre hareketini başlatanlardan, Friends of Earth çevreci kuruluşun kurucu üyesi, emekli profesör ve Beyaz Saray’ın ilk ekolojist danışmanlarından. John P. Milton öyküsünde, Amerikan Kızılderililerinin gizemli ritüeli “vision quest”i ve insanlar üzerindeki inanılmaz etkisini anlattı. Bu ritüel, insan hayatında bir dönüm noktası. Her insanın dünyaya bir amaç için geldiğine inanan Kızılderililer, bunu öğrenmek için doğaya tek başına çıkıyorlar. Yanlarına hiçbir şey almadan, genelde oruç tutarak yaşıyorlar. Ritüel kişiye bir hayvan kılığına bürünmüş ruhun seslenmesi ile son buluyor ve gördüğü imge, duyduğu ses kişiye hayat amacını hakkında ipucu veriyor.

Toplantının en etkileyici karakterlerinden biri Budist rahip Pracha Hutanuwatr idi. Kendisini geleneksel Asya kültürüyle yetişmiş, yeşil, ruhani, anarşist, sosyalist, şiddet karşıtı olarak tanımladı. Pracha, ekonomik gelişime, modernliğe, toplumlara hükmeden canavarları yetiştiren modern eğitime inanmıyor. Üç kavramın gözden geçirilmesi gerekiğini söylüyor: gelişim/kalkınma, bilgi, mutluluk. Gelişim/kalkınma sömürü sistemine ait bir olgu. Bu nedenle yeniden tanımlanması gerekiyor. Gerçek bilginin kütüphanede olmadığını, kollektif olarak toplumlar tarafından yaratıldığını iddia ediyor. Pracha’ya göre tüketim kültürünün şartlandırdığı “daha çoğa sahip olursam daha mutlu olurum” inanışı yanlış. Yerli halkların Batılıların söylediği gibi gelişmemiş oldukları doğru değil. Çünkü yerli halkların gelişmeleri gerekmiyor. Onlar bu haliyle gelişmişler. Ayrıca ekonomik durgunluk, siyasi dengesizlik gibi olumsuz algılanan durumların iyi olduğuna inanıyor.

Başlattığı kampanya ile dünyanın en fakir 42 ülkesinin $100 milyon borcunu sildiren, 2009 yılında Ekolojist Magazin tarafından yılın vizyoneri seçilen, Advocacy International’dan Ann Pettifor, anlattığı öykü ile finans sistemine bakışımızı değiştirdi. Endüstri, işçi ve sendikalar ile yeşil hareketin, ekonomik sektörü değiştirmek için ortak hareket etmesi gerektiğini vurguladı. Bankaları kontrol altına almamız gerektiğini söyleyen Ann Pettifor’e göre bunu daha az kredi kullanarak yapabiliriz. Kredi kullanmanın CO2 salınımlarını artırdığının altını çizdi. Yani daha az kredi kullanarak dolayısıyla daha az harcayarak küresel ısınmayı yavaşlatabiliriz.

Konferansa katılan Transition Town (Dönüşüm Şehirleri) hareketinin mucidi Rob Hopkins, küresel ısınma ve tükenen fosil yakıtların yaratacağı karışıklıklara ve zorluklara hazırlanmak için yapılabilecekleri özetledi. 2006 yılında başlayan Transition Town hareketına 600 civarında yerleşke ve grup katılmış durumda. İnsan ve değişim odaklı hareketin temelindeki modeli anlatan Rob Hopkins, sosyal girişimciliğin önemini vurguladı ve Transition hareketini sosyal girişimcilik okulu olarak tanımladı.

Bioneers konferasını dönüşüm ve değişimi nasıl başarabiliriz sorusunu tetikledi. Konferansın en çarpıcı ifadeleri, “Kendi finansal ve ekolojik borçlarımızı çocuklarımıza bırakamayız” “Olağanüstü işler yapmak için mükemmel olmamız gerekmiyor”, “Hayal kurmalı ve hayallerimizin peşinden gitmeliyiz”, “Birlikte, her beraber” oldu.

Bioneers konferansı, benzer konferas Türkiye’de düzenlense nasıl oldurdu sorusunu akla getirdi. Türkiye’de gizli kalmış kimbilir nice öncü kişi ve kuruluşları tanıma, olağanüstü öykülerini dinleme imkanı olurdu. Bu mücadele eden, emek verenlere güç verir, gelecek nesillere ilham olurdu.

6 Kasım 2010 Cumartesi

HÜKÜMET KİMİN YANINDA? Şirketlerin mi? Köylüsünün mü?


Yayın Detayları:Cumhuriyet, SürdürülebilirYaşamEki, 30 Ekim 2010

Ankara Mamak, İstanbul Maden Dere İçi ve Armutlu mahalleleri, Bursa Erikli, Mersin Akkuyu, Bursa Mustafakemalpaşa, Sinop Gerze, Tekirdağ Saray, Foça Aliağa, Çanakkale, Bartın, Yalova, Bergama, Kozak, Niğde Ulukışla, Munzur, Edirne Uzun Köprü, Rize Fındıklı, Pazar, Hemşin; Artvin Ardanuç, Borçka, Şavşat; Giresun, Trabzon Tonya, Amasya, Tokat, Hasankeyf, Allianoi, Kastamonu Loç, Düzce Aksu, Muğla Saklıkent, Antalya Alakır, Eskişehir Gürleyik, Malatya Darende. Türkiye haritası üzerinde, doğudan batıya, güneyden kuzeye dağılan bütün bu yurt köşelerinin ortak noktası nedir? Yerli halkın verdiği örgütlü mücadele.

15-17 Ekim tarihlerinde, bu yurt köşelerinde suyuna, toprağına, ormanına, emeğine, yaşamına sahip çıkıp savunan 89 çevre platformu, sivil toplum kuruluşu, sendikalar ve siyasi partiler İstanbul’da buluştu. Hidroelektrik santral (HES) projelerine, nükleer santrallere, termik santrallere, maden şirketlerine, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO), yer altı sularının ticarileştirilmesine, su havzalarına dönük müdahalelere karşı mücadele eden ve kentlerde su hakkını elde etmek için çalışanlar deneyimlerini paylaştı. Anlatılanlar “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” sözünü doğrular nitelikteydi.

Mücadelelerin pek çok ortak noktası vardı. Bunlar:

¨ Son yıllarda yapılan yasal düzenlemelerin yarattığı sorunlar,

¨ Yargı kararlarının uygulanmaması,

¨ Kamu yöneticileri ve şirketler tarafından oldu bittiye getirilmeye çalışılan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) toplantıları,

¨ Muhtarların ve toplumdaki kanaat liderlerinin, şirketler tarafından satın alınması,

¨ Köylülerin jandarma ve güvenlik güçlerinden terörist muamelesi görmesi, dövülmeleri, biber gazına maruz kalmaları,

¨ Yerli halkın su kaynaklarının ve yaşam alanlarının şirketler tarafından vahşice talan edilmesi,

¨ Zorunlu kamulaştırmalar,

¨ Su kaynaklarının kirletilmesi,

¨ Şehirlerdeki yoksul kesimin suya erişiminde hakkaniyet ilkesinin hiçe sayılması,

¨ DSİ’nin fonksiyonunu yitirmesi, hizmet anlayışını kaybedip ticari kimlik kazanması,

¨ Belediyelerin suyu ticari bir mal görmesi, kar odaklı fiyatlandırması,

¨ HES yapımıyla su altında kalacak verimli tarım arazileri, yok olacak endemik türler, tarihi ve kültürel miras,

¨ İlkel madencilik uygulamalarıyla zehirlenen toprak, yerüstü ve yer altı suları, bunlardan kaynaklı içme suyu zehirlenmeleri,

¨ Kesilen binlerce ağaç

¨ Yitirilen doğal, tarihi, kültürel miras…

Anlatılanlardan birkaç örnek:

Kore Savaşından 60 yıl sonra Güney Kore, Kore Şehitlerimizi hatırlayarak Sinop’ta “Karadeniz Kore Kültür Festivali” düzenledi. Güney Kore’nin bu ani yoğun ilgisinin Sinop’ta almayı düşündüğü nükleer santral ihalesi ile doğrudan bağlantısı olduğu aşikar.

Bursa’da 1040 mermer ocağı var. 2000 tane ocak ruhsat almayı bekliyor. Yeni Maden Yasası ile mermer ocağı işletme ruhsatı alabilmek için ÇED zorunluluğu ortadan kalktı. Bu nedenle ocak sayılarında patlama yaşanıyor. Bursa’nın bir köyünde 7 adet mermer ocağı var. Çıkardıkları hafriyatı köylülerin bahçe ve tarlalarına yığıyorlar, tozdan meyveler yenmiyor, ağır vasıtalar ile köy yollarını ve dere geçişlerini bozuyorlar. Köylü şikayet ettiğinde, köye geliyorlar şikayet sahibi ile görüşmeden, şirket ile görüşüp gidiyorlar. Aynı köyde katı atık yakma tesisi kurulmak isteniyor. ÇED toplantısına tüm köy katılmak istedi. Bunu engellemek için küçük bir yer seçtiler. Köylü kabul etmedi, toplantıyı yaptırmadı. İkinci ÇED toplantısına jandarmalar ile geldiler. Köylü “Biz terörist miyiz? Niye jandarmalar ile geldiniz?” diyerek tepki gösterdi.

Foça’da 5 termik santral, yeni fabrika ve haddehaneler kurulması, olanların kapasitelerinin artırılması planlanıyor. Bilim adamları bölgenin hava durum tespit araştırmasını yaptı. Araştırma sonuçlarının açıklandığı toplantıya vatandaşlar davet edilmedi, zorla girdiler, hava kirlilik oranının yüksek olduğunu ve o bölgeye yeni tesis yapılmaması, var olanların kapasitelerinin artırılmaması gerektiğini öğrendiler.

Bir şirket, Sinop’ta üç termik santral için lisans aldı ve öğrencilere top, çanta, evlere koli, çikolata dağıtmaya başladı. Halk, dağıtılan paketleri iade etti. ÇED’den önce şirketin lisans aldığı ortaya çıktı. ÇED yapılıp, yerli halkın onayı alınmadan, devletin üretim lisansı vermesi işleyişin çarpıklığının bir kanıtı. Daha sonra ÇED toplantısı kapalı spor salonunda yapıldı. Güvenlik güçleri burada biber gazı kullandı, halk dışarı çıkmak zorunda kaldı ve ÇED yapılmadı. Fakat ÇED Genel Müdürlüğü ÇED raporunu verdi.

Çanakkale’de termik santral için kamulaştırma kararı çıkmadan, yüzlerce zeytin ağacı söküldü. ÇED toplantısına, dışarıdan termik santral kurmak isteyen şirketin çalışanları getirildi.

Bartın’da termik santral kurmak isteyen şirket muhtarlara yemekler düzenledi, okullara, spor kulüplerine para yardımları yaptı. Oysa Bartın’ın 30 yıllık kalkınma planında turizm var, ağır sanayi yok.

Uşak’ta köylüler altın madeninde kullanılan siyanürün içme suyuna karışmasından dolayı zehirlendiler. Olay örtbas edildi.

Niğde’de sulama göleti yapacağız vaadiyle köylülerin toprakları kamulaştırıldı. Göleti yaptılar fakat hizmeti vermediler. Kamulaşan araziyi satışa çıkardılar. Köylü karşı çıktı ve destek için kaymakam, vali, il meclis üyeleri ve milletvekillerine gittiler. Sonuç alamayınca kendileri örgütlendiler. Gölet arazisini satın alan kişiyi araziye sokmuyorlar.

Paylaşılan bütün bu deneyimler gösteriyor ki Türkiye’de bir “akıl tutulması” yaşanıyor. Devlet, halkının, köylüsünün yanında değil, kısa süreli kar amacıyla hareket eden, “Kullan, Tüket, Kirlet, Terk et” çizgisindeki şirketlerin ve sermayenin yanında. Kamu yararı hiçe sayılıyor. Forumda bir araya gelen yaşam savunucularının ortak ifadeleri ise şu oldu; “Mücadele edenler her zaman kazanmazlar. Fakat kazananlar mücadele edenlerdir”, “Biz; haklıyız meşruyuz kazanacağız.”


30 Eylül 2010 Perşembe

Bilim Yeniden Tasarlanmalı

Yayın Detayları:Cumhuriyet,SürdürülebilirYaşamEki, 28Eylül 2010
Permakültür uzmanı ve sosyal ekolojist Agustine Sepulveda daha iyi bir dünya için önerilerini sıraladı

Şilili akademisyen, permakültür uzmanı ve sosyal

ekolojist Agustin Sepulveda Ağustos ayında

Türkiye’de permakültür eğitimleri verdi,

permakültür, ekoköyler ve sosyal ekoloji konularında konuşmalar yaptı.

Murray Bookchin’in öğrencisi olan

Sepulveda, Şili’de Sosyal Ekoloji Enstitüsü girişiminde ve “Change The World”

isimli STK’da çalışıyor. Burada dile getirdiği görüşleri

“Change The World”u temsil etmiyor.

Sosyal ekolojiyi nasıl tanımlarsınız?

Sosyal ekoloji toplum ve doğa arasındaki ilişkilerin analizinden doğdu ve felsefesinin başlangıcı Amerika’da 1950’lerde Murray Bookchin’in yaptığı çalışmalar ve önerilerdir. Murray Bookchin neredeyse dünyadaki tüm ekolojik problemlerin, derinleşip yerleşen sosyal problemlerden doğduğu fikrini ileri sürdü. Bunu, Murray’in sözcükleriyle ifade edersek, günümüz ekolojik sorunları, toplumsal sorunlarla kararlılık içinde ilgilenilmedikçe anlaşılamazlar.

Bir sosyal ekolojiste göre, doğaya hükmetmenin kökeninde insanlar arasındaki hükmetme ve hiyerarşi eğilimi yatar. Toplum doğa ilişkisi, kapitalizm ve pazar ilişkilerine dayalı modern ekonomik sistemde kriz boyutuna ulaşır.

Global ekonomik kriz, seller ve diğer doğal felaketler, sağlıksız yaşam tarzı, muazzam tüketim iştahı vs. Sistem krizde gibi görünüyor. Bu sistemi düzeltebilir miyiz? Veya çökmesini bekleyip sonra yeni bir sistem mi kurmalıyız? Yeni sistem kurmak için yeterli bilgi ve deneyime sahip miyiz?

Sosyal ekolojist açısından uzun süredir krizde olduğumuz aşikar ve biz birşeyler yapabiliriz. Bizim, sisteme karşı savaşmak değil fakat yeni bir sistem kurmak için ortaya çıkan teori ve vizyonlar ile bugün dünyada yükselen sosyal hareketlerle uzun süredir edindiğimiz zengin deneyimimiz var.

Kommünalizmin politik fikirleri bu doğrultuda. Kommünalizm, yerel doğal ortamlarıyla güzel ilişkiler kuran küçük organik topluluklarla bunu somutlaştırdı. Dünyanın farklı yerlerindeki bu topluluklar kendi ürün ve hizmetlerini kendileri üretiyorlar ve ekolojik ekonomi, ekolojik restorasyon, ekoköy tasarımı ve kurulumu, permakültür, dönüşen kasabalar, yeni karar verme ve katılımcı yöntemler, eğitim yöntemleri ve hatta kendi deneyim ve sosyal edinimleriyle uyumlu yeni ruhani ilişkiler ile birlikte yeni ekonomik ilişkiler yaratıyorlar.

Global ekonomik krizin doğmasında bilim ve yüksek teknolojinin rol oynadığını düşünüyor musunuz?

Bilim ve teknoloji toplumdan ve toplumun ihtiyaçlarından uzaklaşıp hükmetmek için bir araç olmaya başladığından beri bu sorunun bir parçası. Aynı şekilde devlet adamları toplum liderleri arasından çıkarlar, krallara ve temsilcilere dönüşürler ve yerel toplumlarla bağlarını koparırlar. İnsanbilimci P. Clastres’in söylediği gibi topluluklara hizmet eden liderlerden liderlere hizmet eden topluluklara dönüşülür.

Eğer “intelligentsia” dediğimiz biliminsanları, teknokratlar, aydınlar ve analiz yapıp karar veren kurumlar, bürokrasi ve şirketlerin hizmetinde olursa, bir otorite düzeni kurarlar. Dikkat edin otoriteyi sürdüren bilgi değil, bilim ve devlet adamları arasında kurulan ilişkilerdir.

Şahsen buğday, pirinç, mısır, amaranths, quinoa, fasulye, domates gibi kendi yedikleri gıdaları üreten yerel toplulukların, bunu bilimsel yaptıklarını düşünüyorum. Bugün teknolojinin kullandığı bilim ile değil fakat bilimsel yapıyorlar. Bu bağlamda bilimin yeniden keşfedilmesi ve tasarlanması gerekiyor.Ayrıca, farklı bir dünya yaratmak için çok zengin deneyime, tekniklere ve bilgiye sahip olduğumuzu düşünüyorum. Bunu kolayca yapmak için hazırlanıyoruz. Sorun politik.

Daha iyi bir dünya için bilim nasıl olmalı? Üniversiteler nasıl olmalı? Ve tabii devlet düzeni nasıl olmalı?

Bilim insanların elinde yerel sorunları çözmeli, yerel toplumlara hizmet etmek için teknoloji kullanan yerel üniversiteler olmalı, tüm diğer toplumlarla karşılıklı kalıcı ilişkiler kurulmalı ve belki toplum ve üniversite federasyonları oluşturulmalı. Bu federasyondan bahseden Bookchin’in fikirleri bu açıdan çok ilginçtir.

Yeni bilgi teknolojileri, yerel yaratıcılık ve bilimin yardımıyla, sahip olduğumuz doğal insani yetenekleri kullanarak, çok ilginç, katılımcı ve ilham veren bir dünya kurmayı başarabiliriz. Bir sanat eseri gibi, yeni bir güzellik anlayışı ile toplumu sosyal olarak yaratabiliriz.

Aynı zamanda üniversite ve enstitüleri yeni bir bakış açısıyla kullanmalıyız. Öyle ki yeni bir semiyotik ve ontoloji kurulsun, yükselen sosyal uygulamalar ile uyumlu yeni bir fenomolojiye teorik ve pratik bir temel sağlansın.

“Change The World” hakkında bize bilgi verir misiniz? Niçin kuruldu? Kimler tarafından? Vizyonu nadir? Hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?

“Change The World” (Dünyayı Değiştirelim) bir Sivil Toplum Kuruluşu. Bu yüzyılın başında, Norveç’te yaşayn bazı arkardaşlarım tarafından kuruldu. Organize olur olmaz beni davet ettiler. Az kişiyiz ama farklı kıtalarda yüksek sayıda insana ulaşıyoruz. Yerel toplumlarda permakültür eğitimi veren ve uygulamaları onlara devreden uluslararası eğitimci grubu olarak başladık. Şimdi permakültür, ekoköy ve dönüşüm kasabaları konularında geniş deneyimimiz ve dünyanın farklı yerlerinde projelerimizle uygulamalarımız var. Norveç, Kolombiya ve Şili’de temsilciliklerimiz bulunuyor. Şu anda Orta ve Doğu Avrupa’da, Güney, Orta ve Kuzey Amerika’da, Afrika’da yaşayan insanlarla bağlantıdayız. Bu yıl bazı çalışmalar ile Türkiye’de bir ilişki başlattık. Permakültürün, eski bir uygulamanın yeni bir adı olduğuna inanıyoruz. Ekolojik tasarım ilkelerine yeni bir tane ekliyoruz: Eğer neşeliyse, sürdürülebilir.

Senegal, Güney Amerika ve şimdi Türkiye’de yüzyıllardır ekolojik yaşayan yerel toplumlarla ilişki kurduk. Saygı ve tevazu ile onlardan öğrenmeliyiz ve onları kalkınma peri masalından uzak tutmaya çalışmalıyız.

Amacımız sosyal hareketlerde bağlantıda olmak, özerk ve kendine güvenli topluluklardan oluşan, barışcıl ve sevgi dolu yeni bir dünyanın yaratılması doğrultusunda sosyal süreçler ve yeni fikirlerin geliştirilmesine katkı sağlamak..

Eğer şimdi dünyayı değişirmek istesek nereden başlamalıyız?

Bireysel olarak farklı göz ve bakış açısıyla bakmaya başlamalıyız. Gerçekten bir değişime maruz kaldığımızda direniriz, fakat bu içsel olarak halledebileceğimiz bir eğilim. Aklımızı tehlikesizce yeni yöntemler görmek ve denemek için açabiliriz, tıpkı çılgınlar gibi atlamak yerine şiir edebiyatındaki yaratılışta olduğu gibi atlamak gibi.

Örneğin; farklı bir şekilde sıçmalıyız. Eğer kuru tuvalet veya kuru compost tuvalet kullanırsak, hem suya hem de gübreye olan bağımlılığımızı kopartırız. Eğer biz bir bağımlılığımızı nasıl kıracağımızı öğrenirsek, bizi tutan tüm bağımlılıklarımızı nasıl kıracağımız öğrenmiş oluruz.

Bir sosyal süreç olarak, teknik ve teknolojileri, bilim, bilgi, kurumları, inançları, ürünleri değiştirmekten başlayan çok güzel bir yolumuz olduğunu düşünüyorum. Herşey insanların yararı ve mutluluğu için. Bu çok büyük fakat ilginç bir iddia ve önümüzdeki bu maceralı uğraşa herkes davetli. “Change the World”a sizi bekliyoruz.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Ahır Çayevi


Yayın Detayları:Cumhuriyet,SürdürülebilirYaşam Eki, 28 Ağustos 2010.

Azdavay, Kastamonu iline bağlı 3000 nüfuslu küçük bir ilçe. Kalabalık, varlıklı günlerini geride bırakmış, büyük şehre verdiği yoğun göç nedeniyle kan kaybına uğramış, nüfusunun çoğunluğunu emeklilerin oluşturduğu, yazın kalabalıklaşıp, kışın tenhalaşan, Türkiye’nin benzer binlerce ilçesinden biri. Biraz yakından bakıldığında, diğerleriyle arasındaki farkları görebiliyorsunuz. İnsanlarının konukseverliğine, geleneksel rengarenk giysilerini kuşanan kadınlarının kendine güvenine şahit oluyorsunuz. Bir diğer özelliği Küre Dağları Milli Parkları içinde yer alması ve altı yıldır düzenlenen, TÜBİTAK tarafından desteklenen, Kastamonu Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’nce yürütülmekte olan ‘Ilgaz Dağı Milli Parkı ve Küre Dağları Milli Parklarında Ekoloji Temelli Doğa Eğitimi’nin iki yıldır Azdavay’da yapılması.

Dr. İsmail Menteş’in altı yıl önce başlattığı eğitimin temel amacı ‘Doğanın Dilini’ keşfederek öğrenmeye çalışmak. Eğitim, katılımcılara Kastamonu ilini, coğrafyasını, Doğasını, biyoçeşitliliğini, yerel kültürünü, flora ve faunasını tanıtmayı: eko-turizm uygulamalarını göstermeyi, doğa-insan ilişkisinin irdeleyip ve aşırı tüketime dayalı büyüme odaklı ekonomilerin doğaya ve Dünyaya verdiği zararı kavratmayı hedefliyor. İki yıldır eğitimin bilimsel altyapısına ek olarak, sosyal, toplumsal konular ve güncel çevre sorunlar programa alınmaya, teorik dersler yanında eko-sanat çalışması, folklor araştırması, doğa fotoğrafı projesi gibi uygulamalı çalışmalara ağırlık verilmeye başlandı. Katılımcıların, teorik bilgileri öğrenmelerinin yanında, bilgi, beceri, deneyim ve yaratıcılıklarını kullanarak yerel yaşamı destekleyen projeler üretmeleri hedefleniyor. “Alırken, Vermek; Tüketirken, Üretmek; Öğrenirken, Öğretmek” ilkesi ile yerel halkla sinerji yaratacak çalışmalar özendiriliyor. Bu bağlamda, bu sene Dünya Kafe olarak bilinen toplantı yöntemi eğitim programına alındı.

Dünya Kafe, kalabalık grupları bir araya getirip, “önemli konuları” konuşarak, işbirlikçi sohbeti geliştiren, ortak bilgiyi yaygınlaştıran, ortak akıl oluşturan, ortak eylem için fırsatlar yaratan bir yöntem. Yaratıcıları Juanita Brown, David Isaacs bu yöntemi iki temel insani ihtiyaç üzerine kurgulamışlar.

  1. Biz insanlar bizim için önemli olan konuları bir arada konuşmak istiyoruz.
  2. Kolektif bulunan daha büyük bilgeliğe erişmek biz konuştukça mümkün olur.

Basit, kolay uygulanabilir ve etkin olan yöntemin yedi temel ilkesi var.

    • Önemli soruları irdele.
    • Konuksever ortam yarat.
    • Herkesin katılımını teşvik et.
    • Değişik bakış açılarını birleştir.
    • Birlikte içgörüleri dinle.
    • Ortak keşifleri paylaş.
    • Bağlam belirle.

Eğitim 10’ar günlük iki devre olarak düzenleniyor. İlk devrede yer alan katılımcılara yöntem hakkında bilgi verildikten sonra, katkılarıyla Azdavay halkının konuşmak isteyeceği, herkes için önem taşıyan üç soru belirlendi. Derslerin yapıldığı salon bir kafe haline dönüştürüldü. Dünya Kafe ismi yerelleştirilerek, toplantı mekanının adı verildi AHIR ÇAYEVİ. Katımcılardan bir kısmı, yerel kıyafetler giyerek Azdavay’lı konukları karşılama ve ağırlama işini üstlendiler. Ahır Çayevi’ne Belediye, Kaymakamlık ve İlçe Tarım Müdürlüğü çalışanları, genç yaşlı kadın erkek Azdavay halkı, imam ve muhtarlar, konak çalışanları, eğitim katılımcıları ile eğitimciler katıldı. Alışılmışın dışındaki bu çalışma ile, belirlenen üç soru çerçevesinde, büyük şehirlere verdiği göçle kan kaybeden Azdavay’ın yeniden nasıl canlandırılabileceği konuşuldu. Konukların fikir ve düşünceleri derlenerek, ortak akıl oluşturuldu, yapılabilecek çalışmalar listelendi.

Çalışmanın ikinci aşaması ikinci grup ile yapıldı. Katılımcılar, Ahır Çayevi çalışmasını baz alarak “Azdavay 2020” hayali kurdular, bu hayale ulaşmak için önümüzdeki 10 sene içinde Kim?, Ne Zaman?, Ne Yapmalı? sorularına cevap aradılar. Geliştirdikleri fikir ve proje taslaklar Ahır Çayevi çalışmasına katılan konuklara sunuldu. Bu şekilde, yerel yönetim, halk ve eğitim katılımcılarının ortak çalışması ile Azdavay ilçesinin taslak stratejik planlama haritaları ortaya konmuş oldu. Böylesi bir çalışma Türkiye için bir ilk niteliği taşıyor.

Ahır Çayevi çalışmasında ortaya çıkan isteklerden biri, ilçenin içinden geçen çayın temizlenmesi idi. Yerel halkın bu isteğini dikkate alan katılımcılar, hem gönüllü çalışarak örnek olmak hem de çöplerin doğaya atılmaması konusunda halkta bilinç oluşturmak için çayın ilçe içinden geçen bölümünü temizlediler. Gönüllü temizlik çalışması Azdavay’lıları şaşırttı. Azdavay’lı gurbet işçileri arabalarından inip çalışmayı yapanlara teşekkür ettiler.

Ahır Çayevi çalışması, hem kişisel ilişkileri hem de insanların geleceği birlikte yaratma kapasitelerini geliştiren canlı sistem çalışması olarak değerlendirebilir. Kamu ve yerel yöneticiler, Azdavay’lılar ve eğitim katılımcıları arasında sinerji yaratan bu çalışmanın yaratacağı etki ve olası gelişmelerin neler olacağı merak konusu.



5 Ağustos 2010 Perşembe

Özel Sektörün İştahını Kabartan Yeni Bir İş Alanı: KAMU SEKTÖRÜ

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Temmuz 2010.

VI. Avrupa Sosyal Forumu 1- 4 Temmuz 2010 tarihlerinde İstanbul‘da yapıldı. Kapitalizmin ve emperyalizmin yaşamlarımızı ve tüm Dünya’yı bir kıskaç içine almaya çalıştığı günümüzde, buna karşı mücadele yürütenleri bir araya getiren bu büyük kitlesel etkinliğin sloganı " Başka Bir Dünya Mümkün, Başka Bir Avrupa Mümkün" idi. Forumda toplam 260 adet seminer, çalıştay ve atölye düzenlendi, konserlerin yanı sıra yürüyüşler yapıldı.Avrupa Sosyal Forumu, sadece Avrupa’dan değil, Dünya’nın farklı kıtalarındaki pek çok ülkeden gelen konukların katılımlarıyla zenginleşti. Almanya, Macaristan ve Türkiye’den milletvekilleri konuşmacı ve izleyici olarak katıldı.

Avrupa Sosyal Forumu’nda irdelenen konulardan birisi Kamu Yönetimi idi. “Yeni Kamu Yönetimi Anlayışının Arkasındaki Şirket Çıkarları” konulu toplantı bu bağlamda ilginç ve ufuk açıcı oldu. “Campaign for the Welfare State” isimli Norveçli STK’da çalışan Helene Bank, 1980’lerden itibaren Kamu Yönetimi ve Kamusal Malların özel sektöre devredilmeye başlandığını, devletlerin oluşturduğu politikalar ile zaman içinde adım adım bu yönde ilerlendiğini açıkladı. İlk adım olarak, “Pazar Piyasası” yönetsin savıyla kamu hizmetleri ve kurumları özelleştirilmeye, kamu hizmetleri taşeron firmalara devredilmeye başlandı. 1991’den itibaren Yeni Kamu Yönetimi adı altında yapılan reformları ile işçi sendikaları baskı altına alındı, aldatıldı ve giderek güçsüzleştirildi. Önce ürün ve hizmet pazarında, sonra emek gücü sektöründe ve en son olarak finansal sektörde reformlar yapıldı.

Yeni Kamu Yönetiminin iki temel amacı var.

1. İşçi sendikalarını zayıflatmak.
2. Kamusal malları özelleştirerek, kamu bütçelerini yani vergileri ve kamu gelirlerini özel sektöre devretmek.

Aynı bağlamda, kamu personeli de, kişisel çıkarlarını ön plana alan, halkın ihtiyaçlarını ikinci plana atan çarpık bir vizyon ve anlayışa sahipler. Yeni Kamu Yönetiminin, profesyonel etiği, sadakat ve dayanışmayı özendirmeyen ve bunlara karşı inançsızlık geliştiren bir yanı vardır. Yukarıdan aşağıya, hiyerarşik ve dayatmacı yönetim anlayışına, artan kısıtlama ve kontrollere sahiptir ve günümüzün ihtiyaçlarına cevap vermeyen endüstriyel toplu üretim sistemlerinden kalmış eski yönetim sistemlerini kullanmaktadır.

Yeni Kamu Yönetimi;

  • 1. Sosyal yardımlaşmayı yatırım değil masraf olarak gören,
  • 2. Maaş ve sosyal hakları ile çalışma koşullarını rekabete sokan,
  • 3. Kullandığı kamu muhasebe sistemini, Kameral’dan özel sektörün kullandığı kar-zarar, gelir-gider esaslı finansal muhasebe sistemine değiştiren,
  • 4. Bürokratik kontrol uygulamaları koyan,
  • 5. Kamu görevlileri, işçiler ve halk arasında güvensizlik yaratan

bir anlayışla çalışan, özel şirketleri koruyan, işçi sendikalarını güçsüzleştiren, danışmanlar için bir cennet yaratan beş başlı Medusa’ya benzetilebilir.

Yeni Kamu Yönetimi yerine farklı bir Kamu Yönetimi anlayışı geliştirmek gerekir. Bunun ilkeleri;

  • · Kamu hizmetlerinin kalitesini, bu hizmetleri özelleştirmeden ve taşeron firmalara devretmeden yükseltmek,
  • · Araştırma ve değerlendirme sonrasında kamu yönetim politikalarının belirlemek,
  • · Kamu hizmetleri için kalite ve süreç göstergelerinin belirlemek ve izlemek,
  • · Tabandan yukarıya işleyen bir hizmet anlayışı geliştirmek,
  • · Kamu personelinin yaptığı işten gurur ve onur duyması sağlamak,
  • · Para ve finans sektörlerini demokratik olarak kontrol etmek,
  • · Gerçek ekonomiyi korumak,
  • · Üretim ile tüketim arasında, sosyal ve ekolojik sürdürülebilirliği sağlayan bir denge kurmak,
  • · Zengin ile fakir, özel sektör ile kamu sektörü arasında, adil ve dürüst paylaşım sağlayan bir ticari ve finansal sistem oluşturmak

olarak sıralanabilir.

Kısacası, Kamu Yönetim Sistemi halkın yanında olmalı ve halk için çalışmalıdır. Bütün bunların başarılabilmesi için vatandaşların, kamusal hizmetlerini kullananların ve kamu çalışanlarının, Kamu Yönetimini demokratik olarak kontrol etmeleri sağlanmalıdır.

Nükleere Karşı Yürüyorum...

Yayın Detayları: Editör Emet Değirmenci, "Kadınlar Ekolojik Dönüşümde...", Yeni İnsan Yayınevi, Haziran 2010.

Evi ile işi arasında gidip gelen, tek başına çocuk yetiştiren bir kadını aktiviste dönüştürüp, sokaklarda aylarca eylem yapmayan iten güç nedir?

Çocuğuna ve gelecek kuşaklara karşı hissettiği sevgi, şefkat duygusu mu?

Daha doğmamış kuşakların yaşam haklarına karşı sorumluluk hissi mi?

Anne ve kadın olmasından kaynaklanan çocuğunu, sevdiklerini ve yaşamı koruma içgüdüsü mü?

Doğa saygısı mı?

Mantığı mı?

Yüreği mi?

2006 yılında Türk hükümeti Türkiye’de nükleer santral kurulması için çalışmaların başlayacağını kamuoyuna açıkladı. Nükleer enerjinin yarattığı sorunları araştırmaya ve gelişmeleri yakından takibe başladım. O günlerde elime geçen “The Ecologist” dergisinde, nükleer enerji santrallarının yarattığı tehlike ve riskleri anlatan bir makale nükleer karşıtı olmama yetti. Nükleer Karşıtı Platform’a katıldım. Moğalların çok beğendiğim “Birşeyler Yapmalı” şarkısının vurgul

adığı gibi birşeyler yapmak gerektiğini

hissediyordum. 2006 yılından 2008 yılı sonuna kadar geçen ve hükümetin Nükleer yasa çıkarmasından, nükleer enerji hakkında kamuoyunu eksik ve yanlış bilgilendiren propagandasına, nükleer santral ihalesine uzanan iki yılı geçen süreçte bireysel protesto eylemimi gerçekleştirdim. “Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum! Nükleere Karşı Yürüyorum! Çünkü Nükleer Öldürür” yazdığım basit bir karton parçası ile İstanbul sokaklarında ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde yürüdüm. Amacım sokaklarda yürüyerek halk arasında “Nükleer Yasaya” ve sonuçlarına karşı farkındalık yaratmak; soru işaretleri oluşturmak; insanların duyarsız, ilgisiz kalmamalarını sağlamaktı.

Yürüyerek protesto eylemi, yetiştiriliş tarzıma ve parçası olduğum çevreye, kültüre aykırıydı. Türkiye’de protesto ve eylem sözcükleri insanların kaşlarını kaldırmalarına yetiyor. Bu sözcükler ben de bile polis tarafından sürüklenerek götürülen eylemcileri çağrıştırır. İlk başlarda olumsuz düşünmemekle birlikte aile çevremin, arkadaşlarımın sokaklarda yürüme eylemimi nasıl karşılayacaklarını bilemiyor, tedirginlik duyuyordum. Sokağa çıktığım anda toplumdan nasıl bir tepki göreceğimi de bilmiyordum. Bu tedirginliğimi daha da artırıyordu.

Nükleer enerjiye karşı yürüme eylemim mümkün olduğunca uzun süreli olmalı ve geniş halk kitleleri tarafından farkedilmeliydi. Bir yandan insanları nükleer enerjinin tehlikelerine karşı dikkatlerini çekmek istiyor diğer yandan bilinir olmak istemiyordum. Bir kere sokağa çıkınca pekçok insan tarafından farkedilecek ve ileride hatırlanacaktım. Bu düşünce beni huzursuz ediyordu. Diğer yandan, biliyordum ki ne ile karşılaşırsam karşılaşayım başladıktan sonra vazgeçmemeliydim. Bu eylemde kişisel sınırlarımı zorladım, eylemci yönüm gelişti ve beni inandığım doğruları savunmak için daha cesur, atak yaptı.

Son derece haklı ve doğru bir nedenle yapacağım eylemi nasıl konumlandıracağım ve yapacağım önemliydi. Barışcıl, huzurlu, olumlu, bilgilendirici, dikkat çekici, akılda kalıcı olmalı ve insanlarda nükleer enerji konusunda soru işaretleri oluşturmalıydı. Devletin bir vatandaşı olarak devletin nükleer santral yapma kararına karşı çıkacaktım. Eylemim toplum için bir örnek teşkil edecekti. Bu düşünceler ve karmakarışık duygular içindeydim. Benim için en net olan eylemimin haklı ve doğru gerekçesiydi. “İnsan hayatı, nükleer enerji ve paradan daha değerlidir”.

Nükleer enerji santrallarının ürettiği radyoaktif atıklar binlerce, onbinlerce yıl insanlığı ve tüm canlıları tehdit edecek. Radyoaktif atıkların saklanması ciddi sorunlar yaratıyor. Nükleer santral sahibi hiçbir ülke bunları çözebilmiş değil. 50-60 yıl enerji üreten bir radyoaktif nükleer enerji santralı, ekonomik ömrünü tamamladıktan sonra ne olacak? Her ay gazetelerde nükleer santral kazası haberi çıkıyor. Nükleer enerji, yenilenebilir enerji kaynağı değil. Santral yapımı teknik ve finansal açıdan bizi yurtdışına bağımlı kılacak. Yatırım maliyeti çok yüksek. Söküm maliyetleri tam olarak hesaplanabilmiş değil. Terörist saldırılara hedef olabilir...

Aylar süren eylemimin her safhasında, öncelikle kızım, sonra ailem ve arkadaşlarım hep yanımdaydılar. Bana güç veren, yol gösteren onların desteği oldu.

Daha önce hiç basının karşısına çıkmamıştım. 18 Kasım 2006’da ilk basın açıklamamı yaparak, TORUNLARIMA VE ONLARIN ÇOCUKLARINA NÜKLEERLE KİRLENMİŞ BİR ÜLKE MİRAS BIRAKMAK İSTEMİYORUM! diyerek yürüyüşümü başlattım.

Elimde taşıdığım “Nükleer Öldürür! Nükleere Hayır” yazan kartonumla, İstanbul’da Kadıköy, Maltepe, Kartal, Acıbadem, Kızıltoprak, Fenerbahçe, Üsküdar, Harem, Moda, Caddebostan, Bağdat Caddesi, Göztepe, Beşiktaş, Ortaköy, Eminönü, Karaköy, Taksim, Beyoğlu, Nişantaşı, Teşvikiye, Etiler semtlerinde kilometrelerce yol yürüdüm. “İnsan hayatı nükleer enerjiden daha değerlidir”. Bu evrensel doğru, eylemim sırasında her zaman ve her yerde kabul gördü, desteklendi. Sokakta karşılaştığım insanlar eylemime büyük ilgi ve destek gösterdiler. Arkadaşlarım, tanıdığım, tanımadığım pekçok kişi yürüyüşlerime katıldı.

Halktan bir insan olarak yaptığım bu basit, barışçıl yürüyüş eylemi beni yurtiçi ve yurtdışında nükleer karşıtı insanlarla buluşturdu. Davet edildiğim Ankara, Bursa ve Antalya’da, eylemimi destekleyenlerle birlikte yürüdüm.

Yürüyüşlerimde, Sivil Toplum Kuruluşlarına uğrayıp karşı olma gerekçelerini öğrendim, desteklerini aldım. Bu ziyaretlerimden birinde, Çiftçi Sendikaları Başkanı Abdullah Aysu, santrallerin yaydığı radyoaktivite toprağa ve ota bulaşınca, ottan hayvanlara, hayvanlardan süte, sütten süt ürünleri vasıtasıyla insanlara geçeceği ve böylece gıda zincirine bulaşıp, insanları zehirleyeceği için nükleer santrallere karşı olduğunu açıkladı.

Sanatçılardan destek istedim. Bale sanatçısı Zeynep Tanbay, Türkiye’de ve dünyada nükleer santral yapımına karşı olduğunu söyledi. Ünlü heykeltraş ve mermer işçisi Mehmet Aksoy "Kibele- Doğa ana iyi ve kötü çocuklarını koynunda taşır. Kötü çocuklarını gerekirse kendi elleriyle öldürür" sözleriyle doğaya karşı yürütülen her çabanın boşa olduğunu hatırlattı. Mehmet Aksoy, “ Ne kadar güvenli olduğu iddia edilirse edilsin kaza riski var. Bu çok düşük bir oran bile olsa var. Var olan birşeyi yok saymak hata. Elektrik için bu riski almak ve büyük tehlikeleri göze almak yanlış” sözleriyle nükleer enerjinin yaratacağı riski vurguladı.

Gazete ve dergiler eylemimi anlatan yazılar yayınladı. Ben de yazdım. Nükleer yasanın izlediği süreci takip eden basın açıklamaları yaptım, milletvekillerine, Cumhurbaşkanına mektuplar gönderdim, radyo programlarına katıldım.

Yürüyüş eylemim sırasında ilginç, unutulmaz anılarım oldu.

En anlamlı yaşgünü hediyemi 20 Nisan’da Kadıköy Belediyesi Sağlık Ve Sosyal Dayanışma Vakfı (KASDAV), Feneryolu Gönüllülerine yaptığım konuşmada aldım. “Nükleere Karşı Yürüyüşümü” desteklediler ve teşekkür plaketi verdiler.

Arkadaşım Çiğdem ve 11 yaşındaki oğlu Dersu ile İstiklal Caddesinde "Nükleer Yasaya KARŞI Yürürken”, Dersu bu yürüyüşün verdiği ilhamla bir şarkı yazdı.

"Nükleer Yasa öldürür,
Hayatı söndürür,
Nükleer Yasaya karşı olalım,
Hayatları kurtaralım.
Bu nükleer gazı bu zehirli maddeyi durduralım,
Umutları artıralım.
Doğal enerjiye ulaşalım,
Güneşe, buluta, ağaca bunların hepsine,
Sizin yardımınızla. "

Ayakkabı tamircim Mehmet Usta’ya uğradığım bir gün yaptığım eylemi anlattım. Bu okumamış ama akıllı genç bir adam "Ben de karşıyım. Türkiye'nin üç yanı denizlerle çevrili, neden denizden enerji üretilmiyor? Boğazın akıntısı kullanılarak elektrik üretilmez mi?" diyerek şaşırttı beni. Bunu bu küçücük dükkan içinde tüm gün ayakkabı tamir eden bu adam düşünüyor da neden devlet büyükleri düşünmüyor?

Yürüyüşlerimden birinde kuşları besleyen yaşlı bir bey, elimdeki kartona merakla bakıp "Bu nedir? Neden yürüyorsunuz? " diye sordu. Nükleer yasadan ve Türkiye'de kurulması planlanan 3 nükleer santralden bahsedince "Rusya'da yaşanan kazanın yarattığı hastalıklarla Karadeniz yıllardır boğuşuyor. Hala akıllanmadılar" diyen Mahmut İnal emekli öğretmen, Köy Enstitülerinde eğitim görmüş, eğitim vermiş. "Ben de yanlış bir şey gördüğümde uyarırım insanları. Doğruyu bilip inandığında insanları uyaracaksın " diyerek bana eşlik etti.

Bugüne kadar vatandaş olarak, yasaların hazırlanma ve onaylanma sürecinden habersizdim. Nükleer yasayı takip ederken, tüm süreci öğrendim. Nükleer Yasa, mecliste görüşülmek üzere gelmeden önce üç komisyonda görüşüldü. 17 Ocak 2007’de Çevre Komisyonuna geldi. Timur Daniş ile Galatasaray’da basın açıklaması yaptık ve Enerji Bakanı’nın gazetelere yansıyan “Çünkü nükleer enerji bizim tercihen mecburiyetimiz. Mutlaka yapacağız. Bu memleket bizim ve biz ülkemizin geleceğini hazırlıyoruz. Türkiye’yi çocuklarımız ve torunlarımız için hazırlıyoruz” sözlerini eleştirdik. Sonra Sirkeci'deki İstanbul İl Çevre ve Orman Müdürlüğüne gidip, sade vatandaş olarak Çevre Bakanı ile görüşmek istediğimizi söyledik. Timur Daniş’in kapıdaki görevlinin “Kiminle görüşmek istiyorsunuz?” sorusuna verdiği “Çevre Bakanı” cevabı, “nükleer santral kurulmasın istiyoruz” demesi sempatiyle karşılandı. Şube Müdürü Mehmet Ali AkTürk’e, Çevre Bakanına iletilmek üzere basın açıklamalarımızın bir kopyasını, Çernobil faciasını anlatan kitabı bıraktık.

35 yıldır Türkiye’de tartışılan nükleer enerji santrallarının kurulmasını sağlayacak yasa, bir gün içinde TBMM Çevre Komisyonu’nda görüşüldü ve kabul edildi. Toplantıya katılan Sivil Toplum Kuruluşları yasanın reddini istediler ama bu dikkate alınmadı. Komisyon üyesi AKP milletvekili Cahit Can,

“Nükleer santrallar madem zehirliyor, dünya zehirleniyor, bırakın biraz da biz zehirlenelim” sözleri tepki topladı. 20 Ocak günü, basın açıklaması yapıp Çevre Komisyonunun yasayı detaylı incelemeden, alelacele kabul etmesini eleştirdim. Ayrıca Cahit Can’ın bir milletvekiline yakışmayan sorumsuz, düşüncesiz sözlerinden dolayı kınayarak, bizim için uygun gördüğü bu geleceği reddettim. Milletin vekili olarak kendisinden, kendimiz, çocuklarımız, torunlarımız ve gelecek nesiller için olumlu, güzel, temiz, iyi bir gelecek dilemesini ve bunun için çalışmasını beklediğimi belirttim.


Greenpeace'den Hilal Atıcı’dan " 000358:Anna"yı öğrendim. Anna, Çernobil faciasindan 4 yıl sonra doğmuş, bugün 18 yaşında olan bir genç kız. 4 yaşında beyin tümörü teşhisi konuyor ve o günden beri yatalak. Fotoğraftaki yüzü inanılmaz bir masumiyet ve güzellikte. Nükleer santral ucuz enerji sağlayacak diyenler, maliyet hesabı yaparken, oluşacak kazaların veya radyoaktivite kaçaklarının neden olacağı hastalık ve ölüm maliyetlerini de hesaba katıyorlar mı acaba? Anna ve diğer nükleer kaza mağdurları bu yaşamı hak ediyorlar mı?

2008 yılında, ilk nükleer santralın Mersin, Akkuyu’da kurulması kesinleşince, Çernobil felaketinin olduğu gün Mersin’de ulusal katılımlı miting düzenlendi. Genç bir çiftçinin yaptığı kısa ve samimi konuşma yerel halkın nükleer santrale bakışını çok güzel özetledi. "Ben çiftçiyim. Ekmeğimi topraktan kazanıyorum. Ben ayak takımıyım. Ayak takımı olmaktan gurur duyuyorum. Çünkü baş, ayaklar olmadan bir yere gidemez. Nükleer santraller beni ekmeğimden edecek. Biz çiftçiler Nükleer santrallari istemiyoruz. Buraya nükleer santral kurdurtmayacağız".

2008 Ağustos’unda Akkuyu’da düzenlenen mitingde köyün en yaşlılarından Ümmü Şahin ile tanıştım. Gülnar ve Akkuyu’dan başka yer görmemiş ama bilgili ve 84 yıllık gözleriyle dipdiri, canlı bakıyor. "Bizi toprağımızdan koparmaya çalışıyorlar. Sahip olduklarımızı bu nükleer santral yüzünden kaybedeceğiz" dedi. Nükleer santral yapmak isteyenlerin en büyük vaadi köylüye iş imkanı sağlamak. Akkuyu köylüsü tarımdan geçimini sağlıyor. Düşen tarım gelirleri yüzünden durumları hergeçen gün kötüye gidiyor. Köyde yıllardır nükleere karşı mücadele eden Budak ailesinden Kemal Budak, Ümman Şahin’i doğruladı. Köylü toprağını bırakmak istemiyormuş ama tarımdan gelen gelirleri azaldığı için toprak satışları artmış. Nükleer yandaşları bilinçli bir politika ile Akkuyu köylüsünü tasviye ediyor. Oysa, sadece Avrupa'da, 7 ay içinde, nükleer santrallerde 21 tane kaza yaşandı. 2008’in Temmuz ayında Fransa'daki kazada sulara radyoaktif madde karıştığı için tarım arazilerinin sulanması, kuyu sularının, çeşme sularının kullanımı yasaklandı. Tarımsal ürünler zarar gördü. Halk korktu ve huzursuz oldu. Çünkü bu kazanın onları nasıl etkileyeceğini bilemediler. Şişelenmiş su satışları patladı. Ne yapabildiler? Hayvanlarını ve tarlalarındaki ürünleri Avian ile mi suladılar?

Akkuyu’ya yaptığım kısa ziyarette, köylülere pankartlar, türküler, sloganlarla destek olurken, organik tarım, temiz enerji, eko-turizm projeleri ile kalkınmalarını sağlamanın ne kadar gerekli ve önemli olduğunu anladım. Çünkü, ancak kalkınırlarsa, nükleercilere karşı daha sağlam durabilirler.

“Söz uçar, yazı kalır” diyerek yürüyüşlerimin güncesini yazmaya başladım. Güncemde, toplumun farklı kesimlerinden konuştuğum insanları, onlarla nükleer enerji üzerine yaptığım sohbetleri ve yaşadığım ilginç olayları aktardım. Her yürüyüşümde yoldan geçen bir kişiden fotoğrafımı çekmesini rica ettim ve kendisinden nükleer enerji, nükleer yasa hakkında sohbet edip, eylemim hakkında düşüncelerini öğrendim. “Nükleer Yasaya ve Enerjiye Karşı Yürüyorum” güncemi iletişimde bulunduğum gruplarla ve arkadaşlarımla paylaştım. Güncemi okuyan tanıdığım, tanımadığım pekçok kişi destek mektupları gönderdi. “Nükleere Karşı Yürüyorum” güncesinin tam metnini www.nükleeryasayakarşıyürüyorum.blogspot.com adresinde okuyabilirsiniz.

Güncemden ilginç birkaç anımı paylaşmak istiyorum.

21 Aralık 2006

Bugün Avrupa yakasındayım. Hem yürüyüp hem de dost ziyaretleri yapacağım. Levent'teki Yapı Kredi bloklarından başlayıp 1. Levent çarşı içinden geçip Nispetiye caddesine çıkarak oradan Akmerkez'e uzanacağım. İnsanlarin yüzlerinde elimdeki mesaji görünce şaşkın bir ifade oluşuyor. Eyleme alışkın değiller. Beni inceliyorlar, mesaji bir kere daha okuyup kendi kendilerine tekrarlıyorlar. "Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum. Nükleer zengini, cipi, yatı, katı, herşeyi olanı da öldürür"...

Akmerkez'den Etiler yürümeye devam ediyorum. Durağım kuafor Hakan Köse. Arkadaşım Emine elimdeki kartonu görünce şaşırıyor... Hakan Köse ve çalışanları yürüyüşümü destekliyor ve nükleer santral kurulmasına karşılar...

Bir sonraki durak Beyoğlu İstiklal Caddesi. Galata Derneği'nin düzenledigi "Müzik Sohbetlerine" davetliyim. Önce caz sanatçısı Önder Foçan'ın tiyatro sanatçısı Gülsen Tuncer ile sohbetini sonra müziğini dinliyoruz. Galata Derneği üyeleri, Önder Foçan, eşi Zuhal hanım, Gülsen Tuncer, Cem Tüzün ve misafirler "Nükleer Yasaya Karşı Yürüyüşü" destekliyorlar. Gülsen Tuncer "Ben Akkuyu'ya 2 sefer gittim. Gelişmelerden lütfen beni de haberdar edin" diyor. Konser sonraıinda ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu 3 meslektaşım Özlem, Tuncay ve Onur "günduz size eşlik edemiyoruz bari gece yürüyelim" diyorlar ve İstiklal caddesinde birlikte "Nükleer Yasaya Karşı Yürüyoruz... "

11 Ocak 2007

Bu sefer Caddebostan sahilindeyiz. İki arkadaşım Arsun Önol ve Filiz Bozkurt benimle "Nükleer Yasaya Karşı" yürüyecekler. Sahil seridi spor yapmak ve deniz havasi almak isteyenlerin populer mekan. Emekliler, ev hanımlari ile birkac genç arkadaş yürüyorlar. Bir de köpekler... Birkaç tanesi peşimize takılıyor. Elimdeki mesaji okumak için çok istekli olan iki köpeğe derhal "antinükleer köpek eğitimi" veriyorum.
Türkiye'de nükleer santral yapmak isteyenleri;

* Önce havlayıp korkutacak, vazgeçirmeye çalışacaksınız.
* Vazgeçmezlerse bu sefer üzerlerine işeyeceksiniz.
* Hala ısrar ederlerse ısıracaksınız.

Arkadaşlar yetenekli. Kısa sürede dersi kavradılar. Kendilerinden ümitliyim :)

Elimde mesajla ilerlerken ortayaşlı bir hanım yanıma geliyor. "Neden yürüyorsunuz? Nükleer yasa nedir?" diye soruyor. Sevinç Karaca ile böylece tanışıyoruz. Kendisine kısaca "Nükleer Yasaya Karşı Yürüyüş" nedenimi, nükleer yasayı, yasa Meclisten geçtiği takdirde bizi ülke olarak bekleyenleri anlatıyorum. Sevinç hanım "Yürüyerek çok iyi yapıyorsunuz. Keşke herkes sizin gibi tepkisini böyle gösterse" diyor...

20 Ocak 2007, İstanbul

"Tarihi Safranbolu Fırını"na uğruyorum. Tezgahtaki kızlara gülümseyip, kartonu gösteriyorum, "Ben hala yürüyorum." Serap "Çok iyi yapıyorsunuz. Herkes susarsa olmaz. Birilerinin konuşması lazım"...

17 Subat 2007 – Doyran/Antalya’da

Antalya Doyran köyündeyim. Davetli olduğum BAÇEP (Batı Akdeniz Çevre Platformu) toplantısında "Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyorum" eylemimi anlattım. Sunumum bitince Kurşunlu köyünden Bayram Karagöz yanıma geldi, "Abla seni destekliyorum" diyerek benimle fotoğraf çekilmek istedi. Ertesi gün, köylüler, Hediye Gündüz, BAÇEP üyeleri, Antalya DSP'den bir grup ile Karagür göletinde kısa ama çok anlamlı "Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüş" yaptık.

21 Şubat 2007

Dönüş yolunda Tarihi Safranbolu Fırını'na uğradım. Kızlar gülerek "Abla, internete bizi yazmışsın." dediler. Abileri blogumu ziyaret etmiş, yazıları okumuş. Çok memnun olmuşlar. "Yürümeye, anlatmaya devam et. Sesin yeterince duyulmazsa yanındayız" dediler.

22 Subat 2007 - Muhtarlardan Destek
Galata'da yaşayan okul arkadaşım Cem Tüzün vasıtasıyla, Mueyyidezade Mahalle Muhtarı Mehmet Er, Hacimimi Mahalle Muhtarı Ömer Faruk Akyüz, Şahkulu Mahalle Muhtarı Seyim Çavuş ile tanıştım. Kendilerine nükleer santraller, nükleer yasa ve protesto eylemim hakkında bilgi verdim. Su ısıtma için 15 milyonluk İstanbul'da neden güneş enerjisi kullanılmıyor diye sorduğumda Mehmet Bey, "Haklısınız. Doğu'da soğuk memleketlerde bile su ısıtmak için güneş enerjisi kullanılıyor. En kapalı havalarda bile su ısınıyormuş. " dedi. Ömer Faruk Bey "Bulutlu havalarda bile suyu ısıtıyormuş" diyerek konuşmaya katıldı. Tek seferde para verip alınacak güneş panelleri ile sular bedava ısıtılabilir! 15 milyonluk şehir sadece su ısıtmak için güneş enerjisini kullansa,

-- halk, elektrik, dogalgaz, tüp, kömür ve oduna ne kadar daha az para harcar?
-- havaya ne kadar CO2 gazı daha az salınır?

Muhtarlara Karadeniz'deki yüksek kanser oranından, yoğun olarak görülen kan ve tiroid kanser vakalarndan bahsettim ve Karadeniz Fikir Kulübü’nün başlattığı "Karadeniz Kanserden Ölüyor, Durdurun!" imza kampanyasına destek istedim. Üçü de halkın yararına olan bu kampanyaya destek vereceklerini, muhtarlık hizmetleri için gelen mahalle sakinlerinden imza alacaklarını, mahallelerindeki okul vs gibi yerlere ulaşıp imza toplayacaklarını söylediler :)

21 Nisan 2007

Heinrich Boll Stiftung Vakfı 26 Nisan Çernobil faciasının yıldönümü nedeniyle bir film gösterimi, fotoğraf sergisi açılışı ile paneller düzenledi. Maryann De Leo ile "Çernobil Kalbi" filmi hakkında soyleşi var. “Çernobil Kalbi“ Çernobil’deki nükleer reaktör kazasından 16 yıl sonra radyasyonun Beyaz Rusyalı çocuklar üzerindeki etkileri hakkında bir belgesel. Film, tahliye alanına yapılan bir yolculukla, Çernobil Nükleer Enerji Santralı’na giderken başlıyor ve radyasyonun ülkedeki hastaneler, kanser merkezleri, yetimhaneler ve çocukların yaşadıkları veya hastalık sebebiyle tedavi gördükleri akıl hastaneleri üzerindeki görünmez etkisiyle devam ediyor.
Fotoğraf sanatçısı Christophe Bisson "Size 1 Dakika Verilecek!" isimli sergisinde Çernobil kazasından hemen sonra tahliye edilen Pripyat şehrinin felaketten nasıl etkilendiğini anlatıyor. Alanın hala çok güzel ama insan aktivitesi neredeyse hiç kalmadığı için çok sessiz olduğunu söyleyen Bisson, kaza çok ani olduğunu, patlamadan sonra nükleer reaktöre temizlik için giden işçilere oluşan radyoaktiviteden etkilenmemeleri için sadece 1 dakika verildiği için sergisine “Size 1 Dakika Verilecek!” ismini vermiş. Pripyat şehri sakinlerinin hayatı 1 dakika içinde bir daha geri dönülmez şekilde değişmiş...

Ardından Paris'ten gelen Avrupa'da anti-nükleer çevrede tanınan Mycle Schneider ile tanışıyorum. Kendisi uluslararasi nükleer politika danışmanlığı yapıyor ve nükleer santrallerle ilgili pekçok araştırma ve çalışması olmuş. Eylemimi destekliyorlar.

15 Mayıs 2007

Nükleerci Meclise küsüyoruz ve Nükleer Yasayı veto etmesi için Sayın Cumhurbaşkanımıza başvuruyoruz.”


Elimizde “Sayın Cumhurbaşkanım Lütfen Nükleer Yasayı Veto Edin”, “Nükleer Yasanın Veto Edilmesi İçin Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum”, “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyorum. Nükleer Öldürür” yazan mesajlarımızla Akay Kavşağından yürümeye başladık. 100 metre sonra polis tarafından durdurulduk. 10-15 dakika bekletildik. Mesajlarımızı kaldırmamızı ve bizi polis arabası ile Cumhurbaşkanlığı Köşküne gönderebileceklerini söylediler. Kabul etmedik. Yürüyüşümüze devam ettik. Türk Tarih Kurumu önünde sivil polis tarafından yine durdurulduk. Yürüyüşümüze devam edebileceğimizi ama mesajları kaldırmamızı söylediler. Sivil polisler eşliğinde Cumhurbaşkanlığı Köşküne ulaştık.

ediye Gündüz, Ayşen Eren ve Bahriye Şengün Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e iletilmek üzere dilekçelerimizi bıraktık. Timur Daniş Cumhurbaşkanına verilmek üzere “Çernobil’den Sesler” kitabını bıraktı. Ayşen Eren aynı kitabı Cumhurbaşkanı eşi Semra Sezer’e iletilmek üzere “Enerji için ölünür mü?” diyerek verdi.

Moğolların sevilen şarkısında dendiği gibi “Bugün biz birşey yaptık…”
Nükleersiz Türkiye İçin...

18 Ocak 2008

Timur Daniş ile Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'ndeki "Nükleer Enerji Arenasi" toplantısına gittik. NKP'den -iki- kişi olarak, İstanbul'da nükleer sevdalısı Enerji Bakanlığı ile sektörun gladyatörleri olmaya aday şirket yetkililerinin katılacağı üst düzey bu toplantıda sesimizi nasıl duyurabiliriz? Çantamda "Nükleer Öldürür. Nükleere Hayır" yazan kartonum. Aktivist olarak amacım bu kartondaki mesajı, toplantıya katılanların kafalarına kazımak; nükleer karşıtı grupların varlıklarını, arenanın boş olmadığını hatırlatmak; vatandaş olarak hükümetin nükleer enerji politikasına "hayır" demek.

Önce güvenlik kontrolünden geçtik. Kapıdaki teşrifatcı hanıma toplantı için geldiğimizi söyledik. Buyrun deyip üst katı gösterdi. Giriş masasındaki hanıma toplantı için geldiğimizi söyleyince, isimlerimizi sordu, listeden kontrol etti ve bulamadı (doğal olarak). Katılmak istiyoruz deyince, Stratejik Teknik Ekonomik Araştırmalar Merkezi’nden (STEAM) bir beye dileğimizi iletti. Bu bey toplantının halka açık olduğunu ama 678 Avro artı KDV ücreti olduğunu söyleyince, biz vatandaş olarak bu parayı ödeyemeyiz deyip, bir kolaylık göstermelerini rica ettik. Bir başkasına bizi yönlendirdi. Toplantının organizasyonunu yapan bu beye arzumuzu tekrarladık. Timur "Sayın Bakan bilmiyorsunuz diye bizi suçluyor, dinleyip öğrenmeye geldik" dedi. Teknik bir toplantı olduğu söylenince, endüstri yüksek mühendisi olduğumu belirttim. Bu sefer halka açık ama ücreti ödemelisiniz dedi. O kadar paramız yok, daha uygun birşey yapabilir misiniz diye sorduk. Gerçekten girip dinlemek ve ögrenmek istiyoruz. Nükleer Karşıti Platformdanız deyince adam bu sefer içerinin çok dolu olduğunu para ödesek bile yer olmadığını söyledi. Bu sırada çay-kahve molasına çıkanlar oldu. Nükleer Karşıtı Platform (NKP) üyesi gazeteci Özgür Gürbüz bizi görünce yanımıza geldi. Çantamdan kartonu çıkardım, Özgür bizi fotoğrafladı. Herşey çok hızlı gelişti, içeriye kadar girip eylem yapacağımız akıllarına gelmemişti! Elimdeki kartonu gören bütün gazeteciler, televizyoncular bir anda etrafımızı sardı. Sorular üzerine, Timur ile neden nükleere karşı olduğumuzu anlattık. İnsanların yüzlerindeki şaşkın ifade, gazetecilerin yoğun ilgisi üzerine iyi ki geldik dedim. Medya mensuplarına öğrenmek için geldigimizi ama, 678 Avro+ KDV'lik ücreti ödeyemediğimiz için giremediğimizi, vatandaş olarak bize bir kolaylık göstermediklerini anlattık. STEAM'dan ismini bize bir türlü vermeyen bir bey ve şaşkın şaşkın etrafımızda dolanan güvenlik gorevlilerinin nezaretinde elimde kartonum bina dışına çıktık.

Nükleer Karşıtı iki kişi ne yapabilir? Varlık gösterir! "Nükleer Enerji Arenası" gibi iddialı bir isimle yapılan dünyanin dört bir yanından gelen nükleercilerin ve Sayın Enerji Bakanı'nın katıldığı bu toplantıya giderek... Amiyane tabirle "toplantıyı basarak."


Ertesi gün iki kişilik eylemimiz gazetelere manşet oldu.

Çevre Analisti Lester Brown'la - 20 Haziran 2008

Ünlü çevre analisti Lester Brown 20 Haziran'da İstanbul Bilgi Üniversitesi' nde konferans verdi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler katılımcılar arasındaydı.

Konferansın soru-cevap bölümünde Lester Brown'a küresel ısınma ve nükleer enerji ilişkisi üzerine soru yönelttim:

Nükleer enerji lobisi, nükleer enerji santrallarının küresel iklim değişikliği için bir çözüm olduğunu iddia ediyor. Nükleer enerji karşıtlar başta tehlikeli nükleer atıklar olmak üzere yaratacağı risk ve sorunlardan dolayı nükleer santralların kurulmasını istemiyorlar. Türkiye şu an kritik bir noktada. Çünkü Sayın Hilmi Güler ve hükümet nükleer enerji lobisini destekliyor. TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı) ve sivil toplum kuruluşları ise nükleer enerjiyi Türkiye'de istemiyor. Sizin görüşünüzü öğrenebilir miyim?


Lester Brown:
Tüm maliyetler eklendiğinde
-atıkların yokedilmesi,
-olası kazalara karşı sigortalanması ki bu sorumluluk altına hiçbir sigorta şirketi giremiyor,
-işlevini tamamlayan nükleer santralların sökülmesi vs.
nükleer enerji ekonomik bir çözüm değil. Nükleer enerjiyi kullanan ülkelere baktığınızda Fransa, Çin gibi elektriğin monopol olarak üretildiğini görürsünüz. Ekonomik değil. (Sonra Hayrettin Karaca ve Nihat Gökyiğit arasında oturan Enerji Bakanı Hilmi Güler'e bakarak,) "Bu yönetilemeyen teknoloji ve bunu kabul etmemiz gerek." (It is

unmanageable technology and we have to recognize it.).

Böylece, Sayın Enerji Bakanı Hilmi Güler’e söylemek istediklerimi benim için Lester Brown söylemiş oldu.

Nükleere Karşı Yürüyüşüm Devam Edecek...