
Üçte ikisi dağlarla kaplı bir ülkede yaşamama rağmen dağlarla çok geç tanıştım. Şehirliyim. Hayatım ovalarda, kıyılarda geçti. Dağlara hep uzaktan baktım. Ne yaylaları ne dağ yollarını ve zirveleri ne de dağ insanlarını bildim. Kaçkar Dağlarına yaptığım geziye kadar...
Üçte ikisi dağlarla kaplı bir ülkede yaşamama rağmen dağlarla çok geç tanıştım. Şehirliyim. Hayatım ovalarda, kıyılarda geçti. Dağlara hep uzaktan baktım. Ne yaylaları ne dağ yollarını ve zirveleri ne de dağ insanlarını bildim. Kaçkar Dağlarına yaptığım geziye kadar...
Kaçkar Dağlarında çadır konaklamalı bir tur için İstanbul’un kalabalık, gürültülü karmaşasından çıkıp, Karadeniz kıyısındaki Ardeşen’e geldik. Karadeniz’e neden “kara” dediklerini, sahile inince anladım. Denizin rengi koyu lacivert, bulutlu havada siyah gibi duruyor. Kıyıdaki taşlar koyu renkli ve kara. “Kara” sertliği çağrıştırıyor. Dalgaların kıyıya vuruşu sert, hırçın. Üzerinde tek bir ada, kaya parçası bile bulunmayan deniz, enginlere doğru göz alabildiğine uzanıyor. İnsanı kapıp içine alıverecekmiş gibi duruyor. Ürkütüyor.
Buluşma yerinde toplanıyoruz. Uzun yoldan gelinmiş olmasına rağmen kimse yorgun görünmüyor, herkes kıpır kıpır, heyecanlı. İlk kamp yerimiz, Ardeşen, Hopa, Yusufeli üzerinden gideceğimiz Hevek Yaylası. Bizi uzun bir minibüs yolculuğu bekliyor. Hopa’ya kadar sahil yolunu izleyeceğiz, sonra Çoruh boyunca Artvin üzerinden Yusufeli’ne gideceğiz. Yapımı devam eden Karadeniz Otoyolu’nu takip ediyoruz. Yeşilin laciverte karıştığı Karadeniz kıyılarını Karadeniz Otoyolu bir hançer gibi ikiye bölmüş. Fındık bahçeleri içinde 10 katlı apartmanlar yükseliyor. Kartondan yapılmış gibiler. Rengarenk boyanmışlar. Doğanın huzur veren yeşil tonları ve dengeli ölçütlüğü içinde varlıklarıyla gözü ve ruhu yoruyorlar. Ben Karadeniz’i daha farklı hayal etmiştim. İnsan eliyle doğanın katline şahit oluyorum.
.jpg)
Yol boyunca dağlardan akıp gelen dereler cağıldayarak denize kavuşuyor. Denize uzanan dağların arkasında dağ silsileleri sis altında hayal meyal görünüyor. Her yer nemli, ıslak.
Hopa’da denizden kopup, dağları yararcasına akan Çoruh nehri boyunca ilerlemeye başlıyoruz. Her yer yeşil. Yeşilin bilmediğim farklı tonlarıyla tanışıyorum. Yeşil sarhoşluğu yaşıyorum. Derenin her kıvrımında karşımıza yeni dağ silsileleri çıkıyor. Önüm arkam, sağım solum dağ. Her yöne doğru uzanıp gidiyorlar. Zirveler bulutlarla kaplı, görünmüyor. Derenin iki kıyısı, ince, zarif hatlı, yay gibi yapılmış taş köprüler ve ipten örülmüş, tahta köprülerle birbirine bağlanmış. Tahta köprüler öyle hafif ve esnek görünüyor ki, üstünde yürümek cesaret istiyor, hele hele bizim gibi asfalt yollara alışkın şehirliler için. Dik dağ yamaçlarına kurulu, aşağıya akıp gidecekmiş gibi duran köy evlerinin yolları yoğun orman dokusu altında, görünmüyor. Dağlara, ormanlara serpiştirilmiş gibiler. Birbirlerinden bağımsız duruyorlar. Karadeniz köyleri alışkın olduğum Anadolu köylerinden öylesine farklı ki. Birbirinden uzak evlerde yaşam, köydeki sosyal hayata nasıl yansıyor acaba?
Artvin’e girerken bir uygar medeniyet harikası ile karşılaşıyoruz. Büyük damperli kamyonları takip ederken toz içinde kalıyoruz. Çıplak, grimsi, tozlu çok geniş bir alan önümüzde uzanıyor. Sanki uzaydan düşen bir meteor çukur açmış, minik uzaylılar çukurun dibinde çalışıyorlar. Çoruh üzerinde yapımına başlanan baraj inşaatı yerel halkın itirazlarına rağmen devam ediyor... Artvin kırkbeş derece eğimli bir araziye kurulmuş. Şehirde yaşayanların iyi nefesleri, güçlü bacakları olmalı.
Birol Topaloğlu’nun Aravani albümündeki tulum müziği ve Karadeniz ezgileri ile yola devam ediyoruz.
“E yarabbi çok şükür da
Gene geldum Kaçkar’a
Tulumciyi koydiler da
Canli canli mezara...”
“Su gider irmağilen
Taşlara vurmağilen
Al götür beni yarum
Can gider durmağilen
Dedum e kız ne ağlarsun
Karli dağa yeşil düşti
Dedi nasil ağlamayım
Güzel yarum ele düşti.
Dere dolanmağilen
Akar bolanmağilen
El olunmaz güzelum
Ellere kalmağilen.”
Artvin’den güneye indikçe doğal doku değişiyor. Dağ yamaçları çıplaklaşıyor, dere kıyısında zeytin, portakal ağaçları, kavaklar boy göstermeye başlıyor. Yusufeli’nden kamp kuracağımız Hevek yaylasına ulaşıyoruz. Yayladan, Çoruh’a karışacak derelerden biri geçiyor, kıyısına çadırları kuruyoruz. Gece su sesinden uyuyabilir miyiz acaba? Karadeniz’li su sesi olmadan uyuyamıyor, biz şehirliler ise su sesinden rahatsız olur muyuz diye düşünüyoruz. Ne tezat! Ahşap yayla evleri orman sınırındalar, sırtlarını dağın eğimine yaslamışlar. Arkalarında yüzlerce yıllık ulu çam ağaçları haşmetle yükseliyor. Bahçelerde, topraktan adeta fışkıran yeşillikler. Dolaşırken, köylü kadınlara rastlıyoruz. Çekingenler, pek dost canlısı değiller. Anadolu’da hemen sorarlar, “Nerelisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” diye. Bura köylülerinde yabancıyı tanıma merakı yok. Evlerin fotoğrafını çektiğimi görünce, yıkılmış evleri niçin çekiyorsun diye soruyorlar. Benim varlık diye gördüğümü onlar yokluk olarak kabul ediyor. Rakım yüksek olduğu için pek mevye ağacı yok. Bir kiraz ağacı görünce, dayanamıyorum. Kirazlar, ufak, sert, çok tatlı değiller ama kendilerine özgü bir lezzetleri var. Tıpkı buranın insanları gibi.
Çadırda geçen ilk gece deliksiz uyuyorum. Sanıyorum su sesi uykuyu düzenliyor, insanı rahatlatıyor. Bir ara uyanıyorum ama nedeni su sesi değil komşu çadırdan gelen horultu. Sabah zımba gibi uyanıyoruz. Çadırda yatmanın en keyifli yanı, havadar olması ve güneşi doğar doğmaz fark etmeniz. Yüksek yamaçlardan dolayı sabah güneş geç doğuyor ama doğunca çadırı hemen ısıtıyor. Aydınlık ve ılık bir güne merhaba demek ne güzel! Rakım 1900 m. Havada farklı, değişik bir koku var. Mis gibi hafif, serin dağ havasıyla birlikte tüm kokuları da içime çekiyorum. Dağın varlığı sanki bu kokuya sinmiş, önce ciğerlerime oradan kanıma ve sonra vücudumdaki her hücreye işliyor. Dağlarla bütünleştiğimi hissediyorum. Tüm kokuları, görüntü ve renkleri zihnime kayıt etmeye çalışıyorum. İşte buradayım. Kaçkarlarda. Sonunda dağlara kavuştum.
YİNE GELDİK KAÇKAR’A OY, OY...
Kampın en güç tarafı çantaları açıp yerleştikten sonra herşeyi yeniden aynı çantalara sığdırmak. Uyku tulumları, çadırlar katlanıyor. Özel eşyalar sırt çantalarına basılıyor. Hevek’ten ikinci kamp yerimize yürüyerek gideceğiz. Eşyalarımızı katırlar taşıyacak. Karadeniz’de doğal tüm patikalar suyu takip ediyor. Patika boyunca, bazen inip dereye yaklaşıyor, bazen yükselip uzaklaşıyor, dağ eteklerinde dere boyunca ilerliyoruz. Sürekli akan suyun sesinin ilahi ve insan üzerinde hakimiyet kuran bir yanı var. Dinlendiriyor, rahatlatıyor. Alışınca onunsuz olunmuyor. Köy ile birlikte ormanı geride bıraktık. Kadife gibi yumuşacık görünüşlü dağlar önümüzde göz alabildiğine uzanıyor. Patika boyunca köylülerin ekili tarlaları var. Tarla korkulukları insanı güldürüyor. Anadolu’da paçavra giydirilen korkuluklar burada montlu. Belli ki kış sert ve uzun geçiyor. Üstlerinde isimleri yazıyor. Mehmet Dede, Fekri Dede... Karadeniz’de kargalar okuma yazma biliyor mu yoksa?!
Derelerin uğultusuna yol boyunca akan çeşmelerin şırıltısı ekleniyor. Doğal dağ orkestrası tarafından seslendirilen su senfonisi. Çeşmeler yöre şairlerin sanatlarını icra ettiği yerler.
“Bu çeşme nasıl çeşme,
Su içecek tası yok.
Kırma insan kalbinii
Yapacak ustası yok.”
Dağ zirvelerinde görünmeyen noktalardan kaynayan sular, upuzun beyaz köpüklü şeritler oluşturarak yamaçlardan akıp iniyor ve derelere kavuşuyor. Karadeniz’de sanki her noktadan su fışkırıyor, sonra başka sularla birleşip akmaya devam ediyor.
Tarlalar eğimli yamaçlar boyunca uzanıyor. Kadınlar bizim zor yürüdüğümüz eğimli arazide çalışıyorlar. Yöre insanının keçi soyunda geldiğini düşünmeye başladım.
Olgunlar yaylasında son köy bakkalındaki molada, medeni alışkanlıklarını sürdürmenin telaşı ile grup, çukulatalarını yiyor, kolalarını içiyor. Başka ülkelerden gelen pekçok dağcı burada son alışverişlerini yapıyorlar.
Yol üzerinde metruk bir yaylaya rastlıyoruz. Nastaf yaylasında evler taştan yapılmış. Çoğu boş. Yaşlılar ev önlerinde güneşleniyorlar. Genç bir kadın köy çeşmesinde suyun altında sarı bir kütleyi eliyle yoğuruyor. Nedir diye sorduğumda tereyağı olduğunu öğreniyorum. Yaylaya gelenlerin inekleri var. Herkes yağını, peynirini burada yapıyor. Yaylalarda biten binbir çeşit otu yiyen, bu suları içen, mis gibi havayı soluyan ineklerin sütü kim bilir ne lezzetli, ne besleyicidir. Şehre dönerken satın almalı, bir nebze de olsa eve bu lezzeti götürmeliyim diye düşünüyorum.
Çeşmenin suyu o kadar soğuk ki elim donuyor, çenem kitleniyor. Mataraları doldurup yola devam ediyoruz. Hafif bir eğimle tırmanıyoruz. Güneş yakıcı. Dudaklar şişmeye, ayaklar ağrımaya başladı.
Yürüyüşün en keyifli anlarından biri dağ yamaçlarında dans edercesine yumuşak, zarif hareketlerle şekil değiştirerek akıp giden bulutları izlemek. Bir diğeri ise yeni çiçekler ile karşılaşmak. Dağlara özgü rengarenk çiçekler yol boyunca açmışlar. Renkleri, biçimleri, desenleri, şekilleri, görüntüleri, dokuları ve kokuları birbirinden farklı. Gören gözler için varlıkları büyük hayranlık ve mutluluk kaynağı.
Kaçkar zirvesi öncesi kamp kuracağımız 2900 rakımlı Dilberdüzü kamp alanına gelince su kenarına çadırlar kuruluyor, uyku tulumları açılıyor. Yüksek irtifaya alışmak için dinlenme ve yeme içme zamanı. Kamp alanı rengarenk çadırlarla kaplı. Kamp kuranlar farklı diller konuşuyorlar, belli ki dünyanın farklı yerlerinden gelmişler. Herkesin amacı ortak: Kaçkar zirvesine çıkmak. Bir kısım temizlenip, dinlenirken, bir grup insan akşam yemeği hazırlıyor. Bulunduğumuz yer çanak gibi. Üç yanımızı çeviren sarp kayalık yamaçlar insanın üzerine yürüyecek gibi duruyor, güçlerini kabul ettiriyorlar. Biz, açık olan yönden, dağların arasına sıkışmış gibi duran açıklıktan geldik. Her yandan gelen su sesi, rüzgarın sesine karışıyor.
Açık havada kamp yapmanın kimisine zor, bana keyifli gelen tarafı, doğal, açık hava tuvaletlerini kullanmak. Etraftaki iri kayaların arkasında, manzarayı seyredip, mis gibi dağ havasını içine çekerek insanın rahatlaması, bir mecburiyetten, zevk alınan işe dönüşüveriyor.
Dilberdüzü’nde güneş yamaçların arkasına iner inmez hava kararmaya başlıyor. Son gün ışıkları, dağ yamaçlarını yalayıp geçerken, büyüleyici ışık oyunları yapıyorlar. Bir anda doğanın görsel ışık şöleninin konukları oluyoruz. Jean Michel Jarra’ın Mısır’da yaptığı laser ışıklı müzik gösterisi aklıma geliyor. Harcanan emek, enerji, para. Oysa bu şahane gösteri, seyircisi olsun olmasın, her gün doğa tarafından tekrarlanıyor. Yemekten sonra yüksek rakıma vücudu alıştırmak ve dinlenmek için yatıyoruz.
ZİRVE
Zirve günü 4:30’da kalkıp, 5:30’da tırmanışa geçiyoruz. Ortalık karanlık, çanağın ağzından hava hafifce aydınlanmaya başlıyor. Geldiğimiz patika görünmüyor, aşağısı bulutlarla kaplı. Hep üstümde görmeye alıştığım bulutların üstünde durmak tuhaf bir duygu. Tüm hayatın bulutların altında kalmış, Dünyadan, yaşamından kopmuş, bambaşka bir alemdesin artık. Bir yandan kendini Zeus gibi hissederken, diğer yandan yalnızlaştığını farkediyorsun. Bu duygular ile dolup taşarken, hızlı hızlı tırmanmaya devam ediyoruz. Hava aydınlanıp ısındıkça, bulutlar hızlı hızlı akıyorlar, çanağın ağzından kamp alanını dolduruyor. Kısa bir süre içinde Dilberdüzü’nü bulutlar istila edip, yok ediyor. Artık sadece biz ve Kaçkar dağı var. Çıkmaya devam ediyoruz. Yeni doğan güneşin sıcak ışınları sert yüzlü kayalık dağ yamaçlarına yumuşak bir renk veriyor. Güneşle birlikte doğanın yüzü gülüyor. Verdiğimiz kısa molalarda yamaca oturup, bulutları,dağları sessizce seyrediyoruz. Manzara bizi içine çekiyor, esir ediyor, gözümüzü alamıyoruz. Rehberimizin “Hadi” komutu ile zorla kopuyoruz manzaradan. Patika kayalar arasında uzanıyor. Çıkış giderek güçleşiyor. 3300 metredeki Deniz Gölü’ne ulaşıyoruz. Deniz Gölü buzul döneminden kalma bir göl. Derinliği tam olarak bilinmiyor. Buz gibi sularından içip, yola devam ediyoruz. Biz yükseldikçe gölün rengi değişiyor, mavinin binbir tonuna bürünüyor. Saat 8’de Karar Verme Noktasına varıyoruz. Neden buraya bu isim verilmiş? Bu noktadan Kaçkar zirve görünüyor. Zirveye çıkacaklar devam edecek, vazgeçenler kampa geri dönecekler. Yüksek rakımla birlikte azalan oksijen, dik eğimli, taşlı dar patikalar, masa başı işlerde çalışan, az hareket edip, az yürüyen biz şehirlileri zorluyor. Bazılarında baş
.jpg)
ağrısı, mide bulantısı, halsizlik baş gösterdi. Dönenlere veda ettikten sonra, Karar Noktasından bir meteor çukuruna benzeyen alana iniyoruz. Arazi çakrak denilen irili ufaklı kaya parçaları ile örtülü. Yer yer kar öbekleri var. 3600 metrede meşhur Güney Buzulunu görüyoruz. Rehber arkadaşlar küresel ısınmadan hersene küçüldüğünü söylüyorlar. İnsanoğlunun eli buraya kadar uzanmış. Yürürken ayaklarımız kayıyor, dengemiz bozuluyor. Zirveyi bir görüp, bir kaybediyoruz. Sürekli tırmanıyoruz. Zirveye bu kadar yaklaşmışken pes etmek olmaz. Molalar sıklaşıp,kısalıyor. Nefes alışlar ve kalp atışları hızlanıyor. Vücut yavaş yavaş yorgunluk sinyalleri vermeye başlıyor. Kaya aralıklarından sızan buz gibi suları içip, güneşten aldığımız enerji ile vücudumuzu alışık olmadığı yüksek rakıma adapte edip, daha verimli çalışmaya zorluyoruz. Zirveye yaklaştıkçe tempomuz artıyor. Artık düşünmüyor, hissetmiyorum. Herşeyi otomatiğe bağladım, nefesimi düzenlemeye çalışarak, tüm gayretimle keçi gibi tırmanıyorum.
Zafer ve zirve.... 3970 metredeyiz. Saat 11:00. Hava açık. Kuzey yamaç karanlık görünüyor. Güney yamaç güneş altında pırıl pırıl parlıyor. Dağ silsileleri ve zirveler önümüzde kilometrelerce uzanıyor. Dik yamaçlar, lacivert renkli buzul gölleri ile örülü bir doku. Rüzgar var ama güneş de yakıyor. Ufacık zirvede kampta karşılaştığımız, Macar, Japon, İsrailli dağcılar, Erzurum’dan gelen bir aile ve biz varız. Bir kayanın altında bulunan zirve defterini çıkarıp, bu özel anı ve hissettiklerimizi yazıyoruz. Bu defteri, Dağcılık Federasyonu her yıl zirveye koyar ve sonra gelir alırmış. Yıllar boyunca zirveye çıkanlar neler yazdılar acaba? Aileler aranıyor, meditasyasyonlar yapılıyor, dualar ediliyor, fotoğraflar çekiliyor, yemek bile yeniyor. Zirvede, dağlara, bulutlara bakarken insan, bunların arkasındaki yaylaları, ovaları, denizleri düşünüyor. Bu çok özel bir an! Dağda hava hızlı değişir. Bulutlar bir anda zirveye tırmanıyor. Bulutlara karışıyorum. Artık inme zamanı. Yorgunluk, dikkati azalttığından inişler çıkıştan daha tehlikeli ve kazalara daha açık. Yavaş yavaş, her adımda kaslarımızı hissederek, kamp yerinde bizi bekleyen sıcak çorbanın hayaliyle iniyor ve öğleden sonra 5’te kampa ulaşıyoruz.
NALETLEME GEÇİDİ
Ertesi gün sisli ve nemli bir Karadeniz sabahına merhaba diyoruz. Toparlandıktan sonra Trans-Kaçkar geçişini yapmak üzere Ortaklar köyüne dönüyoruz. Hava açıyor, bulutların gölgesi yeşilimsi kahverengi kadife görünüşlü dağlara düşüyor. Hafif hafif esen rüzgar, rüzgarla sallanan otlar, otlardan yayılan koku... Doğanın sunduğu bütün bu güzelliklere kendimizi kaptırıyor, dere boyunca ilerliyoruz. Dere sanki bizimle farklı tonlarda konuşuyor, bazen fısıldıyor, bazen çağıldayarak sesini yükseltiyor, bazen kuş cıvıltısı oluyor, bazen de müzik.
Naletleme Geçidini kullanarak dağları güneyden kuzeye geçecegiz. Yine tırmanmaya başlıyoruz. 3200 metrede, çimler kayaya dönüyor, hava soğuk. 100 metre gibi kısa bir mesafe içinde güneşli yayladan, karla kaplı kayalık araziye geçiş yapıyoruz. Güneş sisin ardına girip, buz grisi oluyor. Dar bir boğazda ilerliyoruz. Heryer sisin neminden ıslak. Su sesi kesildiği için, kalp çarpıntısı ile yürürken ayak altında kalan taşların gıcırtısından başka ses yok. Ürkütücü bir sessizlik hakim. Akan sisin, bazen açılıp gösterdiğii bazen kapadığı dağ yamaçları, sönük gri güneş, koyu renkli nemden parlayan kayalar, tek tük otlar... Burası bambaşka bir dünya. Yalnız, kayıp, sessiz, gizemli, ürkütücü, gri, soğuk... Gruptan kopup tek başıma yürüyorum. Bir yandan doğayı hafızama kaydetmeye çabalıyorum. Yalnız olduğumu düşündüğüm bir anda, omuzlarına ceketini atmış, ayakkabısı üzerine basılı yürüyen pala bıyıklı bir adam Alaattin’in cini gibi sislerin arasından biranda karşıma çıkıyor. Şaşkınlık ve korkudan kocaman açılmış gözlerle donmuş şekilde adama bakarken bana “Nireye cideysun?” diyor. Ağzımda birşeyler geveleyip grubu yakalamak için koşarcasına uzaklaşıyorum.
BULUTLARA KARIŞMAK
Dağların kuzeyi sisli ve soğuk. Yağmur ince ince yağıyor. Karadeniz gölü kıyısında varıyoruz ama kamp alanı ve gölün büyük kısmı görünmüyor. Yer, gök birbirine karışmış. Sanki gri bir bulutun içinde uçuyoruz. Soğuktan titriyoruz. Yağmur altında çadırları kuruyoruz. İçimden “İşte gerçek Karadeniz” diyorum. Naletleme geçidinden geçip güneşli kadife gibi tepeleri geride bıraktık, yağmurlu, serin ve sisli dağlara ulaştık. Yemeğimizi yiyip, sıcak çaylarımızı içtikten sonra ısınıp, kendimize geliyoruz. Yağmur duruyor ama buluttan nem yağıyor. Uyku tulumlarımızın içine büzülüp yatarken yağmur yeniden başlıyor. Çadırın üstüne düşen damlaların çıkardığı tıp tıp seslerini dinlerken derin uykuya dalıyorum.