27 Eylül 2011 Salı

Politik Ekoloji

http://www.cumhuriyet.com.tr/

Bu yaz katıldığım Global Environment Summer Academy (www.globalenvironments.org), ekolojik ile bağlantılı, Türkiye’de henüz pek bilinmeyen alanları tanıma fırsatını bana sağladı. Politik Ekoloji de bunlardan biri. Türkiye’de Politik Ekoloji disiplini altında yapılan akademik çalışma neredeyse yok. Fakat Gerze’de termik santral kurulmasını istemeyen köylülerin devlet güçleri ve Anadolu Grubu’na karşı mücadelesinden tutun, yıllardır süren Hasankeyf’in tarihi ve ekolojik değerlerini yutacak olan Ilısu Barajı’na karşı sürdürülen çalışmalara; HES’lere karşı Doğu Karadeniz’de güçlenen yerel çevre kimliği ve sosyal hareketlerden, ulusal ve uluslararası mevzuatlara aykırı uygulamalarla kirletilen “koruma altındaki” Gediz Deltası’na kadar Politik Ekoloji disiplini ile araştırılıp analiz edilecek pek çok konu var.

Politik Ekoloji, ilk defa Frank Thone tarafından 1935’de yayınlanan “Nature Rambling: We Fight for Grass” isimli makalede kullanılır. Daha sonra, bilimsel çalışmalarda adı geçmesine rağmen net bir tanımı yapılmaz. 1972 yılında antropolog Eric R. Wolf, “Ownership and Political Ecology” (Mülkiyet Hakkı ve Politik Ekoloji) başlıklı makalesinde, yerel mülkiyet ve veraset kurallarının, toplumsal ve yöresel ekolojik sistemin zorunluluklarından doğan baskılar arasında nasıl denge sağladığını tartışarak Politik Ekoloji’nin ilk tanımını yapar. Sosyal bilimler, ekolojik bilimler, politik ekonomi ve siyaset biliminden beslenen Politik Ekoloji, o günden bugüne öz ve kapsam olarak evrimleşerek gelişir. Akademisyenler tarafından pekçok tanımı yapılsa da, Watts’ın “Political Ecology” isimli kitabında verdiği tanım en açık ve kapsamlı olanıdır; “Politik Ekoloji, toplum ile doğa arasındaki karmaşık ilişkileri, kaynaklara erişim ile kontrol haklarını ve bunların çevre sağlığı ve sürdürülebilir yaşam alanlarına etkilerini dikkatli analiz ederek anlamaya çalışır”. Ayrıca Watts Politik Ekoloji’nin amacının, çevresel anlaşmazlıkları özellikle “bilgi, güç, uygulama” ve “politika, adalet, yönetim” açısından açıklamak olduğunu söyler.

Politik ekoloji pek çok farklı bilimsel alanın çakıştığı ortak bir alandır. Bu nedenle, bu alanda yapılan çalışmalar sosyal ve doğa bilimlerince incelenen tarım, toprak mülkiyeti, sağlık, uluslararası hukuk, tarihi konuları içeren vakalardan oluşur. Bütün bu çeşitliliğe rağmen, politik ekonomi ve ekolojik analiz bu alanı en çok etkileyen iki temel bilim dalıdır.

Paul Robbins “Political Ecology: a critical introduction” isimli kitabında, Politik Ekoloji’nin dört temel tezini açıklar:

1. Bozulma ve marjinalleştirme: Doğal ve işlenmiş alanların bozulmasından sadece yörede yaşayan yerel halkların sorumlu tutulmayıp, konunun politik ve ekonomik açılardan daha kapsamlı incelenmesi.

2. Çevresel anlaşmazlıklar: Doğal kaynaklara erişimin, cinsiyet, sosyal sınıf ve ırk mücadelelerini içeren geniş bir açıdan incelenmesi.

3. Koruma ve kontrol: Doğal kaynakları koruma çalışmalarının neden ve nasıl başarısız olduğunun ve bu bağlamda politik ve ekonomik dışlanma mekanizmalarının incelenmesi.

4. Çevresel kimlik ve sosyal hareket: Yaşam alanlarını ve çevreyi korumayla bağlantılı politik ve sosyal mücadelelerin nerede, kimler tarafından ve nasıl yürütüldüğünün incelenmesi.

Politik Ekoloji varsa apolitik ekoloji de olmalı çıkarımı yapanlar haklıdır. Politik ekolojistler, çevre sorunlarını, artan dünya nüfusunun sınırlı doğal kaynaklar üzerinde yarattığı baskıya ve modernleşmeye bağlayan klasik ekolojik yaklaşımları, ki bunları apolitik ekoloji olarak tanımlarlar, eleştirirler. Örneğin; yüksek nüfusun kısıtlı dünya kaynaklarını zorladığı tezine karşı ABD’nin Hindistan’ın dörtte bir nüfusuna sahip olmasına rağmen, Hindistan’a göre kişi başına tükettiği enerjinin 16 kat, etin 36 kat, kağıdın 73 kat ve suyun 3 kat daha fazla olması gösterilir. Bir diğer önemli eleştiri, objektif olduğu savunulan apolitik ekolojinin aslında bakış açışı ve önerdiği çözümler ile dolaylı olarak politik olduğudur.

Politik ekolojinin özü Marksist ve Neo-Marksist felsefeye yakındır. Bu bağlamda, şirketler, devletler ve uluslararası kuruluşlar tarafından kullanılan çevresel yaklaşım ve politikalar ile bunların sonucunda oluşan piyasa şartlarının, özellikle yerel halk, azınlıklar ve savunmasız insanlar üzerindeki istenmeyen olumsuz etkilerine odaklıdır. Bunları açığa çıkarır, gösterir ve inceler. Sadece geçmişle ilgili ve tepkisel değildir. İlericidir ve çözüm üretir. Örneğin; yasalar ve devlet sulama sisteminin baskıları sonucu, geleneksel su toplama yöntemlerinin giderek daha az kullanılmasını inceleyen bir politik ekoloji araştırması, sadece bürokratik ve ekonomik baskılarla su yönetim politikasının nasıl değiştiğini araştırmakla kalmaz, geleneksel su toplama ve dağıtma yöntemlerini araştırır, bunları harmanlayıp bazen savunarak bazen geliştirerek alternatif su yönetim sistemleri önerir.

Politik Ekoloji dalı, analitik tabanı zayıf olduğu ve politik ekonomik yapıların çevresel sonuçlar doğurduğu savından yola çıktığı için eleştirilmektedir. Bir diğer eleştiri Politik Ekolojinin net ve tutarlı bir teori inşa etmediğidir.

Bütün bunlara rağmen, insanoğlunun doğa üzerinde yarattığı baskı ve değişimleri, çevresel dönüşümleri, sosyal ve çevresel hareketleri, güç dengeleri ve dağılımları, toplumsal ilişkiler, politik ekonomi, sosyal ve ekolojik bilimler ile politika açısından inceleyen tek bilim dalı olarak önemi ve gerekliliği ortadadır. Türkiye’de akademik çevrelerde Politik Ekoloji henüz bir yer edinememiştir, fakat Gerze’de termik santral kurulmasını istemeyen köylülerin devlet güçleri ve Anadolu Grubu’na karşı mücadelesinden tutun, yıllardır süren Hasankeyf’in tarihi ve ekolojik değerlerini yutacak Ilısu Barajı’na karşı sürdürülen çalışmalara; HES’lere karşı Doğu Karadeniz’de güçlenen yerel çevre kimliği ve sosyal hareketlerden, ulusal ve uluslararası mevzuatlara aykırı uygulamalarla kirletilen “koruma altındaki” Gediz Deltası’na kadar Politik Ekoloji disiplini ile araştırılıp analiz edilmesi gereken pek çok konu bulunmaktadır.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Uranyum Piyangosu Masalı - Ağustos 2011


Yayın Detayları:Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Ağustos 2011

http://www.cumhuriyet.com.tr/

Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Temrezli, Akoluk ve Mehmetbeyli köyleri için “Bu köylere uranyum piyangosu vurdu” başlıklı haberi okuyunca, Navajo halkının “Uranyum Piyangos

u” öyküsünü yazmak istedim. Amerika Birleşik Devletleri sınırları içinde yaşayan Amerikan Yerlilerinden Navajo halkı 1950’li yıllarda uranyum madenciliği il

e tanıştı. Uranyum madeni Navajo halkına korkunç bir miras bıraktı.

Gazete haberine göre, yabancı ortaklı bir şirket Temrezli, Akoluk ve Mehmetbeyli köylerinin ortasına 21 sondaj kuyusu açmayı planlıyor. Sondaj sonuçlarına göre bu bölgede uranyum

üretimi yapıp yapmamaya karar verilecek. Mehmetbeyli köyü eski muhtarı Adem Taş’ın anlattığına göre, şirket yetkilileri geçen sene köylülere iftar yemeği verip, herhangi bir zarar oluşursa karşılayacaklarını söylemişler. Yine aynı köyden Nevzat Elbay, yetkililer köylülerin her türlü zararını karşılayacaklarını, köylülere iş vereceklerini söylediler diyor.

1950’li yıllarda uranyum madeni için Navajo halkının topraklarına gelen şirketler aynı şeyleri söylemişler. Madenlerin çoğu yeraltına açılmış, madenciler tünellerle madene inip, küreklerle çıkardıkları cevheri, el arabaları ile taşımışlar. Madenlerde çalışan Navajo halkı tehlikeli şartlara maruz kalmış. Maden işçilerine uranyumun insan sağlığı için ne kadar tehlikeli olduğundan bahsedilmemiş. Madenlerde havalandırma olmadığı gibi işçilere koruyucu kıyafetler de verilmemiş. Madenci çocukları babalarının üstlerine sarı bir toz bulaşmış halde eve geldiklerini, kıyafetlerini yıkamalarına rağmen bu sarı tozun çıkmadığını söylüyorlar. Bölgede araştırma yapan iki akademisyen, Jovanna Brown and Lori Lambert Amerikan hükümeti ve uranyum şirketlerinin uranyumun tehlikelerini saklamak konusunda gizlice anlaştıklarını yazıyorlar.

Hükümet, esas amacı yerli uranyum üretiminin sürekliliğini sağlamak olduğundan, işçilerin uranyumun tehlikleri konusunda uyarılmasının işçi gücü kaybına neden olacağını düşünmüş. Maden şirketleri maliyetleri düşürmek istediklerinden, gerekli güvenlik önlemlerini ekstra maliyet olarak görüp uygulamamışlar.

Uranyum madeni çıkarıldıktan sonra öğütülerek parçalanıyor, su ile ayrıştırılıyor, filtreleme ve kurutma işlemlerine tabii tutuluyor. Bu işlemler sonunda tortu denilen kumlu bir atık geriye kalıyor. Bu atık hem radyoaktif maddeleri hem de radyoaktif olmayan fakat insan sağlığı için yine çok tehlikeli olan radon ve ağır metalleri taşıyor. Rüzgar, bu kumlu atık maddeyi maden civarındaki tarlalara, köylere taşıyor. Atık madde yağmurla suya karışıyor, yerüstü ve yeraltı su kaynaklarını kirletiyor, su kaynaklarını kullanan insan ve hayvanları zehirliyor. Uranyum üretimi 80’lı yılllarda durdurulmasını rağmen, bugün hala Navajo topraklarında radyasyonlu sarı uranyumlu atık maddeyi görmek mümkün.

Ölen bir Navajo maden işçisinin oğlu Phil Harrison, uranyum madenlerinde büyüdüğünü, çocukların bu madenlerin civarında oynadıklarını, bu sularla kıyafetlerini yıkadıklarını ve yıllarca uranyum bulaşmış radyoaktif suları içtiklerini söylüyor. Madenler açıldıktan 10 yıl sonra ilk kanser vakaları görülmeye başlamış. Bugüne kadar yaş ve cinsiyet ayırımı olmaksızın binlerce kişi kanserden ölmüş ve özürlü bebekler doğmuş. Madenler, Navajo halkının baskısı ile 80’li yıllarda kapatılmasına rağmen, bölge halen radyoaktif ve çok uzun yıllar böyle kalacak.

Uranyum madenciliği yarattığı bütün bu sorunların yanı sıra, dünyanın en büyük ikinci radyoaktif kazasına da yol açmış. 1979 yılında maden işlenirken oluşan uranyumlu suyu toplayan baraj çökmüş. Tonlarca radyoaktif atık su nehre karışmış. Suyu içen hayvanlar ölmüş. Bu kazadan sonra Navajo halkı et ve yün satamamış. Yeraltı sular kirlenmiş.

Madenlerin kapatılması Navajo halkının örgütlenmesi ve çabaları mümkün olmuş. Madenler kapatılmasına rağmen geride bıraktıkları radyoaktif atıklar çevreyi ve insanları zehirlemeye devam ediyor.

Navajo halkı kendilerine vaat edilen iş ve paranın karşılığını hayatlarını, sağlıklarını, topraklarını, evlerini kaybederek ödemişler. Uranyum piyangosu onlara para değil ölüm getirmiş. Temrezli, Akoluk ve Mehmetbeyli köylülerinin Navajo halkının öyküsüne kulak vermesinde yarar var.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Akkuyu Çocuk Kampı - Temmuz 2011


Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 30 Temmuz 2011

Mersin Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral projesi, dü nyanın pekçok başka noktasında, uluslararası şirket – devlet – global finans kurumları birliğince yürütülen, devasa projelerden biri. Sahnelenen ülke ve oyuncular değişse de oynanan senaryo hep aynı. Figüranlar projelerin etki alanında yaşayan yerel halk. 40 yıldır süre gelen Akkuyu mevkindeki Büyükeceli köylülerinin deyimiyle “Atom santralı” projesi köyü “Atomu isteyenler”, “Atomu istemeyenler” olarak ikiye bölmüş. Erkeklerin kahveleri bile ayrı. Proje insanları topraklarından soğutmuş. Büyükler, çocuklarını ve torunlarını düşünmeden kendilerine atalarında kalan toprakları satarak sadece kendilerinin değil ailelerinin de yöreyle ve toprakla bağlarını koparmakta. Çocukların büyüdüklerinde artık dönüp gelecek bir köyleri olmayacak. “Atom santralı” projesi köylü arasındaki huzur, uyum ve birlikteliği bozmuş, sosyal ilişkiler yaşananlar ile yıpranmış. Köylüler, geleceğe umutla bakamıyor, köyleri için hayaller kuramıyorlar. Oysa doğası güzel, denizi temiz, toprağı bereketli, güneşi bol, suyu olan bir yöre. “Atom projesi”ni bir yana bırakıp, ellerindeki bu değerleri farkedip, değerlendirseler ve gelecek için hayaller kurup, bu hayallerin peşinden birlikte gidebilseler yaşamları çok farklı olurdu.

Dört yıldır, sürdürülebilir yaşamın sosyal ve teknoloji alandaki değişimini kolaylaştıran, oyun ve egzersizlerden oluşan kişisel gelişim, ekip oluşturma, farkındalık yaratma programları düzenliyorum*. En büyük hayalim Akkuyu- Büyükeceli Köyü çocukları için bilim, sanat ve müzikle bezeli, doğa sevgisi ve dayanışmayı güçlendiren yaz kampı düzenlemekti. Hayalimi paylaştığım arkadaşlarım destek verince, Akkuyu Çocuk Kampı ortak hayalimiz haline dönüştü ve Büyükeceli Köyü’nde 1-7 Temmuz tarihlerinde Akkuyu Çocuk Yaz Kampı düzenlendik.

Kendimizi, gönüllülük ilkesini benimsemiş, herhangi bir dernek, vakıf, Sivil Toplum Kuruluşu, örgüt veya oluşuma bağlı olmayan, “İnsanı, doğayı ve dünyayı seven”ler olarak tanıtıyoruz. Amacımız,

Dayanışma, karşılıklı saygı, disiplin, iyilik yapma, eşitlik ve adalet, doğanın bir parçası olma, doğayı sevme, gelecek nesillerin ve canlı, cansız tüm varlıkların yaşam haklarını koruma gibi insani ve evrensel değerleri çocuklara kazandırmak.

Temmuz başında köy meydanında kampı başlattık. Çocuklar anneleri, nineleri ile geldiler. Aynı köyde yaşamalarına rağmen ilk kez birlikte eğlenmek, öğrenmek ve üretmek için biraraya geliyorlar. Çocuklar bir hafta boyunca kişisel gelişim ve farkındalık yaratma amaçlı oyunlar oynadılar, belgesel izlediler, hayal çalışması yaptılar, Büyükeceli Köyü için kalkınma projeleri hazırladılar, şarkılar öğrendiler, doğa şiirleri okudular, ekoloji, eko-sistem, doğa koruma ve bulmacalı bilim dersi gördüler ve sanat çalışmaları yaptılar.

Çalışmalar, bazen köy meydanında, bazen ilköğretim okulunun bahçesinde, hep açıkhavada yapıldı. Herkese açık olan çalışmalara, küçüklerin yanısıra meraklı anne ve babalar, dedeler, anneanne ve babaannelerde bazen de yoldan geçen meraklılar katıldı. Son gün ürettikleri çalışmaları sunan çocuklar, büyüklerin takdirlerini kazandı.

Her çalışmamıza elele tutuşarak dostluk çemberi kurup birbirimizi selamlayarak başladık. Birbirimize yaptığımız iyilikleri anlattık. Küçükler büyüklere örnek olabilir mi diye tartıştık. Çocuklar ilerde Büyükeceli Belediye Başkanı olurlarsa, neler yapacaklarını anlattılar. Atık nedir birlikte tanımlamaya çalıştık.

Doğal Tarım, Eko-turizm, Orman Müzesi ve Milli Park, Evsel Atık Suların Bitkilerle Arıtılması konularını aktardık ve çocuklar köyleri için bu konularda kalkınma projeleri hazırladılar.

Pillerin doğaya verdiği zararı anlattık ve atık pil toplama yarışması düzenledik. En çok atık pil toplayan çocuklara ödül verildi.

Ortak hayal çalışması yaptık. Büyükeceli Köyü’nün daha yaşanılası bir yer olması için ne hayal edersiniz diye sorduk. Çocuklardan birisinin köy içinde futbol sahası hayalini beğenen çocuklar, hayalin gerçekleşmesi için ortak hareket ederek, bir dilekçe hazırlayıp, Belediye Başkanlığ’na ilettiler.

Nükleer santral yapımının planlandığı Büyükeceli Köyü, santral yapıldığı takdirde, santrala çok yakın olduğu için boşaltılacak. Bu nedenle köy için nükleer enerji yerine alternatif, temiz enerji kaynakları ve enerjinin tasarruflu kullanımı büyük önem taşıyor. Temiz, yenilenebilir ve kirli enerjileri anlattık. Bu bağlamda çocuklarla rüzgar gülü yaptırdık, güneş ve rüzgar enerjisi konusunu grafiti çalışması olarak duvara resmettiler.

Gül Bolulu Büyükeceli sahilinde “Yuvama Dokuma” temalı örümcek ağı enstalasyonu yaptı ve ağaçları giydirerek ağaç sevgisini vurgulayan mini “Dokunmuş Ağaçlar” sergisi açtı.

Ben, Gül Bolulu, İlker Karacan, Özkan Özdemir ve Elif Eren Aksoy’dan oluşan grubumuz “Çevreci” ve “Nükleer santral karşıtı” olduğumuz için birkaç tatsız olay yaşadık ve Büyükeceli Belediyesi’nden hiç destek görmedik.

Kampa düzenli gelen bir çocuk gözümüzün önünde babasından dayak yedi. İşsiz iki oğluna “atom”da iş sözü verilmiş. Biz yolda yürürken “Çevreciler, siz herşeye hayır dersiniz, 3. Köprüye de, baraja da...” diye bağırmaya başladı. Bizi tanımıyor, çocuklarla neler yapıyoruz bilmiyor bile.

Top sahası hayali için çocuklar hazırladıkları dilekçelerini Büyükeceli Belediye Başkanı vermek istediler. Sekreterinden üç kez randevu aldılar, fakat başkan gelmedi. Çocuklar, dilekçeyi ne sekreteri, ne de vekili almak istemeyince Kalem Müdürüne teslim ettiler.

Kamp süresince Efkan Bolaç gönüllü hamimiz oldu, çocukların velileri ve köydeki nükleer karşıtı köylülerden büyük destek gördük. Yaşadığımız olumsuzluklarda hep yanımızdaydılar. Birlikte eğlendik, öğrendik, ürettik, yaşama farklılık ve anlam kattık. Çocuklarla tarifi imkansız gönül bağları kurduk. En büyük ödülümüz, yüzlerindeki mutluluk, neşeli kahkahaları, gözlerindeki meraklı, şaşkın pırıltılar, aralarında yeşeren yeni dostluklar, birbirlerine karşı göstermeye başladıkları özen, gösterdikleri çabalar ve çıkardıkları güzel işlere sahip çıkmadaki azimleri oldu.

* www.surdurulebiliryasamoyunlari.com

25 Haziran 2011 Cumartesi

EKOLOJİK SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE SOSYAL ADALET İÇİN SIFIR BÜYÜME

Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 25 Haziran 2011

Boğaziçi Üniversitesi, Haziran ayında Ekolojik Ekonomi Avrupa Topluluğu’nun düzenlediği 9. Ekolojik Ekonomi konferansını misafir etti. Konferansta en yoğun ilgi gören ve tartışılan konularından biri “Ekonomide Sıfır Büyüme” oldu. “Ekonomi büyümezken, ülke insanının refah düzeyi yükselir mi?” sorusuna cevap arandı.

Sıfır büyüme fikrinin tarihi 19. yüzyıla dayanmakla birlikte, 1970’lerde Club of Rome’ın düşünürleri tarafından tam olarak tanımlandı. Sıfır büyüme, en geniş anlamda, çevreci, aşırı tüketime ve kapitalizme karşı geliştirilen politik, ekonomik ve sosyal fikirler bütünüdür. Küresel ısınma, uygarlığın ve küresel ekonominin dayandığı petrolün bir süre sonra bitecek olması, dünyada kaynak tüketimi ve gelir dağılımındaki adaletsizlikler, ard arda yaşanan küresel finansal krizlerle birlikte yeniden önem kazandı. Konferansa ağırlığını koyan sıfır büyüme tartışmalarında, ekonomistler şu fikirleri vurguladılar;

40 yıl sonra dünyanın nüfusu yarı yarıya artacak ve 9 milyar olacak. Ancak bu 40 yıl içinde karbon emisyonlarının da 130 kat düşürülmesi gerekiyor. Bu yüzyılın sonunda ekonomik aktivitelerin atmosfere karbon salması değil, atmosferdeki karbonu soğurması bekleniyor. Bir yanda küresel ısınma tehditi diğer yanda zaten kısıtlı olan ve tükenmeye doğru giden doğal kaynaklar var. Dünyanın sunduğu doğal kaynakları sonsuz kabul eden, ekonomiyi sürekli büyümeye ve GSMH’yı (Gayri Safi Milli Hasıla) artırmaya teşvik eden klasik ekonomi temelli politikalar iflas edecekler.

Her ekonomi anlayışı bir politik düşünce sistemine dayanır. Günümüzde yaygın kabul gören klasik ekonomi neo-liberal politika temellidir.

Ekonomik büyüme için doğal kaynakların, gelecek nesillerin ve tüm canlıların yaşam hakkını düşünmeden tüketilmesini körükleyenler: Hükümetler, uluslararası yatırım kuruluşları, küresel şirketler, üniversiteler ver araştırma merkezileridir.

Üniversitelerde okutulan ekonomi kitapları, ülkelerin gelişmişlik ve insanların refah düzeyini GSMH’nın artmasına bağlar. GSMH, tüketim ile artar. Bu kitaplar, doğal kaynakları sınırsız kabul eder, üretim ve tüketim dinamikleri kaynakları dikkate almaz, maliyet hesaplamalarına doğal değerler katılmaz. Öğrencilerin, bu ekonomi anlayışı sorgulaması istenmez.

Değerler sistemi değişmelidir. Ekolojik etik ve gelecek nesillerin yaşam hakkı dikkate almalıdır. İnsanlar ölümlerinden sonra dünyaya ve dünyada yaşayanlara ne olacağını düşünmeleri etik bir konudur. Gelecek nesillere ve canlılara karşı olan sorumluluklar unutulmamalıdır.

En büyük çelişki sürekli ekonomik büyümenin mutluluğu garantilememesidir. Belli bir refah seviyesine ulaşıldıktan sonra GSMH artsa bile insanların mutluluğu artmamaktadır. Oysa, genel kabul gören görüş, GSMH ile insanların mutluluğu arasında doğrusal bir ilişki olduğudur.

Sürdürülebilir Sıfır Büyüme

Sürdürülebilir sıfır büyüme, insanların refahı ve ekolojik sürdürülebilir için, yerel ve küresel çapta, kısa ve uzun vadede üretim ve tüketimin yumuşak, gönüllü ve adilce düşürülmesidir. Sürdürülebilir sıfır büyüme, devasa altyapılar yerine merkezi olmayan küçük boyutlu çözümleri, rekabet ve varlığın birikimi yerine sosyo-ekonomik temelli adil paylaşımı, tüketim yerine gönüllü sadeliği dikkate alır.

“Gerçek Demokrasi” sıfır büyüme için gereklidir. Bu gereklilik, sıfır büyümenin gönüllü ve katılımcı karakterinden kaynaklanır. Ancak “Demokrasi”, gönüllü sıfır büyümeyi desteklemeyebilir. Bu nedenle, yerel demokrasi, komünalizm, katılımcı, biyolojik bölgesel yaklaşımlı ve ihtiyatlı demokrasi gibi, farklı demokrasi modellerinin incelenmesi gerekir.

Sürdürülebilir sıfır büyüme, çevresel şartların iyileştirilmesini kapsar. Ekonomik aktivitelerin doğal kaynak tüketimine ve doğa üzerindeki etkisine, ekolojik ayakizine bakar.

Klasik anlayışta, ekonomik büyüme, gelirin adil dağılımından kaçınır. Bu nedenle küresel ölçekte kuzey yarımküre ile güney yarım küre arasında ciddi gelir dağılımı adaletsizliği yaratılmıştır. Sıfır büyüme ekonomisi, küresel olarak doğal kaynakların sömürülmesinin sınırlandırılmasına dönük stratejiler üzerinde çalışır.

Mutluluk, yaşam, iletişim gibi sosyal konuları içerir. Sürdürülebilir sıfır büyüme, yaşamın anlamı yerine, yaşamı anlamlandırmaktan ve anlamlı yaşam kurmaktan bahseder. Market koşulları dışında bir başka yaşam olduğunu savunur. Yüzyüze iletişimi destekler. Toplumsal bilginin bağımsız ve katılımcı olması gerektiğini savunur. Bu nedenle, taraflı ve bağımlı bilgiye dayalı ve özgür iradeyi kısıtlayan reklamı reddeder, yoğun reklam kampanyalarını yüksek oranlarla vergilendirir ve toplumsal alanlarda kitlesel reklam araçlarının kullanılmasını istemez.

Sürdürülebilir sıfır büyüme, bazı kurumların dönüşümünü, bazılarının ıslah edilmesini ve bazılarının kapatılmasını gerektirir.

İşin yeniden tanımlanması, işçi verimliliği gibi neo-liberal kavramların değiştirilmesi ve iş koşullarının gözden geçirilmesi sıfır büyümenin adımlarındandır.

Uygulamada kullanılabilecek yöntemlerden bazıları şunlar;

o Karlılık yerine toplumun refahına odaklı alternative ekonomiler,

o Yerel pazarlar,

o Yerel üretim ve tüketim dayalı ekonomiler,

o Yerel paralar,

o Mal ve hizmet değişim sistemleri,

o Kooperatifler,

o Ekoköyler,

o Ortak yaşam evleri, vs.

Neo-liberal politikaların yerleştirdiği kalıplaşmış ekonomik ve yaşam sistemlerini değiştirmek hiç kolay değil. Ülkeler arasındaki gelişmişlik farkı, bizim gibi gelişmekte olan ülkeleri, gelişmiş ülkelerin refah düzeyini yakalamak için zorluyor. Fakat onların izlediği yolun yarattığı ekonomik, sosyal ve ekolojik sorunlar ve dünyayı getirdiği nokta ortada. Gelişmekte olan ülkeler, aynı noktaya ulaşmak için aynı yolu izlemek, aynı hataları tekrar etmek, aynı sorunları yaşamak zorunda mı? Aynı yol izlense bile, gelişmiş ülkelerin refah düzeyine ulaşılabilir mi? Yoksa, kısıtlı dünyamızın, kısıtlı imkanlarını dikkatli kullanan, gelecek nesillerin ve canlıların yaşam haklarına saygılı, daha insanca, daha adil, artarak büyümeye değil sıfır büyümeye hedefli alternatif ekonomik politikalarla, refahı ve mutluluğu yakalamak mümkün mü?

30 Mayıs 2011 Pazartesi

DOĞAL DENGELER, DÖNGÜLER

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 29 Mayıs 2011

İlk cemreler havaya, suya ve toprağa düştü. Sonra gün ile gece eşitlendi ve gelmekte olan bahar Nevruz ile kutlandı. Ardından Hıdrellez ile bahar kutlamaları sonlandı ve yaza hazırlıklar

başladı. Doğanın milyonlarca yıldır süren döngüleri ve dengelerine insanoğlunun kattığı bu kutlama havası, yaşamın da kutlanması aslında. Doğanın dengelerine ve döngülerine bakınca insan, bunların gerçekten kutlanılası olduğunu anlıyor.

Yaşamımız için şart olan oksijen havada yüzde 21 oranında var. Bu oran 350 milyon yıldır değişmedi. Dünya bu oranı sabit tutmakta çok başarılı. Bu başarının büyüklüğü, sabit tutmaya çalışıp da tutamadığımız örneğin enflasyon oranı ile karşılatırıldığında daha iyi anlaşılıyor. %21 kritik bir oran çünkü bizim gibi büyük çok hücreli canlıların yaşaması için optimal. Eğer %15 seviyesine düşseydi, beynimiz bilicimizi uyanık tutmak için gereken enerjiyi üretemeyecek ve biz etrafımızdakilerin farkında bile olmayacaktık. %30 seviyesine çıksaydı, yakılan bir kibrit bizi, etrafımızı ve tüm dünyayı alev topuna çevirecekti. Dünya milyonlarca yıldır oksijen oranını %21 civarında sabit tutabildiği için bugün varız ve yaşıyoruz.

James Lovelock, ünlü Gaia teorisiyle dünyanın, tüm canlı ve cansız varlıkları ile bir bütün olduğunu ve yaşamsal şartları kendi kendine düzenleyebildiğini söylüyor. Dünyayı yaşayan bir canlı ve hatta hayat verdiği için bir dişi olarak tanımlayan bu teoriye göre, doğal dengeleri, doğal döngüleri Gaia’nın kendisi sağlıyor. Gaia veya diğer adıyla, Doğa Ana, bir kısmını henüz keşfettiğimiz ve çoğunu henüz bilmediğimiz sayısız doğal döngüleri kullanarak, havadaki oksijen, hidrojen, su buharı ile diğer gazların miktarını, toprağın, suyun ve havanın ısısını dengede tutuyor ve daha nice dengeleri koruyor.

Dünyanın ortalama ısısı 150C. Neden? Dünyanın milyonlarca yıllık geçmişinde çok sıcak ve çok soğuk dönemleri oldu. Son 3,500 milyon yıldır, Dünyanın ısısı yaşama uygun sınırlar içinde kaldı. Bunu sağlayan Gaia’nın zaman için geliştirdiği, birlikte çalışan biyolojik, jeolojik, fiziksel ve kimyasal döngüler. Bu büyük başarıda minicik bir deniz yosununun inanılmaz bir rolü var. Bu, soğuk okyanuslarda yüzeye yakın yaşayan plankton ailesinden, Emiliaania huzleyii isimli, 4 mikron çaplı hücresel deniz yosunu. Emiliana güneş enerjisini kullanarak karbon dioksit ile suyu şeker ve oksijene çevirme işinde uzman. Emiliana aynı zamanda kalsiyum karbonatını çökeltmede çok başarılı. Kısa yaşamlarında kalsiyum karbonatı oluşturan bu minik organizmalar ölünce okyanusun dibinde birikiyorlar. Okyanus kütlesinin yarattığı yüksek su basıncı ve Dünyanın sıcak alt katmanlarından gelen yüksek ısı nedeniyle başlayan bir dizi kimyasal reaksiyon sonunda granit ve bazalta dönüşüyorlar. Kıtaların hareketi ile ilerleyip, yükseliyor ve volkanlardan lav olarak yeryüzüne ulaşıyorlar. Bu arada karbondioksit gazı atmosfere karışıyor. Atmosferdeki karbondioksit bir yandan ısıyı düzenlerken diğer yandan bitkiler tarafından fotosentez ile özümseniyor. Bitki köklerindeki karbondioksit, yağmurlarla birlikte su ile birleşip karbonik aside dönüşüyor. Birbirini ardısıra takip eden kimyasal reaksiyonlardan sonra sıvı kireç taşına dönüşüp suya karışıyor. Nehirlerden, denizlere ve okyanuslara taşınıyor. Emiliana ile karşılaşınca onun bir parçası oluyor. Böylece uzun ve karışık döngü tamamlanıyor. Bu, Dünyanın ısısını sabit tutan döngülerden sadece bir tanesi.

Deniz kıyısına gidip derin bir nefes aldığınızda, içinize dolan yosunsu kokan mis gibi enfes havanın aroması başınızı döndürür. Bu gaz dimetil sülfürdür (DMS) ve deniz yosunları tarafından üretilir. Bu gazın Dünyayı soğutan bulutların oluşumunda çok önemli bir rolü var. Gökyüzünde dans edercesine hareket eden, ilkbahar ve sonbahar aylarında masmavi gökyüzünde bembeyaz yumak yumak fışkırırcasına duran bulutlar Gaia’nın sessiz gökyüzü kaptanlarıdır. Bir kısmı yeryüzüne yakın, bir kısmı uzak seyreder. Yakın olanlar, güneş ışınlarını kalın dış katmanları ile geri yansıtarak yeryüzüne ulaşmasına izin vermezler. Böylece, yeryüzünü soğuturlar. Yükseklerde olanlar, yeryüzünden yükselen ısının dağılıp yok olmasını geciktirerek yeryüzünü ısıtırlar. Bulutlar; mikroorganizma ve bakterileri atmosferde oradan buraya taşıyan vagonlardır aynı zamanda. Peki bulutlar nasıl oluşur? Okyanuslardaki minicik planktonlar bulutların oluşumuna katkı sağlar ve dolaylı olarak iklimi etkilerler. Nasıl mı? Deniz yosunları ile bulutların rol aldığı bir döngü ile. Minik Emilianai bu döngünün yine baş kahramanı. Emilianai ve diğer hücresel deniz yosunları atmosfere DMS yayarlar. Havadaki oksijen DMS ile reaksiyona girer ve geriye başka şeylerin yanında sülfat kalır. Sülfatın en kritik özelliği su buharına çekici gelmesidir. Denize attığınız ekmek kırıntılarına balıkların hücum etmesi gibi su buhar tanecikleri sülfat taneciklerinin etrafında toplanıp yoğunlaşırlar. Su buharlarının yoğunlaşması ile bulutlar oluşur. Bulutlarda güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşmasını engelleyerek, yeryüzünü soğuturlar. Yeryüzü ve okyanuslar soğuyunca, deniz yosunları daha yavaş çoğalırlar ve daha az DMS üretilir. Bu döngü sürer gider.

Yeryüzünü yaşanır kılan dengeleri sağlayan sayısız döngüden bilinen iki temel olanı bunlar. Milyonlarca yıldır süregelen bir düzenin parçaları. Kutlanması gereken bir düzen bu. Gaia’nın, Tabiat Ana’nın düzeni. Arada, bulutlara baktığımızda, denizin kokusunu içimize çektiğimizde ve her bahar geldiğinde Dünyada yaşamamızı mümkün kılan tüm dengeleri ile döngülerini, saygı ile düşünelim, Tabiat Ana ile bütünleşip, yaşamı kutlayalım.

"Uyandım baktım ki bir sabah,

Güneş vurmuş içime;

Kuşlara, yapraklara dönmüşüm,

Pır pır eder durur, bahar rüzgârında.

Kuşlara, yapraklara dönmüşüm;

Cümle âzâm isyanda;

Kuşlara, yapraklara dönmüşüm;

Kuşlara,

Yapraklara..." Orhan Veli.

*Bu yazıda Stephan Harding’in “Animate Earth: Science, Intuition and Gaia” kitabından yararlanılmıştır.

30 Nisan 2011 Cumartesi

Fukushima'da Sessiz Bahar

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 30 Nisan 2011

İzmit 1999 – Fukushima 2011. Depremin yarattığını yıkımı yaşayan iki kadın ve anneyiz. Sevdiklerimizi kaybettik, pek çok tanıdığımız evsiz kaldı, deprem çocuklarımızın korkulu rüyası oldu, günlerce uyuyamadık. Bütün bunlara ek olarak, Joanne, Fukushima Daiichi nükleer santraline 60 km. mesafedeki Fukushima şehrinde, eşi ve 7 yaşındaki kızıyla birlikte yaşıyor ve ikinci çocuğuna hamile. Nükleer santralin yarattığı sorunlarla baş etmeye çalışıyor.

Doğanın doğum, neşe ve aşk mevsimi bahar geldi. Kirazların çiçek açma vakti. Bu özel mevsimde, Japonlar bu yüzyılın belki de en zor günlerini yaşıyorlar. Önce deprem ve tsunami, ardından nükleer kriz. İkisi doğal afetlerdi fakat sonuncusu insanoğlunun verdiği kararların sonucu. Bunlarla nasıl baş ediyorsunuz?

Joanne: Bahar burada yılın en güzel zamanı idi. Kiraz çiçeklerinin tümüyle açtığı bu neşeli mevsim şimdi üzüntü ve kalp kırıklıkları zamanına dönüştü. Rachel Carson’un “Sessiz Bahar”ını hatırladık. Hiç çocuk sesi yok, çünkü evde kalmak zorundalar. Kiraz çiçeklerini izlediğimiz büyük eğlenceler (hanami) de yok. Depremden sonra tek amacımız susuz, doğal gazsız günlük yaşamak ve depremin bıraktığı yıkıntıları temizlemek. Depremin bizde yarattığı en büyük ruhsal çöküntü artçı depremler. 11 Mart’tan bu yana binlerce artçı deprem oldu. Çocuklar uyuyamıyorlar. Yetişkinler artçılarla evleri sarsıldıkca giderek daha gerginleşiyorlar. Evimizi temizledikten sonra, 11 Nisan’da olan artçı deprem kalan son camları da kırdı. Gece olduğu için daha çok korktuk. Bir sonraki artçının ne zaman geleceğini bilemiyoruz ve bu hepimizi ruhsal olarak yıpratıyor.

Tsunami buraya ulaşmadı fakat surf yaptığımız, pikniğe gidip yüzdüğümüz yerler yok oldu. Tsunmai görüntüleri hepimizin korkulu rüyası ve kayıp olan binlerce insanın varlığı duygularımızı etkiliyor. Pekçok insan ruhsal sağlığını korumak için televizyon seyretmeyi bıraktı.

Yaşam tarzlarımız giderek enerjiye daha bağımlı hale geliyor. Nükleer enerji taşıdığı yüksek risklere rağmen, temiz, güçlü ve ucuz enerji kaynağı olarak tanıtılıyor. Bu görüşe katılıyor musunuz? Japon halkı nükleer enerji santrallarının yapımını nasıl kabul etti?

Japonya’da enerji israfına karşı çok güçlü bir hareket var. Şu an çok güçlü bir ekoloji hareketi de var. Tüm elektrikli aletler enerji tasarrufu için konulan çok sıkı kurallara uymak zorunda. Modern ülkelerin alternatif enerji kaynaklarına sahip bir geleceğe doğru ilerlediğini düşünüyorum. Burada sorun, rüzgar çiftlikleri kuracak veya geniş güneş panelleri koyacak alanı olmayan küçük bir ülke olmamız. Nükleer santraller çok büyük alan gerektirmediği ve ucuz olduğu söylendiği için Japonya için çok iyi bir çözüm gibi göründü. Sorun Japonya adalarının deprem bölgesinde bulunması. Şimdi biz bu “ucuz enerji”nin bedelini ödüyoruz.

Çevrenizdeki insanlar Fukushima Dai-ichi nükleer santrali krizinden nasıl etkilendiler?

Santralden 60 km uzakta 250,000 kişinin yaşadığı bu şehirde çocukların okul dışına çıkmalarına izin verilmiyor. Radyasyon bulaştığı için su içemiyor, burada üretilen yiyecekleri yiyemiyoruz. Büyük bir üzüntü ve korku var. Pek çoğumuz bunun ne zaman biteceğini öğrenmek istiyoruz fakat kimse bunu söyliyemiyor. Hala süren artçı sarsıntılar gerginliğe bağlı rahatsızlıkları artırdı. Mümkün olduğunca evde kalıyoruz ve sürekli rüzgar raporlarını takip ediyoruz ki rüzgarın radyasyonu buraya getirip getirmediğini bilelim. Radyasyondan dolayı boşaltılan sahil bölgelerinden gelen insanlar burada yaşıyorlar. Yerel hükümet bu durumla baş etmekte zorlanıyor.

Nükleer santralden sızan radyasyson hava, toprak, su gibi, yaşamsal kaynakları kirletiyor ve bu kaynaklar uzun süre kirli kalacak. Nükleer santrale yakın yaşayanlar ne yapacak?

Buradan ayrılmalıyız. En acıklı olan tüm çiftçiler ve balıkçıların yaşamlarını geçirdikleri yerleri terk etmek zorunda olması. Benim gibi işi olanlar ve gençler kolaylıkla ayrılıp başka şehirlere yerleşebilirler. Fakat işi buraya bağlı olanlar için bu sorun. Shinto dinine inanan Japon halkı toprağa ve tüm canlılara ibadet eder fakat hiçbir Shinto arınma seremonisi radyasyonu temizleyemez.

Öğretmenim ve bir başka üniversitede iş bulabilirim. Eşim uluslararası bir şirkette çalışıyor ve tayin isteyebilir. FAKAT evimiz burası ve ayrılmak kolay değil. Kızımız burada okula gidiyor, arkadaşlarımız ve eşimin ailesi burada. “Burası tehlikeli, hadi gidelim” demek düşünüldüğü kadar kolay değil.

Deprem ve tsunami en fazla 2-3 nesli etkiler. Çernobil nükleer kazası bize nükleerin nesiller boyu zarar vereceğini gösterdi. Nükleer enerji santralleri kurarak sadece kendimizin değil gelecek nesillerin ölüm fermanını imzalıyoruz. Anne olarak siz ne dersiniz?

Yakın dönemde nükleer enerjinin daha güvenli hale getirilmesinden başka çaremiz yok. Gelecekte nükleer enerjinin yerini alacak yeni bir teknoloji geliştirilecektir. Japonya, kişilerin ve küçük şirketlerin enerji tüketimi konusunda kendilerinin karar vereceği ve güneş panellerinin daha popular olacağı bir ülke olacak. Bir anne olarak bunun ideal olmadığını biliyorum ve nükleer enerjinin daha güvenli bir enerji kaynağı ile değiştirildiğini görmek istiyorum.

Bu kaza bize acımasızca çarpıcı bir gerçeği hatırlattı “ küçük bir dünyada yaşıyoruz ve hepimiz birbirimize bağlıyız”. Japon nükleer santralleri %100 güvenli olsalar dahi komşularınızdaki nükleer santrallerden dolayı kendinizi güvende hissedecek misiniz?

Nükleerin enerji yerine kirli bombaların yapımında kullanılması konusunda daha endişeliyim. Fakat pek çok ülke daha fazla nükleer santral yapımını iptal ettiği veya durdurduğu için mutluyum. Burada yaşananlar nükleer endüstrinin daha güvenli olması ve gelecekte alternatif enerjilerin kullanılmasına yol açacaktır. Her gün bu krizin neden olduğu sorunlarla uğraşıyoruz ve umarım bu boşuna olmaz ve insanlar bu kazanın normal insanlar üzerinde yarattığı yıkımı görürler.

Herşeyin normale döneceğine inanıyor musunuz? Ne değişecek?

Burada yaşam asla normale dönmeyecek ve eskisi gibi olmayacak. Bir daha asla Pasifik Okyanusuna bakan çok güzel sahilde surf yapamayacağız. Bir daha asla sıcak yaz günlerinde yerel süt ile yapılan dondurmalar yiyemeyeceğiz. Bir daha asla yaşamını yitiren binlerce insanı düşünmeden denize bakamayacağız. Bir daha asla doğa anayı kontrol edebileceğimize inanmayacağız. Bir noktada yaşam daha iyi olacak, çünkü herşeyimizi kaybetme noktasında çok yaklaştık.

Eğer nükleer enerji santralleri konusunda endişeliysek ne yapmalıyız?

Hükümetlerimize yeni teknolojilere yatırım yapmaları için baskı yapmalıyız. Alternatif enerji kaynağı kullanan ürünleri talep etmeliyiz. Tüketici olarak gücümüz var. Kızmak yerine gerçekçi olmalıyız. Yıkıcı yerine olumlu olmalyız. Enerjimizi çocuklarımız için temiz bir gelecek hayalini paylaşacağımız insanları cesaretlendirmek için kullanmalıyız. Bu hayal gerçekçi olmalı. Yaratıcı, yenilikçi olmalıyız. Milyonlarca mühendis, tasarımcı ve mucitin bu hayali gerçekleştireceğine inanıyorum.

Bizimle paylaşmak istediğiniz bir konu var mı?

Japonya’da evsiz kalan binlerce insan var. Pekçoğu temel ihtiyaçlardan ve elektrikten yoksun. Eğer yaşam mücadelesi veren insanların öykülerini okumak isterseniz “Quakebook” satın alabilirsiniz. Geliri kazazedelere yardım eden Japon Kızılhaç’ına gidiyor.

http://www.amazon.com/Aftershocks-Stories-Japan-Earthquake-ebook/dp/B004VP3KHK/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1302598917&sr=8-1.

Teşekkür ederim.