27 Kasım 2012 Salı

"Dünya ana" ve "Bir dağ gibi düşünmek"


Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  27 Kasım 2012
Kadim kültürlerin öyküleri, mitosları, masalları bize Dünyayı yaşayan bir canlı gibi tanıtır, anlatır.  Yerel toplumları araştıran biliminsanları dünyanın birbirinden çok uzak, farklı coğrafyalarında yaşayan yerel toplulukların Dünyaya bakışını “varlıkların topluluğu” olarak tanımlar.  Bu varlıklar ki canlı ve cansız, görülen ve görülemeyen, işitilen ve işitilemeyen herşeyi kapsar ve hepsinin ruhu vardır.


Dünyayı nasıl tanımlarsınız? Dünyayı bir varlık olarak görür müsünüz?  Sizce bir kimliği, ruhu var mıdır? Dünya ile olan ilişkinizi nasıl anlatırsınız?  1960’lı yıllarda  insanoğlu ilk defa Dünyanın bir bütün olduğunu, sınırlarını, yeşil değil aslında mavi bir gezegen olduğunu gözleriyle gördü.  Yine aynı yıllarda büyüyerek, genişleyerek ve yayılarak artan çevre sorunları, yok olan ve bozulan doğa alanları fark edilmeye başlandı.  Aldo Leopold’un “Bir Kum Yöresi Yıllığı”, Rachel Carson’un “Sessiz Bahar” kitapları insanoğlunun Dünya ile kurduğu ilişkinin nasıl sorunlu bir hale dönüştüğünü kitlelere anlattı.  “Modern” ve “uygar” toplumların Dünya ile ilişkisi “almak ve kullanmak” fiiliyle tanımlanabilir ve onlar için Dünya parçası oldukları canlı bir bütün değil, tüketilecek bir kaynaktır, kimliksiz bir “şey”dir.
“Bir dağ gibi düşünmek” gerektiğine bir kurdun ölümünü gördüğünde inanır Aldo Leopold.  “Bir Kum Yöresi Yıllığı” kitabında anlatır bu anı.  Bir av gezisinde nehre bakan bir kayanın üzerinde yemek yerken, nehre giren kurt sürüsü görürler.  O zamanlar bir kurdu öldürme şansını kimse kaçırmak istemez. Sürüye ateş ederler.  Yaşlı bir kurdu vururlar.  Yaralanan bir yavru bacağını sürüyerek kaçmaya çalışır.  Koşarak yaşlı kurdun yanına geldiğinde, gözlerinde yanan hiddetli yeşil ateşin yavaşça öldüğünü görür.  O an, o ana kadar sadece dağ ile kurdun bildiği,  kendisine yeni olan bir şeyi, kurdun gözlerinde fark eder.  Daha az kurdun, daha çok geyik demek olduğunu, kurtlar olmazsa oraların geyik cenneti olacağını sanmaktadır. Oysa yaşlı kurdun gözlerindeki yeşil ışığı gördüğünde ne dağın ne de kurdun bu görüşüne katılmadığını hisseder. 
“Bir dağ gibi düşünmek” terimi doğal sistemlerin elementleri arasındaki derin ve karmaşık bağlantıları takdir etmek anlamında kullanılmaktadır.  “Bir dağ gibi düşünürsek” Dünya da aslında birbirini tamamlayan doğal sistemlerin anlamlı bir bütünüdür.
Fikret Berkes’in “Kutsal Ekoloji” kitabını okurken, insanlığın tekerleği yeniden keşfettiğini farkettim. İnsanlık yerine batı uygarlığı demek belki daha doğru olur.  Kitap Kanada’da, Kuzey Amerika’da, Alaska’da yaşayan yerli toplumların, Dünyayı ve Doğayı yaşayan bir varlık olarak kabul ettiklerini ve “varlıkların topluluğu” olarak gördüklerini anlatır.  Bu yerli toplumlar, Yaratıcının evreni bir bütün olarak yarattığına inanırlar.  Evrenin nasıl çalıştığını anlamak için akıl, zihin ve davranışlarını disiplin etmek insanların görevidir. Doğaya saygı duyarlar.  Saygıyı dört değere dayandırırlar: Doğa bütüncül bir topluluktur, herşey herşeye bağlıdır, gelecek yedi nesili düşünerek hareket edilmelidir, alçakgönüllü davranmalıdır.  Bu Dünya görüşünün dayandığı temel fikir, insanoğlunun ekosistemin bir parçası olduğudur.
Dünya'nın hukuksal kimliği
Dünyayı canlı ve yaşayan, insanı da içine alan bir varlıklar bütünü ve sistemi olarak gören anlayış Güney Amerika’daki topluluklarca da benimsenmiştir.  Hatta, bu anlayışı Bolivya ulusal boyuta taşıdı.  Dünya’ya hukuki bir kimlik verip, hukuksal haklar tanıdılar.  Ülkelerinin ve insanların Dünya ve Doğa ile ilişkilierini kökten değiştirecek “Dünya Ana ve İyi Yaşam İçin Bütünsel Kalkınma” yasasını kabul ettiler. Bu yasa, Dünya Ana’yı batı uygarlığının kabul ettiği gibi sınırsız tüketime açık bir nesne olarak değil, hakları olan yaşayan bir sistem olarak tanımlar. İlk taslak 2010 yılında Bolivya’daki yerel toplulukları ile küçük çiftçileri içine alan güçlü sosyal hareket tarafından hazırlandı.  Aynı yıl içinde, Bolivya Devlet Başkanı Morales, taslağın kısaltılmış halini imzaladı ve “Dünya Ananın Hakları Yasası” olarak kanunlaştırdı.  Bu yıl ise daha kapsamlı olan “Dünya Ana ve İyi Yaşamak İçin Bütünsel Kalkınma Çerçeve Yasası” kabul edildi.  Yeni yasada “İyi Yaşamak” kavramı bireysellik yerine ortaklığı, çoğa sahip olmak yerine yeterinceye sahip olmayı değerli kılmakta. Dünya’yı mal olarak gören kapitalist ideoloji yerine sürdürülebilirliği ve Dünya Ana ile uyumlu ilişki kurmayı öne çıkarmakta.  Bu bağlamda da Dünyaya zarar veren, yaralayan uygulamalara son verilmesi için çağrı yapmakta.  Yasa çevre, toprak paylaşımı, işe erişim, sağlık hizmetleri ve eğitim gibi pekçok farklı alanı etkiliyor.
Tarihten gelen, dünyada pekçok yerel topluluk tarafından halen yaşatılan, Bolivya’da sosyal ve kültürel boyutta yerel toplumlar tarafından benimsenen Dünya anlayışı,  bu yasa ile devlet tarafından da hukuki olarak kabul edildi. Bugüne kadar devletler tarafından yok edilen, zarar gören doğal sistemlerin yine devlet sistemleri tarafından korunması gibi çelişkili bir durumu barındırsa da paradigmatik bir değişime zemin hazırlıyor.  Bolivya’da yasalarla tanımlanan yeni Dünya Ana – İnsan - Devlet ilişkisi zaman içinde nasıl şekillenecek? Bolivya’daki devlet yapısı ve yönetim organları yasa ile nasıl ve ne kadar değişecekler?  Dünya Ana’nın hakları devlete ve şirketlere karşı bu şekilde korunabilecek mi?  Bu büyük bir merak konusu.
Bolivya hükümeti yerel halkların da baskısı ile Doğa’ya hukuki bir kimlik verip, gelecek nesillerin yaşam haklarını da gözetecek biçimde Doğa’yı güvenceye alırken, Türkiye hükümeti yeni bir yasa ile Doğa’yı “torbaya” sokup, satışa çıkarmaya hazırlanıyor.  Torbaya girecek Doğa’nın kıyılarında 50 metreye kadar bina yapılmasına izin verilmezken, bu 10 metreye indirilecek.  Bu sahillerin kalmaması demek, ne halk ne de canlılar için.  Doğa’nın kıyıları toprakla doldurulabilecek ve buralara kirleten enerji tesisleri başta olmak üzere binalar inşa edilebilecek.   Sahillerdeki bozulmayı ve oluşacak kirliliği hayal edebiliyor musunuz?  Köylerin meraları da kentsel dönüşüm için  tahsis edilebilecek ve imara açılacak.  Bu yasadan sonra köylüler hayvanlarını viyadüklerin çimenliklerinde ve parklarda otlatacaklar. Doğa’ya karşı bütün bu saldırılar, “kamu yararı” için yapılacak.  Sanki doğa ile insanın kaderi ayrı imiş gibi.  Doğa torbaya sokularak sonun başlangıcı hazırlanıyor. Bu ünlü Kızılderili atasözünü hatırlatıyor: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen birşey olduğunu anlayacak.”

2 Kasım 2012 Cuma

GDO’lu “VAR AMA YOK” Öyküleri





Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  30 Ekim 2012

Biyogüvenlik Kurulu'na görüşlerinizi bildirmek "en doğal hakkınız".  Ancak eksik tasarlanan bu süreç, Bakanlığın GDO'larla "ilgili karar süreçlerine kamuoyunu dahil edermiş" gibi yapmasına olanak sağlıyor.

GDO’ların ülkemize girmesini istemiyorsanız umarım 12 Ekim 2012 tarihini kaçırmadınız.  Neden mi?  Biyogüvenlik Kurulu, 3 GDO'lu kolza ve 1 GDO'lu şeker pancarının ülkeye ithal edilip hayvan yemi olarak kullanılması için sizin görüşünüzü istedi. 12 Ekim 2012 saat 17:00’ye yani  mesai saati sonuna kadar "sosyo-ekonomik değerlendirme" ve "risk değerlendirme" görüşlerinizi, Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması internet sitesinde size ayrılan görüş bildirme sayfalarına yazmanız gerekiyordu. 

Türkiye’ye GDO ithalatını istemeyen, Biyogüvenlik Kurulu’nun kararlarını takip eden, Kurulun kendisinden görüş beklediğinden haberdar olan, interneti kullanabilen (Türkiye İstatistik Kurumu 2012 verilerine göre nüfusun yüzde 34’ü), sosyo-ekonomik ve risk ne demektir bilen, değerlendirmesini yazabilecek kadar Türkçe okur-yazar , onca işi gücü arasında 12 Ekim tarihini kaçırmayacak vatandaşlar aranıyor.  Sizce bu kriterlere uyan kaç kişi var?  Greenpeace’in yaptığı kamuoyu araştırması, halkın yüzde 82’sinin GDO’nun ne olduğunu bildiğini, yüzde 81’inin GDO’lardan endişe ettiğini gösterdi.  Bu geniş kapsamlı araştırma sonucunu, yurt genelinde değerlendirirsek 75 milyon nüfusun yaklaşık 62 milyonu GDO’lardan endişeleniyor diyebiliriz. Peki bu vatandaşlar Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın öngördüğü gibi GDO’larla ilgili karar süreçlerine aktif olarak katılabiliyor mu?  Rahatlıkla hayır diyebiliriz çünkü Bakanlığın kamuoyunun bilgilendirilmesi ve karar süreçlerine katılması için oluşturduğu, internet üzerinden erişilen sistem, sadece elit ve eğitimli azınlık için tasarlanmış.
Diyelim elit ve eğitimli azınlığın içindeseniz ve görüşlerinizi Kurula iletmek istiyorsunuz fakat aşmanız gereken başka engeller var.  Öncelikle Kamuoyu Görüş Bildirme Formu sayfasını bulmalısınız ki bu hiç kolay değil.  Doğru köprüyü bilmeniz lazım. Çünkü, Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması sitesindeki arama motoru size yardımcı olamıyor. Denedim, “kamuoyu”, “kamuoyu görüş”, “değerlendirme”, “vatandaş görüş”, “risk”, “sosyo-ekonomik” kısacası görüş bildirirken kullanılabilecek sözcüklerin hiçbirini tanımıyor.
Diyelim hem elit ve eğitimli azınlıktansınız, hem de görüş bildirme sayfasının köprüsünü buldunuz, her ürünün sosyo-ekonomik ve risk değerlendirme raporlarını okuyup, her rapora karşı kendi görüşünüzü yazmalısınız.  Yazmakla bitmiyor, görüşlerinizin Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması sistemine kayıt edildiğinden emin olmalısınız.   Bilgisayar sistemleri nankör oluyor, herşeyi yazıp tuşa basıp gönderiyorsunuz,  sistem hata veriyor, görüş gitti mi gitmedi mi emin olamıyorsunuz.  Hoop, hadi sil baştan. Bazen de sayfaya ulaşılamıyor.  Bir kere daha deneyin, hadi bir daha.  Bir kez on defa denedim, olmadı.  Daha sonra tekrar göndermeyi denediğimde sistem çalıştı.  Kısacası, GDO konusunda görüş bildirmek için kişiliğinizin uygun olması,  sabırlı ve sebatkar olmanız da gerekiyor.

Türkiye'ye GDO'lar kaçak olarak giriyor.  Bugün marketlerden aldığımız pek çok ürün, yediğimiz taze sebze ve hububat GDO'lu olabilir.  Bu gıda ürünleri, yemler ve tohumlar neler, ithalatçı firmalar kimler?  Bilmiyoruz.

Diyelim bütün bu engelleri aştınız ve görüşleriniz sisteme kayıt oldu.  Şimdi ne olacak?  Valla bugüne kadar birşey olmadı.  Vatandaşlar bütün bu engelleri aşıp GDO’ların ithalini istemiyoruz dediler, buna rağmen hepsi Biyogüvenlik Kurulu tarafından onaylanıp, ithalatlarına izin verildi.  Biyogüvenlik Kurulu işleyişini düzenleyen yönetmeliğin Madde 10 fıkra 8ç’sinde, vatandaşların görüşlerini değerlendirip Kurulu iletme işi komitelere verilmiş.  Kurulun görevlerini açıklayan Madde 7 fıkra 1e’e göre değerlendirmeleri dikkate almak kurulun işi.  Fakat kurulun kamuoyu görüşlerini nasıl değerlendireceği, değerlendirme sonuçlarını kamuoyu ile nasıl paylaşacağı açıklanmamış.  Sürecin unutulan bu önemli bölümü, kamuoyu görüşlerini alıp, hiçbir şey yapmamalarına neden oluyor sanıyorum.  Çünkü bugüne kadar kamuoyundan kaç görüş geldi, kaçı olumsuz, kaçı olumlu ve gelen görüşleri kurul nasıl değerlendirdi, bilmiyoruz. Eksik tasarlanan bu süreç, Bakanlığın GDO’larla ilgili karar süreçlerine kamuoyunu dahil eder”miş” gibi yapmasına olanak sağlıyor.

YAKALANIYORLAR FAKAT...

İthal edilen gıda ürünlerinde GDO var mı?  Pekçok kişinin aklını kurcalayan, endişelendiren bir soru bu.  Ekim ayında Bursa’da düzenlenen “GDO'ların Sosyal ve Hukuksal Boyutu” başlıklı etkinlikte konuşmacı olan Bakanlık yetkilisi, ithal ürünlerde 2011-2012 (ilk altı ay) toplam 18 aylık sürede yaptıkları resmi kontrollerde, gıda ürünlerinde 137, yemlerde 32, tohumlarda 47 kez GDO tesbit ettiklerini açıkladı.  İçiniz rahat etti mi? Evet Türkiye’ye GDO’lar kaçak olarak giriyor. Bugün marketlerden aldığımız pekçok ürün, yediğimiz taze sebze ve hububat GDO’lu olabilir. Bu gıda ürünleri, yemler ve tohumlar neler, ithalatçı firmalar kimler?  Bilmiyoruz. Peki kanunlara aykırı iş yapan ithalatçı firmalara ne oluyor?  Şu ana kadar hiçbir şey yapılamamış.  Bakanlığın tek yaptığı Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmak.  Savcılık kararı doğrultusunda firma yetkililerine ve müteselsilen sorumlululara 1-12 yıl arası hapis cezası, 200 bine kadar idari para cezası veya 10 bin güne kadar adli para cezası verilebilmekte ama bugüne kadar henüz bir karar çıkmamış.  Sizce savcılıktan kararlar ne zaman çıkar, bu arada firmalar ithalata devam eder mi?  Bu öyküyü tamamlamayı GDO’dan endişe eden vatandaşlara bırakıyorum.

İHTİYAT İLKESİ, İSPAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ, TAZMİNAT

Bursa etkinliğinde konuşan Avukat Emre Baturay Altınok ile Doç. Dr. Ahmet Başözen üç ilginç GDO öyküsü anlattı.  Türkiye’nin imzaladığı Cartagena Biyogüvenlik Protokolüne göre bilimsel bilinmezliklerin olduğu durumlarda ihtiyatlılık ilkesi benimsenmelidir.  GDO’lar pekçok bilinmezliği içermektedir, çünkü uzun süreli test edilmemişlerdir ve kullanıldıklarında insan vücuduna, doğal sistemlere etkileri önümüzdeki 10-15 yıl süresince ortaya çıkacaktır.   Buna rağmen, bilinen ve bilinmeyen tüm riskler göze alınarak Biyogüvenlik Kanunu’nda ihtiyat ilkesi gözardı edilmişti.

Diyelim gelecekte, Gilles-Eric Séralin ve arkadaşlarının “Food and Chemical Toxicology” dergisinde yayınlanan makalesindeki gibi vücudunuzda kanserli hücreler keşfedildi veya organlarınız hastalandı.  Hastalığınızın GDO’lu ürünlerden kaynaklandığına inanıyorsunuz. Bu noktada devreye ispat hukuku giriyor. Beslenmeniz ile hastalığınız arasında nedensellik bağı kurabilir misiniz?  Geçerli kanun ve yönetmeliklerin çizdiği çerçeveye göre, GDO’lar konusunda yaşanacak insan sağlığı ile ilgili olumsuzluklarda ispat yükümlülüğü hastada.  Fakat bu ispat neredeyse imkansız.  Doğru olan, ispatın imkansızlığını dikkate alarak Cartagena Protokolünün önerdiği ihtiyat ilkesi ile hareket edip, halk sağlığına öncelik tanımak, ispat yükümlülüğünü ithalatçı firmaya devretmekti.

Diyelim hastalığınızın GDO’lardan kaynaklandığını ispat ettiniz ve zararınızı tazmin için GDO ithal eden firmalara tazminat davası açabilirsiniz.  Davayı kime açacaksınız?  Biyogüvenlik Kurulu kararlarını incelediğinizde GDO’lu ürünlerin ithali için başvuranların Derneklerin İktisadi İşletmeleri, Birlikler ve Dernek Federasyonları olduğunu görürsünüz.  Bu tüzel kişiliklerin mali sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır ve şirket olmadıkları için çok düşüktür.  Kısacası, zararınızın telafisi için açtığınız tazminat davasını kazansanız bile paranızı alamayabilirsiniz veya cüzi bir miktar alabilirsiniz.

  GDO’lu “Var Ama Yok” öyküleri “İlla GDO Komedisi”nin sahneleri adeta.


25 Eylül 2012 Salı

Lüfer, palamut, levrek, kalkan...Onlar azalan balıklarımız


Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  25 Eylül 2012
Balık avlanma yasağının 1 Eylül’de sona ermesi ile Karadeniz, Marmara Denizi balıkları balık severlerin sofralarındaki yerini aldı.  Eğer siz de lüfer, palamut, levrek, kalkan yemeği seviyorsanız, kötü haberim var.  Bu balıkları bir süre sonra sadece kitaplarda görebileceksiniz. Çünkü bunlar ve diğer göçmen balıkların stokları hızla azalıyor.  Boğaziçi Üniversitesi Ağustos ayında düzenlediği yaz okulu ile ortak doğal kaynak kabul edilen balık alanlarının yönetimi ve korunması ile bu alanların ve balık türlerinin karşıkarşıya olduğu sorunları akademisyenler, balıkçılar ve aktivistlerle birlikte masaya yatırdı.
 Balık alanları dünyada ortak doğal kaynak olarak kabul ediliyor.  Ortak doğal kaynakları belirleyen iki temel özellik var;
1.     Kullanımlarının kontrollü olması gerekiyor, fakat bunu sağlamak oldukça güç.
2.     Miktar sınırlı olduğu için, kaynağı bir kişi kullandığında, diğer tüm kullanıcıların hakları eksiliyor.

Yani, balık alanlarında ticari balıkçılık yapan herkes istediği zaman, istediği kadar avlanamıyor.  Balık sayısı sınırlı olduğundan, bir balıkçı avlandığında bu diğerlerinin rızkını azaltıyor.

Yakın zaman kadar, ortak doğal kaynak sayılan balık alanları balık üreten fabrikalar gibi düşünülüyor ve  yönetimleri balık miktarı yönetimi şeklinde yapılıyordu.  Bilimsel araştırmalar bu yaklaşımın son derece sorunlu olduğunu gösterdi.  Çünkü fabrika gibi insanların kurduğu üretim sistemleri, değişkenliği ve çeşidi kontrol etmesi zor olduğu için azaltarak, yönetimi kolaylaştırmak için tahmin edilebilir şekilde tasarlanıyorlar.  Oysa ki balık alanlarının her biri bir eko-sistemdir, başka eko-sistemler ile etkileşirler, varoluşları değişkenliğe, türlerin zenginliğine bağlıdır.  Bu özelliklerinden dolayı karmaşık sistemlerdir, işleyişlerini ve davranışlarını tahmin etmek zordur.   Ayrıca incelenip analiz edilirken bütüncül bir bakış açısı gerektirirler.  Kısacası ortak doğal kaynakların yönetimi klasik işletme mantığından çok daha farklı bir yönetim anlayışına ihtiyaç duyar.

Bu yeni yönetim anlayışı doğal kaynağın yeniden tanımlanması ile işe başlamalıdır. Bu tanım ancak doğal ve sosyal bilimleri birleştiren bir köprü kurularak yapılabilir. Çünkü yeni anlayış, sosyal öğrenme, kurumların öğrenmesi gibi sosyal kavramlara ihtiyaç duyar.  Yeni yönetim anlayışının var olanlardan bir diğer farkı özellikleridir. “Resilience” tam Türkçe karşılığını bulamadığım bir kavram.  Bazı kitaplarda “dirençlilik” olarak tercüme edilmişse de “resilience” kavramını bütünüyle ifade edemiyor.  Yine de daha iyi bir karşılık buluncaya kadar bunu kullanacağım.  Ortak doğal kaynaklar yönetiminin özelliklerinden ilki “dirençlilik” olmalıdır.  Dirençlilik, zaman içinde ortaya çıkan baskı ve şoklara kendi kendini organize ederek, öğrenerek, yapısını ve işleyişini uyarlayarak uyum sağlayabilmeyi gerektirir.  Yeni yönetim yapısal olarak, ortak doğal kaynaklar karmaşık sistemler olduğu için farklı düzeylerde yani yerel, bölgesel ve ülke bazda işlemelidir. Ortak doğal kaynaklar merkezi şekilde yönetildiklerinde bazı gruplara ayrıcalık tanır hale dönüşmektedir.  Bu nedenle, yeni yönetim anlayışının bir diğer önemli özelliği, hükümet yetkilileri ile birlikte ortak doğal kaynağın kullanıcılarına, bilim insanları ile uzmanlara ve gelecek nesillerin haklarını savunan kişilere söz hakkı veren, karar mekanizmasına dahil eden ortak yönetim anlayışına sahip olmasıdır.  Güven ortamını tesis eden şeffaflık ilkesini benimsemesi de çok önemlidir.

Kolombiya’da balıkçılarla yapılan, balık alanlarının yönetimi ve tükenen balık türleriyle ilgili bir alan çalışması, önerilen yeni sosyo-ekolojik temelli ortak doğal kaynak yönetimi hakkında aydınlatıcı ipuçları vermiştir.

o   Konun muhatapları arasındaki sağlıklı iletişim, balık alanlarının ve balık türlerinin korunmasını kolaylaştırmaktadır.
o   Balıkların bol olduğu fikri aşırı avlanmayı körüklemektedir.
o   Muhataplar arasında iletişim olduğunda aşırı avlanma eğilimi tersine dönmekte, koruma çalışmaları etkin yapılabilmektedir.
o   Karar mekanizmaları muhataplara eşit katılım sağlamadığında  bazı taraflar  (aracılar, maddi güce sahip endüstriyel balıkçılar) ayrıcalıklı hale gelmekte ve kaynağın yönetimini şekillendirmektedir.

ÜLKEMİZDE DURUM

Türkiye’deki balık alanlarının yönetimi konusundaki gelişmelere ve varılan en son noktaya bakalım.  Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olmasına, Marmara Denizi gibi bir iç denize sahip olmasına rağmen, balıkçılıkla ilgili ilk resmi kuruluş olan Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü 1970’li yıllarda oluşturulmuştur.  Fakat beş yıl içinde kapatılmıştır.  Su ürünleri kanunu çıkarılmış ancak gelişmelere ayak uyduramamıştır.  Neredeyse 2012 yılına kadar balıkçılık ve balık alanlarının kontrol ve idaresi balıkçılara bırakılmıştır.  Denizlerdeki balıkçı tekne sayısı 1990’lı yıllarda 9 bin civarındayken 2012’de 18 bine yükselmiştir.  Sayı ile birlikte tekne boyları artmış, kullanılan teknolojiler gelişmiştir.  Bu artış kontrolsüz ve hesapsız olmuştur.  Sonuç olarak balık yakalama kapasitesi artarken, balık sayıları aynı kalmış ve 2000 yıllarda yakalanan balık miktarlarında çöküş yaşanmıştır.  1-3 deniz mili açıkta avlanan tekneler aynı miktar balığı yakalamak için şimdi 6-7 deniz mili açığa gitmeleri gerekmektedir.  Keza derin sulardaki balık sayıları çok daha ciddi boyutta azalmıştır.  Avlanan balık miktarları azalırken balıklar da ufalmaktadır.  Balıkçılarda “balık benim” anlayışı hakimdir ve ortak doğal kaynak olduğunu düşünmemektedirler.  Türkiye’de yaygın olarak iki tür balıkçı vardır.  İlki daha çok kıyıya yakın avlanan küçük balıkçılardır.  Bunların tekneleri ufaktır ve yüksek teknoloji kullanmazlar.  Diğeri büyük tekne sahibi endüstriyel balıkçılardır.  Genellikle kıyıya uzak derin sularda avlanırlar.  Tekneleri büyüktür ve teknoloji kullanırlar.  Küçük balıkçılar, lisans alma gibi bürokratik işlemleri kolaylaştırdığı için balıkçı kooperatifleri kurmaktadır.  Türkiye’de iki yüz civarında balıkçı kooperatifi vardır.  Pekçoğu aktif değildir.  Çünkü endüstriyel balıkçıların baskısı altındadırlar.  Küçük balıkçılar ile endüstriye balıkçılar arasındaki çatışma balık stoklarının azalmasından dolayı giderek yoğunlaşmaktadır.  Endüstriyel balıkçılar açık denizlerdeki stokları tükettikleri için kıyı balıkçılarının avlanma alanlarına girmek istemektedirler.  Finansal açıdan güçlü olan endüstriyel balıkçılar, balık alanlarının merkezi yönetimden kaynaklanan zaafiyetten yararlanarak devletle güçlü ilişki geliştirerek, bir yandan balıkçılık politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmekte diğer yandan küçük balıkçılar üstünde baskı oluşturmaktadırlar.  Buna en güzel örnek, Ağustos ayında yürürlüğe giren 3/1 Numaralı Ticari Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ’in hazırlanmasında yaşananlardır.  Tebliğin hazırlanması için Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından balıkçı kooperatiflerine, üniversitelere, endüstriyel balıkçılara çağrı yapılıp, önerileri alınmıştır.  Sonra Bakanlık, bunların arasından uygun gördüklerini ki neden uygun görüp neden görmediğini açıklamadan şeffaflıktan uzak bir şekilde, görüşmek üzere konunun muhataplarını toplantıya çağırmıştır.  Fakat toplantının açılışında kavga çıkmış, ortak karar alınamamıştır.  Tebliğ endüstriyel balıkçıların istediği şekilde şekillenmiştir.  Tebliğin ne kadar başarılı uygulanacağı ayrıca büyük bir soru işaretidir.  Bakanlığın karar mekanizmasında bilimsel danışma kurulu olmayışı ciddi bir eksikliktir.  Bakanlığın izlediği yol ve uyguladığı yöntem açık, net ve şeffaf değildir. Tebliğin tek sevindirici yanı bazı balık türlerinde avlanan balık boylarını artırmasıdır.

Sayıları hızla azalan balıklarımızı korumak istiyorsak ortak doğal kaynak olan balık alanlarının yönetiminde katılımcı, paylaşımcı, bilimsel temelli, bütüncül ve şeffaf bir yönetim anlayışı benimsenmelidir.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Sevgi, Güven, Değişim

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  28 Ağustos 2012

Sürdürülebilir yaşam için emek harcamış üç kadın: Donella Meadows, Elinor Ostrom, Joanna Macy.  Akademisyen olan Donella Meadows ve Elinor Ostrom, doğru kabul edilen paradigmaları yıktılar, öncü çalışmaları ile sürdürülebilirlik kavramına yeni boyutlar kazandırdılar, akademik çalışmaları ve hükümet politikalarını etkilediler.  Joanna Macy,”Büyük Dönüşüm” adını verdiği, insanlığın endüstriyel ve ekonomik anlamda büyüyen toplumdan yaşamı sürdüren uygarlığa geçişini kolaylaştıran eğitim programları geliştirdi ve bu programları uzun yıllardır uyguluyor.  Onlar, sadece teknik bir kavram olduğu kabul edilen sürdürülebilirliğin, göz ardı edilmiş olan fakat kritik öneme sahip sosyal boyutunu ortaya koydular. 

DONELLA MEADOWS
Kırk yıl önce, 1972 yılında Donella Meadows’ın iki meslekdaşı ile birlikte yazdığı “Büyümenin Sınırları” kitabı yayınlandığında ortalık karıştı. Kitap, Dünyanın sınırları olduğunu ve bu sınırların ekonomik büyümeyi sonsuza kadar destekleyemeyeceğini anlatıyordu.  Dünya nüfusu, endüstrileşme, kirlilik, gıda üretimi ve kaynak tüketimi değişkenlerini kullanarak hazırladıkları modeli analiz ederek, gelecekte ekonomik büyümenin yaratacağı senaryoları test ettiler.  Sonuçlar iç açıcı çıkmadı ve kontrolsüz sürekli ekonomik büyüme eğiliminin 21. yüzyılda uygarlığın çöküşüne neden olacağını gösteriyordu.  Kitap, Dünyanın ekolojik limitlerinin varlığı üzerinde yeni bir tartışma başlattı.  O kadar çok ses getirdi ki yirmisekiz dile çevrildi, 9 milyon adet satıldı. Aynı grup 1992’de çalışmalarını güncelleyip, yeni bir kitap çıkardı ve Dünyanın kapasitesini çoktan aşıldığını söyledi.  2002 yılında 30 yıllık verileri kullanarak, çalışmalarını tekrar güncelleyip, yeni bir kitap yazdılar.  En son yaptıkları çalışmada ilk ikisinden farklı olarak sürdürülebilir yaşama nasıl geçileceğini, geçerken hangi araçlara gerek duyulacağını anlattılar.  Bunları, vizyon oluşturmak, bağlantılar kurmak, gerçeği söylemek, öğrenmek ve sevmek olarak listelediler.  Sevginin sürdürülebilir yaşamla ne ilgisi var diyebilirsiniz.  Donella Meadows bireycilik ve dar kafalılığın günümüz sosyal sisteminde en büyük iki sorun ve sürdürülebilir yaşamı imkansız kılan neden olduğuna inanıyordu. Sürdürülebilir yaşama geçişin,  ancak birlikte, ortaklaşa bir dönüşümle mümkün olacağını, bunun da sevgisiz olamayacağını savunuyordu.  Küresel dayanışma ile ortaklaşa yapılacak çalışmalar sayesinde insanoğlu ekolojik ayakizini sürdürülebilir bir düzeye çekebilirdi.  Doğayı, insanlığı, gelecek kuşakları sevmenin küresel düzeyde adımlar atılmasında katalizatör rol oynayacağına inanıyordu.  

Üniversitede kimya okumuş, doktorasını biyofizik alanında yapmış, MIT’de sistem dinamik modellemeleri kurmuş, çok uzun yıllar üniversitede araştırmacı ve hoca olarak çalışmış bir biliminsanının, yıllar sonra sürdürülebilirliğin sadece teknik değil aynı zamanda sosyal boyutlu bir kavram olduğunu kavraması, ne kadar köklü bir kişisel dönüşüm geçirdiği konusunda bize ipucu verir.


ELINOR OSTROM

Elinor Ostrom’un çalışmalarından geçen ayki yazımda bahsetmiştim.  Elinor Ostrom,  2009 yılında Nobel Ekonomi ödülünü aldı ve bu ödülü alan ilk kadın oldu.  Araştırmaları sonunda ortak doğal kaynakların yerel toplumlar tarafından sürdürülebilir şekilde yönetilebileceğini, üstelik devletten ve pazar mekanizmalarından daha da başarılı olabileceklerini gösterdi.  Yerel toplumların kendi sürdürülebilir ortak doğal kaynak yönetim sistemlerini kurmaları için güvenin çok önemli olduğunu vurguladı. Birbirini tanıyan, aynı topluma ait insanların, aralarındaki ilişkiler güven, karşılıklılık ve itibara dayandığında, birbirini tanımayan insanlara göre daha başarılı olacaklarını söyledi. 


Kaynak yönetimi gibi teknik olduğu kabul edilen bir alana, “güven”, “karşılıklılık”, “itibar” gibi sosyal tabanlı ilişkilerin kritik etkisini göstererek, kabul görmüş inanç ve kuramları derinden sarstı.  Doğal kaynakların mülkiyet ve kontrolünü devlet veya şirketlere devretmenin, bu kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamadığını söyleyen Elinor Ostrom, yerel toplumların yüzlerce yıl boyunca geliştirdiği kadim doğal kaynak yönetim sistemlerini savundu. 


JOANNA MACY
Geçmiştekinden çok daha fazla bilgiye ve teknik imkanlara sahip olmamıza rağmen neden yaşamı hiçe sayan, yok eden adımlar atıyoruz?  Örneğin; bilim insanlarının plastiğin doğaya verdiği zararları anlatmasına rağmen, neden hala insanoğlunun elinin değmediği tertemiz plajları, ormanlık alanları kirleten plastik eşyaları üretmeye, üretileneri kullanıp çöpe atmaya devam ediyoruz?  Nükleer santrallerin yarattığı sorunlar bilinmesine, kazaların sonuçları görülmesine rağmen, neden hala nükleer santral kurulsun diye çalışıyoruz.  Joanna Macy bu soruları kendine soran ve cevapları üzerinde çalışan bir eko-filozof ve aktivist. İnsanoğlunun gelecekte var olmasının, sürdürülebilir topluma dönüşmesine bağlı olduğuna inandı.  Doktorası olmasına rağmen akademik kariyeri seçmeyip, sürdürülebilir yaşama dönüşü hızlandıran, kolaylaştıran pratik gurup çalışmaları yapıyor.  James Lovelock’ın geliştirdiği Gaia teorisini, dinsel öğretilerin ışığında sistem düşüncesiyle harmanladı ve dönüşümü hızlandırıp, kolaylaştırmak için “Büyük Dönüşüm” diye adlandırdığı eğitim programları hazırladı.  Bu programlar, Joanna Macy’ye göre dönüşümün başlayacağı üç alanla ilgili;

  1.  Dünyaya ve canlı-cansız varlıklara verilen zararların azaltılması,
  2. Yapısal nedenlerin analizi ve alternatif yapıların yaratılması,
  3. Dünya görüşü ve değerlerde büyük değişim.
      Uyguladığı programlarda, bireylerin korkularının, bilgisizliklerinin, önyargılarının, ihmallerinin üzerine giderek, kendi kendileriyle yüzleşmelerine ve Derin Ekoloji felsefesini kullarak doğa ile olan bağlarını güçlendirip, değişim için hareket geçirerek, sürdürülebilir bir uygarlık yaratmada rol almalarına çalışıyor.

Sıradışı işler yapan bu üç kadının ortak noktası sürdürülebilirlik için sevgi, güven ve kişisel değişimin önemini ortaya koymaları ve sürdürülebilirliğin sosyal boyutunu görünür kılmalarıdır.  

31 Temmuz 2012 Salı

Ortak Kaynakların Yönetimi, Elinor Ostrom Anısına

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  31 Temmuz 2012


Meralar, otlaklar, balık avlanma bölgeleri, doğal plajlar, su rezervleri, ormanlar, yaylalar.  Ortak özellikleri, insanların kullandığı ortak doğal kaynak olmaları.  Bunların sahibi kim?  Kullanım hakları kime veya kimlere ait?  Satılabilirler mi?  Kiralanabilirler mi?  Nasıl yönetilmeliler?  Ortak doğal kaynakların idaresini devlet mi, şirketler mi, yerel halklar mı yapmalı?  Gelecek nesillerin haklarını gözeten sürdürülebilir ortak doğal kaynak yönetiminin ilkeleri neler olmalı?  Bu sorulara cevap arayan, ortak doğal kaynak kullanımı konusunda kabul görmüş inanç ve kuramları derinlemesine sorgulayarak kökten sarsan çalışmalar yapan biliminsanı Elinor Ostrom Haziran ayında vefat etti.  


İnsanlar herkesin kullanımına açık kaynakları tüketinceye kadar bazen trajik bir şekilde kendi sonlarını da hazırlayarak kullanırlar.  “Ortak Varlıkların Trajedisi” (Tragedy of Commons) olarak bilim tarihine geçen bu kuramı Hardin 1968 yılında tanımladı. Çalışması o kadar ilgi gördü ki makalesi en çok okunan bilimsel makaleler listesine girdi.  Ülkemizde doğal süngerin artık çıkmaması, balığın çok çıktığı bazı bölgelerde balık miktarında gözlemlenen büyük orandaki azalmalar,  Van Gölü’nde inci kefalinin neredeyse yok olması, köylülerin kendilerine tarım arazisi açmak için ormanları yakması, Konya ovasında çiftçilerin açtığı sayısız kuyu nedeniyle yeraltı su rezervinin önemli ölçüde azalması “Ortak Varlıkların Trajedisi” teoremini destekler nitelikteki vakalardan birkaçı.


Hardin, kullanıcıları bencil, kuralsız ve kısa dönemli çıkarlarını mazimize etmeye çabalayan kişiler olarak kabul eder ve bunların ortaklaşa kullanılan doğal kaynakları ümitsiz biçimde aşırı tüketecekleri için iyi yönetemeyeceklerini iddia eder. Bunu önlemek için iki yöntem önerir.  Birincisi, doğal kaynakların mülkiyet haklarının olması ve özelleştirilmesi, diğeri devletin mülkiyet haklarına sahip olup bu kaynakları kontrol edip yönetmesi.  Hardin’in bu çalışması, ana akım ekonomistlerin çok sevdiği doğal kaynakların korunması için özelleştirilmesi gerektiği fikrini destekledi ve ayrıca, özellikle merkeziyetçi hükümetlere, politik ve ekonomik güçlerini artıracak biçimde, doğal kaynakları devletin mülkiyetine geçirmek ve kontrol altına alıp, yönetmeleri için bahane sundu.  İlki kapitalizme, ikincisi sosyalizme uygun geliştirilen bu çözüm önerileri devletler tarafından sürdürülebilir kalkınma adı altında denendi.  Amazon ormanlarının devlet tarafından şirketlerin kullanımına açılmasıyla giderek tahrip olması, Rusya ve Çin’de geniş otlakların büyük oranda tahrip edilmesi, yeni Tabiatı ve Bioçeşitliliği Koruma Kanun tasarısı ile  koruma altındaki alanların korumasının kaldırılacak olması, Çıralı’da köyün ortak kullandığı sahilin bir şahsa kiralanması, HES’lerin orman dokusuna, toprağa ve biyoçeşitliliğe verdiği zararlar, DSİ’nin yaptığı su rezervleri ve barajlarla su miktarını azaltarak Burdur Gölü’ne ciddi zarar vermesi, balık çiftliklerinin deniz ve kıyıları kirletmesi ve denizaltındaki biyoçeşitliliği azaltması dünyada ve ülkemizdeki başarısız özelleştirme ve devletleştirme örneklerden sadece birkaçı.

 “Ortak Varlıkların Trajedisi” kuramının ardından biliminsanları dünyanın farklı coğrafyalarında pekçok deneysel alan çalışması yaparak kuramı çürüten sonuçlar buldular. İnsan toplulukları kullandıkları ortak doğal kaynakları yok etmeden yüzlerce yıldır başarıyla yönetmekteydiler.  Ostrom’un en büyük katkısı bu çalışmaları derleyip, analiz ederek Hardin’in kuramını çürütmesidir. Ostrom, Hardin’in kuramının dayandığı varsayımların ve modellerin gerçekleri yansıtamayacak kadar basit olduğunu söyledi.  Yerel toplumların bazı şartlar yerine geldiği takdirde kullandıkları doğal kaynakları kendi kendilerine başarılı şekilde yönetebildiklerini gösterdi.  Yaptığı çığır açan çalışmalar ile, toplumların Ortak Varlık ikilemini etkin şekilde çözen pekçok farklı kurum ve sistemler kurduklarını kanıtladı.   Bu sosyo-ekolojik sistemleri incelemek için yeni bir model geliştirdi.  Bunu yaparken farklı bir bilimsel yöntem kullandı.  Geleneksel bilimsel yaklaşımların, karmaşık olarak kabul ettiği sosyo-ekolojik sistemleri analiz etmek için yetersiz kaldığını düşünerek, bunların yerine tıp alanında yaygın kullanılan tanısal yaklaşımı savundu. 

Nobel Ekonomi Ödülü'ni alan ilk kadın

2009 yılında Nobel Ekonomi ödülünü alan ilk kadın oldu.  Nobel ödülü kendisine, ortak varlıkların ekonomik yönetimi konusunda yaptığı çalışmalar ve yerel toplumların kullandıkları ortak doğal kaynakları yönetmek için kendilerini nasıl organize ettikleri konusunda yaptığı çığır açan araştırmaları için verildi.  Nisan 2012’de TIME dergisinin “Dünyada En Etkin 100 Kişi” listesinde yer aldı.  Pekçok uluslararası ödül aldı.

Ostrom’un en çarpıcı tezi, ortak doğal kaynakların kullanımını kısıtlayan kuralları geliştirmekte birbirini tanıyan insanların, aralarındaki ilişkiler güven, karşılıklılık ve itibara dayandığından, birbirini tanımayan insanlara göre daha başarılı olacaklarıdır.   Bu noktadan hareketle, pazar mekanizmaları ve devlet yerine, ortak doğal kaynakların yerel toplumlar tarafından geliştirilen sistemler ile sürdürülebilir şekilde yönetilebileceğini savundu.   Nobel ödülü aldığında yaptığı konuşmada*, yerel toplumların kendi sistemlerini kurabilmeleri için karşılıklı güvenin ne kadar önemli olduğunu vurguladı.

Hardin’in “Ortak Varlıklar Trajedisi” kuramını esas alarak doğal kaynakların mülkiyet ve kontrolünü devlet veya pazar mekanizmalarını kullanarak şirketlere devretmenin, bu kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamadığını söyleyen Elinor Ostrom, yerel toplumların geliştirdiği yüzlerce yıldır kullanılan kadim doğal kaynak yönetim sistemlerini savunmuştur.  Yaptığı çalışmalar ile, hem sürdürülebilir ortak doğal kaynak yönetimi konusunda çalışan akademisyen ve pratisyenlere ilham olarak önlerinde yeni bir yol açmış, hem de bu kaynakları yöneten resmi kurumlara, organizasyonlara ve devletlere gerçekleri yansıtan bir ayna sunmuştur.



27 Haziran 2012 Çarşamba

David Harvey'den Kapitalizmle Mücadele Formülü



 Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  26 Haziran 2012

Kırk yılı aşkın süredir derslerinde Marksizmi anlatan, sosyal hareketlere aktivist olarak destek veren, en çok atıfta bulunulan sayılı akademisyenlerden, tanınmış sosyal bilimci David Harvey davet üzerine geldiği ülkemizde bir dizi konuşma yaptı.   “Sermayenin Sınırları ve Antikapitalist Hareket” başlıklı konuşmasında kapitalizmin dinamik yapısını vurguladı ve mücadelenin bütünlükçü yaklaşımla mümkün olacağını söyledi.


“Kapitalizm ile mücadele edeceksen kapital yani sermaye nedir bilmelisin” diyor Harvey, “Problemi çözmek istiyorsan önce problemin ne olduğunu anlayacaksın ve sonra tanımlayacaksın” diye ekliyor.

Sermaye nedir? Harvey, bu soruyu Marks’ın bakış açısıyla yanıtladı.  Marks sistemdeki döngülere bakmayı önermektedir.   Klasik para-iş gücü-üretim-emtia akışını ayrıştırır.   Para sermayesi kendi döngüsüne sahiptir.  Üretim ve iş gücü sermayesinin kendi döngüsü vardır.  Aynı şekilde ticari ürünlerin de kendi döngüsü mevcuttur.  Bu üç döngü içiçe geçmiş, birbirlerine bağlı bir yapıya sahiptir.  Örneğin, para döngüsü olmadan üretim ve ticari ürün döngüleri çalışmaz.  Benzer şekilde üretim döngüsü para ve ticari ürün döngülerine bağlıdır.

Yeniden “sermaye nedir” sorusuna dönersek,  sermaye para mıdır?  Hayır, Marks’a göre para sermaye değildir.   İş gücü sermaye midir?  Marks yine hayır der çünkü para ile iş gücü değişimi pekçok toplumda binlerce yıldır zaten yapılmaktadır.   Ticari üretim midir?  Marks yine hayır der, çünkü ticari ürünler pazarlarda takas edilebilir.  Marks’a göre kapitalizmde sermaye, servis değerinin üretimidir.  Bu yüzden, antikapitalist hareketin görevi “servis değeri üretimini” durdurmak olmalıdır.

Neden kapitalizme karşı olmalıyız?  Pekçok kişi kapitalizmin işçiyi sömürdüğünü söyler.  Ama işçiler başka toplumlarda farklı zamanlarda sömürülmüşlerdir.   Sermayenin önemli bir özelliği dinamik olmasıdır. Sistem sürekli yeni birşeyler yaratmaktadır.  Cep telefonlarınızı, ipadlarinizi bırakıp, Orta Çağ’daki gibi yaşamak ister misiniz?  Kapitalizm farklı bir dünya yaratmıştır ve yarattığı herşey kötüdür diyemeyiz.  Bu nedenle kapitalizm ile mücadelede tüketimi kötüleyerek devrim yapamayız.

Harvey’e göre, kapitalist karşıtı argüman, sistemin sürekli büyüme ihtiyacı üstüne kurulmalıdır.   Çünkü sermaye yaşayabilmek için sürekli artmalı, büyümelidir.   Büyümezse, kar yok demektir ve yok olur.   Bu nedenle, sistem toplam servis değerini sürekli büyütmeye ve katlayarak artırmaya çalışır. Ortalama yıllık büyüme hızı yaklaşık yüzde üçtür.  Bu oran, belki 18. yüzyılda sorun olmazdı.  Fakat bugün önümüzdeki 100 yıl için yüzde üç büyüme oranı hedeflersek bu ciddi sorunlar yaratacaktır.  Burada Harvey sürekli ekonomik büyümenin imkansızlığını göstererek sermayenin de bir sınırı olduğunu hatırlatır.  Bu noktada “Büyümenin Sınırları” kitabına gönderme yapmadan geçmek olmaz.  David Harvey’in öngörülerinin, Donella ve Dennis Meadows ile bir grup MIT’li akademisyen tarafından 1972 yılında yayınlanan meşhur “Büyümenin Sınırları” kitabında anlatılan görüşleri  tamamladığını düşünüyorum.   “Büyümenin Sınırları”, üretim ve nüfusun sürekli olarak üssel artmasının, fiziksel sınırları olan Dünyamızda mümkün olmadığını anlatır.  Harvey de sermayenin dayandığı sürekli üssel büyüme hedefinin imkansızlığını söyler.  Harvey’in Marks’ın “Capital”inden yola çıkarak kapitalizm ile mücadele için oluşturduğu formülün temel dayanağı olan ekonomik büyüme karşıtlığı, Nicholas Georgescu-Roegen’in ekonomik küçülme ve Herman Daly’nin durağan ekonomi yaklaşımlarına paralleldir. 

Harvey’in vurguladığı bir diğer gerçek, son 30 yılda, gerçek üretime giderek daha az, fiktif sermayeye daha çok yatırım yapılmasıdır.  Fiktif pazarlarda gerçek sermaye yoktur. Karbon piyasalarında alıp satılan karbon hisse senetleri fiktif sermayeye güzel bir örnektir. Finansal sistemdeki varlıkların şişirildiğine de değinen Harvey, spekülatif hareketlerin arttığını vurguladı.  Bu gelişmelerin bir sonucu olağanüstü boyutta gelir eşitsizliği yaratması.  Örneğin; New York’ta nüfusun yarısı yılda 30 bin doların altında kazanırken aynı şehirde spekülatif fonları yönetenlerin kişi başı yıllık gelirleri 3 milyar dolar civarında.

Harvey politik gücü ekonomik güce bağlar. Seçimleri kazanan milli irade gibi görünsede aslında para, yani sermaye.  ABD’de de sermaye her iki partiyi yönetir. Büyük para aynı zamanda hukuk sistemini de yönetir.  Bu sistem günümüzün ciddi sorunları olan;

- Giderek artan adaletsiz gelir dağılımı,
- Doğanın bozulmasından kaynaklı sorunlar,
- Sonsuza kadar yılda yüzde üç büyüme oranının yaratacağı sonuçlarla asla yüzleşmez.

Marks içiçe geçmiş para, üretim ve iş gücü döngülerinin kontrolünü gerekli bulur.   Kontrol, paranın doğasının, metalaştırma ve iş gücünün organizasyonu konularında köklü bir dönüşüm  ile mümkündür.  Harvey’e göre kapitalist karşıtları bu konularla ilgilenmelidir.   Üretmek için üretim, saklamak için birikim yapmaktan vazgeçilmelidir.   Sistemsel köklü dönüşüm küçük hareketlerle olmayacaktır.  Ancak, bir şekilde başlayacak büyük boyutlu ve kapsamlı bir hareket ile gerçekleşebilir.

Kapitalist karşıtı mücadele uzun bir süreçtir ve en azından bir kuşak sonra tamamlanabilir.   Bu süre zarfında iyi ve kötü olarak sınıflandırdığımız üretimler olacak ve ne iyidir ne kötüdür tartışılmaya başlanacak. Şu an pekçok ürün önümüze hazır geliyor ve fiziksel olarak bunlar nerede, nasıl üretiliyor bilmiyoruz.  Bu nedenle öğrencilerine “Yediğin kahvaltı nasıl üretiliyor?”, “Kullandığın şeker nereden geliyor?”, “Isırdığın elma nereden, nasıl geliyor?” sorularını sorduğunu anlattı.

Kapitalizm ile mücadele edebilmek için, kapitalizmin boyutlarını ve kurup geliştirdiği, besleyip büyütmeye devam ettiği sistemi doğru okumaya çalışmalıyız.  Bunun için atılacak ilk adım, günlük hayatımızda kanıksayıp üzerinde hiç düşünmeden tükettiğimiz ürün ve besinlerle ilgili “nerede ve nasıl üretiliyor” sorularına cevap aramak ve “iyi üretim” ile “kötü üretim”i tanımlamaya çalışmaktır.