25 Haziran 2014 Çarşamba

Kırsal Yaşamın, Küçük Çiftçiliğin Savunucusu Wendell Berry


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Haziran 2014.

Amerikalı yazar, şair, çiftçi, küçük çiftçi hakları savunucusu ve çevre aktivisti Wendell Berry’i tanımam tesadüfen oldu.  Yale Üniversitesi’nin davetlisi olarak bir sohbet toplantısı için geldi.   Toplantı şehrin en büyük salonunda düzenlendi.  Dinleyiciler binanın girişinde upuzun bir kuyruk oluşturdu, salon tıklım tıklım doldu.  Pek çok kişi koltuk kalmayınca yerde oturdu.  Bu kadar çok sevilen bu adam kimdi?



ANKET

Ne kadar zehir yemeğe niyetlisin
Serbest piyasa ve küresel ticaretin başarısı için?
Lütfen tercih ettiğin zehirlerin ismini ver.

İyiliğin hatırı için ne kadar
Şeytanlık yapmaya niyetlisin?
Aşağıdaki boşluklara
Tercih ettiğin şeytanlıkları ve nefret davranışlarını yaz.

Hangi ödünler vermek için hazırsın
Kültür ve uygarlık için?
Lütfen yok etmeye niyetli olduğun
Tarihi eserleri, kutsal mekanları ve sanatsal işleri listele.

Vatanseverlik ve bayrak adına,
Sevgili toprağımızın ne kadarının kutsallığını yok sayabilirsin?
Boşluklara onlarsız yapabileceğin
Dağları, nehirleri, kasabaları, çiftlikleri listele.

Kısaca uğruna bir çocuğu öldürebileceğin
Fikirlerini, ideallerini veya umutlarını,
Enerji kaynaklarını, güvenlik çeşitlerini belirt.
Öldürmeye niyetlendiğin çocukların
Lütfen isimlerini ver.

Şiirlerinde geleneksel yaşam tarzını, küçük çiftçiliği, doğa ile uyumu, çalışmanın erdemini, toprağa bağlılığı dillendirir ve pekçoğu pastoral şiir tadındadır. Çiftliğinde gündelik yaşamındaki sıradan olayların sıra dışılığını ortaya koyarak, uyandırdıkları zengin duygu ve düşünceleri  sade ve akıcı bir dille aktardığı “Sabbath” adı verdiği şiirlerini yıllar boyunca düzenli olarak yazar.  Şiirlerinde Amerikan politik ve ekonomik sistemini sertçe eleştirir, fakat eleştirilerinin merkezine sistemi değil insanı koyar.  Şiirleri Berry’nin yaşam felsefesi hakkında ipuçları verir belki ama asıl düzyazıları yaşam felsefesini detaylı olarak anlatır.

KAR GİBİ

Varsay biz işimizi yaptık
Kar gibi, sessiz, sessiz,
Açıkta hiçbir şey bırakmadan.

Felsefesinin en temel öğelerinden birisi toprak sevgisidir.  Bu sevginin iki boyutu vardır. Toprağa ilgi gösterip bakmak ve toprağa bağlanmak.  Bu bağlamda küçük çiftçiliğe inanır ve toprağa bağlı kırsal yaşam tarzını savunur.    Kendisi de yıllardır babası ve dedesinin izinde çiftliğinde yaşamakta ve toprağını ekip biçmektedir.  Yaşamı boyunca küçük çiftçiliği desteklemesinin nedenini bu aile geleneğine ve babasının yaşadıklarına bağlar.  1907 yılında babası ufak bir çocukken bir gece, gaz lambasının ışığında yetiştirdikleri tütünü sattıklarında ellerine geçecek para ile neler yapacaklarını konuşan anne ve babasını dinler.  Zengin değillerdir.  Çiftliklerinde yetiştirdikleri ürünleri satarak geçinirler. Çiftliği satın almışlardır ve borç ödemeye devam etmektedirler.  Ertesi sabah dedesi saat 2’de kalkıp tütünü satmak için şehre gider.   Akşam bir kuruşsuz eve döner.  Tütünü satıp tüm borçlarını kapattığında elinde hiç para kalmamıştır.  Dedesini ve dedesi gibi binlerce küçük çiftçi ailesinin ekonomik olarak zorda kalmasının tek nedeni, kapitalist sistemdir.   Tek bir kişi, tütün tekeli olmuş ve binlerce üreticiden tütünü istediği fiyattan satın almaktadır.  Böylece önce babasının, sonra kendisi ve erkek kardeşinin ve daha sonra çocuklarının küçük çiftçilerin haklarını savunma geleneği başlamış olur.
Tarlada yetiştirilen, çiftliklerde üretilen yiyecek, Berry için kültürel bir üründür. Çünkü yiyeceği üretmek için sadece teknoloji yeterli değildir. Çiftçi de kültürel bir üründür.  Çünkü iyi bir çiftçi yüzyıllardır ataları tarafından geliştirilen tohumları ve yöntemleri kullanır.  Endüstriyel tarımı, makinaları çiftçilerin yerine koyduğu, onları işsiz bıraktığı ve bağımsızlıklarını ellerinden aldığı için saldırgan olarak niteler.  Toprağa, yetişen ürün ve yiyeceğe ve de insana özen ve ilgi göstermek endüstriyel tarımın ilkesi olmamıştır.  Bu nedenle toprağa, yiyeceğe, yiyeceği üreten ve tüketen kişiye saygı da göstermez.  Küçük çiftçiyi değersizleştirmeye, fakirleştirmeye ve yok etmeye çalışır.
Wendell Berry kapitalizmi de sosyalizmi de ideolojik kimliklerinden sıyırıp, modern endüstriyel sistemler olarak tanımlar.   Her ikisinin de ölçeği ve ekolojik sağlığı dikkate almayarak benzer yanlışlar yaptığını söyler.  Bu çerçeve içinde önerdiği yeni bir politik veya ekonomik sistem değil, varolan fakat yokolmaya yüz tutan toplumsal ilişkilerin güçlü olduğu, toprağa bağlı ve saygılı kırsal yaşam tarzıdır.  Berry için yerel, küçük ölçekli olan ve yerel halka ait olan güzeldir. Pazar ekonomisini ve küreselleşmeyi eleştirir.  Eleştirisini siyasi ve politik değil, ekolojik, kültürel ve sosyal nedenlere oturtur. İyi işleyen yerel ekonominin politik yaşamı biçimlendireceğini ve sağlık kazandıracağını düşünür.  Kapitalist ve neoliberal sistemin yaratıp, beslediği politik ve ekonomik güç paylaşımının yarattığı eşitsizlik ve adaletsizliklerin siyasi değil ekonomik araçlarla çözüleceğine inanan romantik bir bakış açısı vardır.
Binlerce insanı Amerika’ya çeken “Amerikan Rüyası”nın yok olduğunu anlamak için Berry’nin yaklaşık kırk yıl önce yazdığı en çok bilinen “Tedirgin Eden Amerika” (The Unsettling of America) kitabını okumak gerekir.  Kaleme aldığı kitaplarında kapitalist düzeni, bu düzenin aktörlerini ve onların kültürel, sosyal ve ekolojik değerleri yok ederken yarattıkları sorunları anlatır.  Sorgulayan bakış açısı ve eleştirel düşünceleri ile bir çeşit entellektüel aktivizm yapar.  Diğer yandan toprağa bağlı, doğaya saygılı, sosyal ilişkiler ile zenginleşen, mutluluğu yerelde yakalayan anlamlı bir yaşam sürmenin mümkün olduğunu bize kanıtlar. 
Çevre kirliliğinin arttığı, sağlık sorunlarının tırmandığı, sosyal ilişkilerin zayıfladığı, yaşam kalitesinin düştüğü, iş yaşamının verdiği tatminin giderek azaldığı tüketime dayalı Amerikan yaşam tarzından sıkılan ve “anlamlı” alternatif bir yaşam tarzı arayan orta sınıf Amerikalıların idolü olur.

Yale Üniversitesi’ndeki konuşmasında vurguladığı gibi geleceğe olumlu veya olumsuz bakış açısıyla değil ümitle bakmalıdır. Bu farklı yaşam tarzını benimseyip sürdürmek ancak geleceğe ümit ve  güvenle bakmakla mümkün olacaktır.

26 Mart 2014 Çarşamba

TAMAM MIYIZ? GEZİ SONRASI YEREL SEÇİMLER ÖNCESİ TÜRKİYE DEMOKRASİSİNİ JOHN DEWEY İLE OKUMAK


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Mart 2014.

Gezi olayları ile başlayan halk hareketi 17 Aralık 2013’de ülkeyi sarsan rüşvet skandalı nedeniyle büyüyerek devam ediyor.  Bu ikinci dalga hareket ilkine göre daha yaygın, güçlü, kamusal bir kimliğe sahip ve Türkiye demokrasi tarihinde önemli ve farklı bir yeri var.  Bu nedenle, 30 Mart yerel seçimleri yaklaşırken Gezi kamusal hareketini ve Türkiye demokrasisini John Dewey ile okumak ve irdelemek istedim.

John Dewey tanınmış Amerikalı filozof ve eğitim teorisyenidir.  Atatürk’ün daveti ile 1924 yılında Türkiye’ye gelmiş, Türk eğitim politikası ve sisteminin oluşturulmasına önemli katkı sağlamıştır.  Dewey demokrasi savunucudur.  Demokrasiyi sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası kabul eder.   Dewey’e göre demokrasi, aile, okul ve toplum yaşamı içinde, bireylere deneyimleterek öğretilen yaşamsal bir beceri, bir gelenektir.  Dewey’in demokrasisinin, bugün Türkiye’de siyasi partiler arasına sıkışan, vatandaşların dört yılda bir oy sandıklarını ziyaretinden ibaret demokrasiden çok farklı olduğu bilinmelidir.
John Dewey’e göre bireyler fiziksel, zihinsel ve ruhsal eylemlerin merkezidir.  Eylemlerinde neyi düşünebileceklerini, neyi seçebileceklerini belirleyen  pekçok sosyal etkiye maruz kalırlar.  Bazen bu etkiler birbiriyle çatışır.  Bu karmaşık ve çatışan sosyal etkilerin altında bireysel bilinç odaklanır, eyleme karar verir ve uygular.  Eylem sonrasında çıkan sorunları çözer.  Birey yerine bireyler topluluğu veya halk söz konusu olduğunda aynı kurallar ve akış geçerlidir.  Yazımda bundan sonra halk sözcüğü yerine kamu sözcüğünü kullanacağım.  Çünkü kamu sözcüğü, bir ülkede sınırları belli coğrafi bir alan içinde yaşayan halkın bütününü ifade ediyor. 
Politik demokrasi yaygın olarak bir ülke yönetim biçimi olarak bilinir.  Temsili görevlilerin seçimini ve görevlilerin iş yapış biçimlerini düzenleyen uygulamadır.  Demokrasi ile yönetilen ülkelerde, hükümetlerin kamuyu temsil ettiği ve kamunun isteklerini yerini getirmek için çalıştığı varsayılır.  Hükümetler kamunun oyuyla seçilmiş olmasına rağmen bazı hükümetlerin kamuyu temsil ettiği bazılarının etmediği söylenir.  Bunun bir nedeni hükümette yer alanların en nihayetinde insan olmaları ve insan karakterinin kişisel özelliklerini taşımalarıdır.  Bir yanda temsil ettikleri kamuya karşı kamusal sorumluluklar taşırlar ve kendilerine verilen görevleri vardır. Bu sorumlulukları yerine getirebilmeleri ve görevlerini yapabilmeleri için kamu tarafından hak ve imkanlar ile donatılırlar.  Diğer yanda bağlı oldukları veya yakın oldukları aileleri, akrabaları, aile dostları, iş grupları ile ait oldukları sosyal sınıfın çıkarlarına hizmet etmeye meyilli olurlar.  Kamuyu temsil etmek için seçilen her vekil, bu vekillerden oluşan hükümet, hükümetin atadığı devlet yöneticileri, kamusal görevleri ile kişisel çıkarları arasındaki bu çelişki ve çatışmayı yaşar.  Kamu bu çelişkiyi kontrol edip azaltacak, temsili işlevin kişisel olana ağır basmasını sağlayacak önlemleri aldığı takdirde politik kurumlar temsilidir denilebilir.  Bu nedenle, temsili hükümet, kamunun kendi üstünlüğünü güvenceye alması ile mümkün olur.  Fakat bu nasıl sağlanacaktır?
Ülkeyi yöneten temsilcilere sağlanan imkan ve güçler ülkeyi kendi çıkarları doğrultusunda idare etmeleri ve ülkeyi sömürmeleri için verilen bir davetiyedir.  Ayrıca John Dewey’in tarihteki olaylara bakarak çıkardığı sonuca göre, kamuyu temsil edecek ve yönetecek kişilerin seçimi, bu kişilerin yetki ve güçlerle donatılması siyasi bir kazadır.  Çünkü, savcılar, hakimler, yöneticiler ve idareciler kamu yararına hizmet etme kapasitelerinden bağımsız, pekçok başka nedenden dolayı seçilmişlerdir. Gücü kazasonucu eline alan temsilciler devlet geleneğini ve varolan mekanizmaları kullanarak güçlerini ülke içinde veya dışında nüfuzlu aileler ve kuruluşlarla, birlikler ve ortaklıklar kurarak, devletin gelirlerine erişip kamu yararına olmayan pekçok farklı işlerde kullanarak hanedanlıklarını kurarlar.   Politik demokrasi, bu gelişmeleri engellemek, kamusal - kişisel çıkar çatışmalarını önlemek, kişilere ve kamuya ait hakları korumak için hükümetlerin güçlerini sınırlandırır.  Bu sınırlama politik araçlarla yapılır.  Peki bu politik araçlar etkili midir ve ne kadar etkilidir?  Bu politik araçlara ülkemizden bir örnek, Sayıştayın kamu adına hazırladığı bütçe hakkı denetim raporlarıdır.    Geçtiğimiz günlerde Sayıştay raporlarıyla ilgili basında çıkan haberler, raporların etkisiz hale getirilebildiğini gösterdi.  O halde hükümetin güçleri nasıl sınırlanacaktır?
John Dewey’e göre kamuyu oluşturan her birey bir anlamda kamunun memurudur, kamuyu temsil eder ve kamusal sorumluluk taşır. Kamusal sorumluluklardan birisi seçim gibi kamusal etkinliklere katılımdır.  Kamu apolitik bağlarla bir arada yaşar, fakat politika ile birbirine tutunur.   Devlet yönetim sistemi olan politik demokrasi ile sosyal bir sistem olan demokrasi birbirine bağlıdır ve birbirinden etkilenir.  Fakat demokrasi olmadan politik demokrasi gerçekleşmez. Demokrasi toplumsal yaşam biçimidir ve bireyler yaşayarak öğrenip benimserler.  Demokrasi eğitimi evde başlar, komşuluk ilişkileri içinde gelişir ve aile, okul, endüstri, iş, din çevrelerindeki türlü insan ilişki biçimini şekillendirir.  Mükemmel ve güçlü kamu, demokrasi eğitimi ve sosyal ilişkileri güçlendiren iletişim ile yaratılabilir.

Türkiye 17 Aralık 2013 tarihinde ülkenin en büyük rüşvet skandallarından birisi ile çalkalandı.  Aralarında bakan çocuklarının da bulunduğu kamu görevlileri, bürokratlar, banka müdürleri “rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık”  suçlarını işledikleri iddiasıyla gözaltına alındılar. Rüşvet skandalı ve sonrasındaki gelişmeler Gezi sonrası ikinci büyük kamu hareketini tetikledi.  Gezi hareketinden farklı olarak, bazı vatandaşlardan “İktidara her gelen yedi.  Bunlar da yesin”, “Benim param değil mi, yesinler” yorumları geldi.  İlk yorum,  temsil edenler tarafından kamunun maddi varlığının kötüye kullanıldığının ve kamunun kendini koruyamadığının kabulü niteliğinde. Vatandaş, kendi seçtiği temsili hükümetten kendi kamusal haklarını korumasını istemek yerine, yolsuzluk yapmasını normalleştiriyor ve hatta bunu bir kural olarak benimsiyor.  İkinci yorumda ise kendini bireyselleştirerek kamudan soyutlama çabasına giriyor ve sanki bu ayrım mümkünmüş gibi, kamuya ait maddi varlığın kendisine ait olduğunu varsaydığı bölümünün temsili hükümet tarafından kötüye kullanılmasına izin veriyor.  Her iki ifade bu vatandaşların kamu olmanın bilincine sahip olmadıklarını gösteriyor.  Bu nedenle bu tarz düşünen bireyler, kamunun bir parçası olmalarına rağmen kamunun çıkarlarını korumayacak ve güvenceye almak için organize olmayacaktır.  Bu vatandaşların evlerinin kapısında kilit olmadığını ve evlerini soymaya gelen hırsızları içeriye buyur ettiklerini sanmıyorum.  Konu kişisel mal yerine, kamu malı olduğunda neden bu çelişkiyi yaşıyorlar?  Çünkü John Dewey’e göre bireysel çıkarlarını kamusal yaşamın üstünde görüyorlar.  Kısacası kamusal bilince sahip değiller. Dewey, kamusal bilince sahip olmayanların oy vermenin etkisini de sorguladıklarını, “Oy versem ne olacak ki?”, “Ne fark edecek?”,  “Oyum hiçbirşey değiştirmeyecek?” dediklerini söylüyor. 
Dewey kamu bilincin gelişmemesini halkın bir yerde kalıcı olmamasına ve bu nedenle sosyal ilişkilerini geliştirip organize olamamasına bağlıyor. Plato ve Rousseau’a göre kamu bilincinin gelişmesi birbiriyle ilişkili insan sayısına bağlı, bu nedenle devlet birbiriyle ilişkide olmayı sürdürebilecek insan sayısı ile sınırlı olmalı.  Gelişen iletişim teknolojisi ile birlikte sosyal medyanın yaygın ve yoğun kullanımı iletişimde olduğumuz insan sayısını katlandı, sosyal ilişkileri geliştirebileceğimiz yeni bir ortam sağladı ve organize olmak için farklı yöntemler sundu.  Sosyal medya üzerinden haberler çabuk yayılıyor, fikirler ve bilgiler hızlı ve kolayca paylaşılıyor.  Sosyal medya kamunun sadece görmesini değil, konuşmasını ve tüm diğer konuşmaları duymasını sağlıyor.  İnsanlar sürekli ve karmaşık bir biçimde birbirleriyle iletişim kuruyorlar ve birbirlerini etkiliyorlar.  Fiziksel, mekansal ve zamansal sınırlar ortadan kalktı. 
Sosyal medyanın polis şiddetine karşı gelişen Gezi hareketi ve 17 Aralık rüşvet skandalı ile tetiklenen ikinci dalga Gezi hareketinde oynadığı role bakıldığında, artık coğrafi ve zamansal kısıtların kamusal örgütlenme üzerindeki etkisini yitirmeye başladığı görülüyor.  Kamu, Dewey’in demokrasi için gerekli bulduğu sosyal ilişkilerin gelişmesini sağlayan farklı ve yeni bir  iletişim şekli buldu ve bunu kamusal işbirliğinde ve örgütlenmede  kullanmaya başladı.  Ayrıca sosyal medyanın sağladığı iletişim şekliyle kamu yeniden doğdu ve kamusal değerleri kişisel çıkarların üstünde tutan bir kimliği sahiplenip, benimsedi. Kollektif düşünüp davranan, canlı, esnek fakat kalıcı, kendi kendini eğiten, sürekli değişen karmaşık bir resme hızla cevap veren, kamusal haklarını savunan bir yapıya kavuştu.  Kamusal bilinç, temsil edenlerin ve kamu görevlilerinin kamusal hizmete ne kadar uygun olduklarını sorguluyor.  Kamu tarafından temsil edenlerin ve bürokratların verdikleri kararlar, yaptıkları işler günlük olarak izleniyor ve değerlendiriliyor.  Kamusal bilinç, kamunun her ferdini oy vermeye ve verecekleri oylara sahip çıkmaya davet ediyor.  Türkiye, Gezi hareketi sonrası yerel seçimler öncesi, John Dewey’in demokratik kamu ütopyasına Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana hiç olmadığı kadar yakın. 

27 Şubat 2014 Perşembe

KENTSEL DÖNÜŞÜM MÜ? YOKSULLARIN MÜLKSÜZLEŞTİRİLİP ŞEHİR DIŞINA İTİLMESİ Mİ?

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Şubat 2014.

“Kentsel Dönüşüm Varlıklı Sınıfın Merkeze Dönme İsteğidir”
David Harvey

İkibin oniki yilinda bir bahar sabahı Nevşehir’deyim.  Niyetim şehrin tarihi yerlerini gezmek.  Şehrin yerlilerine nereleri görmem gerektiğini sordum.  Nevşehir Kalesine, kaleyi çevreleyen Kale Mahallesine ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Külliyesine gitmemi önerdiler.  Şehir çarşısında başınızı kaldırdığınızda Kale’yi görmemeniz mümkün değil.  Yol sormaya gerek bile yok.  Kale’yi pusulanizin hedefine yerleştiriyor, ana çarşıdan başlayan yukarı mahalleye doğru giden sokakları takip ederek ilerliyorsunuz.  Gideceğim yönü tayin etmek için kalenin eteklerine dikkatle baktığımda, evlerde ve sokaklarda bir tuhaflık olduğu dikkatimi çekti, ama ne olduğunu anlamadım.  Nevşehir’in tarih kokan sokaklarında evlerin arasında yürümeye başladım.  Yukarılara çıktıkça evlerin yer yer yıkıldığı ve bazı sokaklardaki evlerin tümüyle boşaltıldığını farkettim.  Sanki 10 derecelik bir deprem yılların yıkamadığı tarihi dokuyu bir anda yerle bir etmiş gibiydi.  Sokak aralarındaki tarihi çeşmeler ve tarihi evler zarar görmüştü.  Bazı sokaklar taş, kaya, çimento parçaları ile doluydu.   Kimi evlerde görülen tarihi kemerler çökmüştü.  Sonradan tarihi bir Rum mahallesi olduğunu öğrendiğim, eski kale kalıntıları üzerine kurulan bu mahallede toplam 2403 konut yıkılmış.  Serseme dönmüştüm.  Şehir merkezine neredeyse on dakika mesafede, Nevşehir’in tarihi dokusuyla bütünleşmiş, muhteşem kalenin etrafındaki onlarca tarihi ev ve sokak çeşmeleri “değersiz” bulunmuş, “hiç” sayılmış ve yok edilmişti.  Kalan tek tük evler, yıkıntıların arasında çok zavallı duruyorlardı.  Yakında silinip gideceklerini biliyor gibilerdi.  Sokaklar ıssız ve hüzünlüydü.



“Kentsel dönüşüm kapitalizmin müziğiyle dans ediyor”
David Harvey

Ara sokaklardan birinde ilerlerken, sağlam kalan karşılıklı iki  ev gördüm.  Birinin penceresinden bakan teyzeye selam verip sohbete başladım.
“Ne oldu bu mahalleye?  Evler neden yıkıldı?”
“Kentsel dönüşüm var.”
Karşı evden çıkan bir başka kadın, “Bizi evlerimizden çıkardılar, bedava diyerek TOKİ evlerine gönderdiler.  Sonra TOKİ evlerine masraf çıkardılar” diye serzenişte bulundu.
Mahalleden göç eden insanların, yıkık evlerin, ıssız ve sessiz sokakların, yok edilen geçmişin öyküsünü içim burkularak merak ettim.
Eski kale duvarı kalıntısı üzerine inşa edilmiş olan iki katlı evin giriş katında minik bir bahçesi, ikinci katında şehre ve ovaya nazır geniş bir balkonu vardı.  Asmanın sarıldığı duvar bahçedeki meyve ağaçlarını gizliyordu.  Balkonda sıra sıra saksılar diziliydi.
“Bu balkon benim dünyam” dedi kadın ve ekledi, “Yazımız hep burada geçer.  Küfür küfür eser.  Yemeklerimizi hep burda yeriz.  Saksılarımda taze soğan, maydanoz, biber, domates yetiştiririm.  Çok gelirimiz yok. Eşim emekli.  Balkonda yetiştirdiklerim az ama aile bütçesine katkı oluyor.   Şimdi dört duvar arasına gideceğim.  Evlerin ufacık balkonu var. Komşuluk da ölecek”.
“Nereye gideceksiniz?” diye sorduğumda, şehrin hayli dışına yapılmış 9-10 katlı bir grup binayı gösterdi.
“Buradan çarşıya, pazara beş dakikada iniyoruz.  Oraya gidip gelmek için otobüse binmemiz gerekecek.  Her seferinde 1.5 TL ödeyeceğiz.  Biz dar gelirli insanlarız.  Bu para bizim için önemli” dedi.
Nevşehir Belediyesi’nin yeni ve modern ev kandırmacasına inanıp, şehir içindeki müstakil evlerini ve arsalarını, şehir dışındaki çok katlı binalardaki apartman daireleri ile değiş tokuş etmeye ikna olmuşlar.  İmzalar atıldıktan sonra belediye onlara borç çıkarmış.  Taksit taksit ev borcu ödeyeceklermiş.
“Pekçoğumuz bu taksitleri ödeyemeyiz.  TOKİ evlerini satmak zorunda kalacağız.  Ya köylerimize geri döneceğiz veya Nevşehir’in fakir semtlerinde kendimize yer bulacağız” diye ekledi.
Yıkılan evlerin ve tarihi binaların yerine zenginler için şık ve pahalı konutlar yapılacakmış.  Çarşıya, pazara beş dakika mesafede, küfür küfür rüzgarın estiği, havadar yerde, şehre ve ovaya nazır manzaralı lüks evler.
Nevşehir’li teyzenin anlattığı gibi, yoksulların mülksüzleştirilerek kent dışına itilip, yaşam alanlarının zenginlere devredilmesi operasyonu Türkiye’de AKP’li belediye başkanları tarafından başlatıldı.  Ama “Kentsel Dönüşüm”ün mücidi ABD.  1949 yılında yürürlüğü giren İskan Kanunu ile ABD’de kentsel dönüşüm çalışmaları yasalaşmış.  Sonrasında yürütülen pekçok proje ile yoksulların yerleşim alanları gecekondu bölgesi kabul edilmiş, yoksulların evlerine el konulmuş ve toplu konutlara sürülmüşler.  Akabinde arsaları özel sektöre devredilip yeniden imar edilmiş.  Projelerden şehirlerin tarihi dokuları öyle zarar görmüş, yoksullar ve azınlık gruplar öylesine mağdur olmuşlar ki 1960’larla birlikte şiddetli eleştiri yağmuruna tutulmuşlar ve “Kentsel Dönüşüm” projelerine karşı örgütler kurulmuş.  Projeler biraz frenlense de, kaybedilenlerin telafisi mümkün olmamış.  Daha sonra “Kentsel Dönüşüm” projeleri başka ülkelerde benzer vaatlar ile başlayıp, benzer yıkımlara neden olmuşlar.
“Kentsel Dönüşüm” projeleri kötüye giden ekonomileri, zenginlerin lehine, yoksulların aleyhine devlet eliyle geçici olarak canlandırma projeleri.  Bu projeleri incelerken sorulacak anahtar sorular, “Kim Kazandı? Ne Kazandı?  Kim Kaybetti? Ne Kaybetti?”  Nevşehirli teyzenin anlattıkları, cevapları bulmamız için bize yeterli ipucu veriyor.

20 Şubat 2014 Perşembe

ÖZGÜR ALIŞVERİŞ YAPANLAR ÜLKESİ


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Ocak 2014
Yaklaşık yirmi yıl sonra yeniden A.B.D.’deyim.  Geçen süre zarfında ülke değişmiş, ben de değiştim.  Burada yaşadıklarımı, okuduklarımı ve duyduklarımı geçmişe de vurgu yaparak ve okurlarıma aktarmaya çalışacağım.

Amerika Birleşik Devletleri hep özgürlükler ülkesi olarak tanıtıldı bize.  Bu özgürlüklerin neler olduğunu tanımlamak ve başlayıp uzandığı son noktaya belirleyerek sınırlarını netleştirmek ise insanların hayal gücüne bırakıldı.  Hayalimizdeki “özgür ve bağımsız A.B.D.”yi şekillendiren Hollywood’un üretip, dünyaya sattığı Amerikan dizileri, sinema filmleri, Türkiye’de ana akım medyanın yayınladığı haberler, magazin programları ve okuduğumuz ana akım yayınevlerinin bastığı kitaplar oldu.  A.B.D.’de  insanlar  gerçekten “özgür” ve “bağımsız” mı?  A.B.D. insanlar ne kadar “özgür” ve “bağımsız”?  Bu soruların cevabını bulmak için A.B.D’deki yaşamı farklı açılardan irdelemek gerekiyor.


Annie Leonard’ın “Şeylerin Hikayesi” filmini seyrettiniz mi? (http://www.youtube.com/watch?v=kz0h6VA4I-o).  “Şeylerin Hikayesi” A.B.D.’deki üretim ve tüketim sistemlerini eleştiren 20 dakikalık mini bir belgesel.  Bu üretim ve tüketim sistemlerinin yarattığı, küresel boyutta milyarlarca insanı etkileyen ve gelecek nesilleri de etkilemeye devam edecek olan çevresel ve sosyal sorunları, rakamsal ve yaşamsal gerçekler ile anlatıyor.  Filmin en can alıcı sahnelerinden birinde, halk için çalıştığını iddia eden “devlet” “şirketlerin” ayakkabılarını parlatıyor ve sonra “devlet” ile “şirketler” elele poz veriyorlar.  Bir başka sahnede, Başkan Bush  şok yaratan yüzlerce insanın öldüğü trajik 11 Eylül olayından sonra yaptığı konuşmada, A.B.D. halkına “alışveriş yapın” diye akıl veriyor.  A.B.D.’de vatandaşların birinci vazifesi satın almak.  Hükümet vatandaşı tüketici olarak görülüyor. Dolayısıyla ülkede “evrensel hak ve özgürlükler” değil, “tüketici hakları ve satın alma özgürlüğü” mevcut ve  kurulu üretim-tüketim sistemi içinde tüketicilerin satın alma hak ve özgürlüklerinin sınırlarını belirleyenler ise devlet değil şirketler.

Noam Chomsky ile 2005 yılında yaptığı söyleşide John Titlow, şunu sorar: “Biz (A.B.D. vatandaşları) kendimizle öğündümüz gibi özgür ve bağımsız mıyız?”  Noam Chomsky’nin cevabı “Özgür değiliz” olur.  Çünkü der Chomsky, kamuoyu yoklamalarına göre A.B.D. halkı hükümetin kendileri için değil birkaç özel grup için çalıştığına inanıyor.  Zaten kamuoyunun olmasını istediği şeyler, örneğin; devlet bütçesinde sosyal harcamalara, eğitime ve sağlığa ayrılan paranın artması ile hükümet politikaları tümüyle birbirine zıt.  Kısacası, hükümet için kamuoyu isteğinin pek bir önemi yok.  Örnek olarak silah satışlarıyla ilgili kamuoyunun taleplerine ve yasal düzenlemelere bakalım. A.B.D.’de Conneticut eyaletinde, 2012 yılının Aralık ayında Sandy Hook İlköğretim Okulunu basan silahlı saldırgan 20’si çocuk 26 kişiyi öldürmüş ve sonra intihar etmişti.  Saldırganın kullandığı yarı-otomatik silahlar dünyanın pekçok ülkesinde ordu ve polis teşkilatlarında kullanılan cinstendi.  A.B.D.’de ve dünyada şok yaratan bu üzücü kanlı olaydan sonra, olası toplu katliamları engellemek için, silah satışındaki kontrollerin arttırılmasını talep eden gruplar, yasal değişikliklerin yapılması amacıyla harekete geçti ve halktan büyük destek gördü. Hükümet başta birşeyler yapacak gibi göründüyse de geçen bir yıl sonunda hiçbir şey yapmadı.  Çünkü, silah lobisi yasal değişiklikleri engelledi.  Silah lobisine göre silah satın almak bir hak çünkü silahın kişisel güvenliği sağlamak için gerekli olduğunu iddia ediyorlar.  Silah satışlarındaki kontrol eksikliğinden kaynaklanan ve insan hayatına mal olan trajik facialar umurlarında değil.  Özetle,  A.B.D.’de “silah satın alma özgürlüğü”, “güvenli ortamda okuma özgürlüğünden” daha önemli ve değerli.  http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_school_shootings_in_the_United_States sitesinde yayınlanan listeye göre,  Sandy Brook’dan sonra 2013 yılında A.B.D.’de sadece okullarda sekiz toplu katliam girişimi oldu.  A.B.D. silahlı birisinin toplu katliam yapması Ortadoğu’daki intihar bombacılarının eylemlerinden daha sık ve neredeyse daha kanlı gerçekleşiyor.

Aslında bu ve benzeri örnekler, şirketlerin kamusal karar mekanizmalarını kendi çıkarları doğrultusunda nasıl etkileyebildiklerini yani  Chomsky’nin “Sırlar, Yalanlar ve Demokrasi” adlı kitabında bahsettiği gibi Thomas Jefferson’ın korkusunun gerçekleştiğini gösteriyor.   A.B.D.’deki demokrasinin temeli bağımsızlık deklarasyonu ile 1776 yılında atılır.  Bağımsızlık Deklarasyonun taslağını A.B.D.’nin kurucu babalarından, Thomas Jefferson hazırlar.  Deklarasyonun ikinci cümlesi insan haklarını en iyi ifade eden anlatımlardan birisi olarak kabul edilir.  Buna göre herkes eşit yaratılır ve doğuştan Tanrı’nın bahşettiği, yaşama hakkı, bağımsız olma hakkı ve mutluluğu yakalama hakkı gibi, varlığı tartışılmaz haklara sahiptir.  Deklarasyon imzalandıktan sonraki elli yıl içindeki gelişmeler, Thomas Jefferson’u tedirgin eder.  Çünkü bankalar ve finans kuruluşları ile paralı şirketlerin çok büyüyüp güçlendikleri takdirde, “demokrasi” adına yapılanları ve  “insan haklarını” tehdit edeceklerini görür.  
Deja vu!

Jefferson’ın inandığı demokrasi ilkelerini savunan en son entellektüellerden biri, Chomsky’ye göre filozof ve eğitimci John Dewey’dir. John Dewey “özgür” ve “bağımsız” bireyleri demokratik toplumların yetiştirebileceğine inanır ve toplumların demokratik olmalarının, iş ortamlarındaki kontrolü ellerinde tutmaları ile mümkün olacağını savunur.  Burada kısaca bahsetmeden geçemeyeceğim.  John Dewey 1924 yılında Atatürk’ün daveti ile Türkiye’yi ziyaret etmiş, fikirleri ve çalışmaları ile köy enstitülerine esin kaynağı olmuştur. Amerikan Devriminin demokratik ilkelerini savunan Jefferson ve Dewey’in fikirleri anti-kapitalist ve hatta Marksist izler taşır ve bugünkü A.B.D.’nin kapitalist ideolojisine zıttır. Çünkü, üç asır içinde A.B.D. demokrasisinin kılıfı aynı kalsa da içi tümüyle boşaltılmış, insan hakları tüketici haklarına dönüşmüştür.

29 Ağustos 2013 Perşembe

İSLAM’DA DOĞAL ÇEVRENİN YERİ: TEORİ VE PRATİK


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Ağustos 2013
“Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk (fesat) ortaya çıktı, nizam bozuldu.  Doğru yola ve isabetli tutuma dönme fırsatı vermek için, Allah, yaptıklarının bazı kötü neticelerini onlara tattırır” (Bakara; 115).

“Allah tam anlamıyla “çevre”mizdir.” Seyyid Hüseyin Nasır

Geçtiğimiz günlerde olduğu gibi hamile kadınların sokağa çıkıp çıkmaması gerektiği, ne giyip ne giyemeyeceği, kadınların başörtüsü gibi sığ konuları iştahla tartışan günümüz din adamları, neden insan ile çevre ilişkisi gibi daha derin ve yaşadığımız dünyanın durumu ve geleceğimiz açısından kritik öneme sahip konulara ilgi göstermezler?  İslami doğal çevre anlayışı ağaç sevgisi ve hayvan haklarına saygıdan mı ibarettir yoksa İslam daha derin bir çevre etiğine sahip midir?  Yaşadıkları doğal çevreyi koruma adına yerel halkın yürüttüğü kimi medyada hiç yer bulamamış kimi ise DoğuKaradeniz bölgesinde HES’lere karşı Gerze’de termik santrala, Kaz Dağlarında maden şirketlerine karşı verilen mücadeleler gibi sesini duyurabilmiş mücadelelere din adamları ve İlahiyat fakültelerinin hocaları neden ilgi göstermez ve halkın yanında yer almaz?  Dereler sanayi tesisleri, maden işletmeleri ve evlerden boşalan atık sular ile kirlenirken, neden hiçbir din adamı suyun kutsal olup kirletilmemesi gerektiğini söylemez?  Bitki ve hayvan çeşitliliğinin yüksek olduğu alanların korunması ve milli parkların genişletilmesi çalışmalarına neden hiçbir din adamı destek vermez?  Baş döndürücü hızla artan tüketim alışkanlığı ve sonrasında ortaya çıkan çöp ve kirlilikle ilgili neden hiçbir din adamı yorum yapmaz?
Elime geçen “İslam ve Ekoloji: Bahşedilmiş Bir Emanet” kitabı kafamı meşgul eden bu sorulara cevap bulmam için önüme bir yol açtı.  “Çevre, ekoloji, çevre sorunları, İslam” anahtar sözcükleri ile Türkçe ve İngilizce Google’da yaptığım araştırma ile çeşitli bilimsel kaynaklara ulaştım.  Malesef Türkiye’de doğal çevre konusunda çalışan sadece bir bilim insanının ismi öne çıktı, İbrahim Özdemir.  Seyyid Hüseyin Nasır, Fazlun M. Khalid, Nawal Ammar ve Arthur Saniotis’in makalelerini inceledim. Çok derin ve farklı boyutları olan konuyu bu kaynaklara dayanarak özetle açıklamaya çalışacağım.
Çevre Sorunlarında Tek Tanrılı Dinlerin Rolü Var Mıdır?
1968 yılında Lynn White “Çevre Krizinin Tarihi Kökenleri” başlıklı makalesiyle Hristiyan ve Musevi dini geleneğin insan-merkezli olduğunu ve “doğaya hükmetme” hakkını kendine bahşedilmiş bir hak olarak görerek bilim ve teknolojinin bu amaçla kullanılmasına neden olduğunu savundu.  White’e göre çevre sorunlarını konuşurken dinin rolünü tartışmadan ve varolan anlayışa karşı, dini temelli yeni bir bakış açısı geliştirmeden bu sorunların üstesinden gelinemez.  White’in makalesine paralel olarak, Seyyid Hüseyin Nasır da 1968’de yayınlanan “İnsan ve Doğa” kitabında çevre krizinin İslamiyetteki manevi köklerine işaret etti.  Nasır’ın tezine göre, İslami öğretiler doğal çevreye ve doğa-insan ilişkisinin uyumuna dair bilgiler içermesine rağmen İslam toplumları üzerinde nüfuza sahip din alimleri ne bunları savunuyor ne de hükümet ve şirketlerin çevre sağlığına zarar veren girişimlerini eleştiriyor.
İslami Doğal Çevre Görüş ve Etiği
Kuran ayetlerini inceleyen din alimleri İslam’ın evrene bütüncül bir bakış açısıyla baktığı, ekosistemleri, doğal döngüleri ve ekolojik dengenin varlığını örneklerle verdiğini söyler.  İbrahim Özdemir “Yeryüzünü bir döşek, göğü de bir kubbe yapan; gökten yağmur indirip, onunla (bize) rızık olarak çeşitli mahsuller çıkaran Rabbimizdir” (Bakara; 22) örnek olarak gösterir.
İslami düşünceye göre evrenin kendisi Allah’ın ilk vahyidir ve doğada her varlıkta Allah’ın belirtilerini görmek mümkündür. Bu nedenle evren kutsaldır.  Birlik, denge ve uyum ilkeleri ile yönetilir. Bu anlayış, İslami etiğin ilk ilkesi tevhidi oluşturur. Doğa sadece insanların kullanımı için yaratılmamıştır ve asıl Tanrı’nın gücünü yansıtmak için vardır.  Her varlık hak sahibidir ve insanoğlunun buna uygun davranması gerekir.  Doğanın sahibi değil hizmetinde olmak İslami çevre etiğinin ikinci ilkesidir. Gelecek nesillerin haklarını korumak ve onlara doğal çevreyi temiz bırakmak da üçüncü temel ilke olarak kabul edilir.
İslami Doğal Çevre Görüşü Önündeki Engeller
Bu din alimleri çevre krizinin Batı uygarlığının ürünü olan modern teknoloji ve modern bilimle doğrudan ilgili olduğunu savunuyorlar.  İslami ülkelerin yöneticileri bilim ve teknolojiyi taklit etmeye çalışarak kürsel ekonomik düzenin bir parçası olmaktan öteye geçemiyorlar. Hükümetler kendi kültürlerine uygun özgün modeller yaratmak yerine Batının modellerini körü körüne uyguluyorlar.  Kendilerine karşı gelenleri ellerindeki iktidarı kullanarak bastırıyorlar.
Camilerdeki vaazlar Peygamber’in hayvan sevgisinin ve ağaç dikmeye verdiği önemin ötesine geçmiyor.  Örneğin; biyoçeşitliliğinin ve doğal alanların korunmasının öneminden, aşırı tüketimin yarattığı kirlilikten veya küresel ısınmaya bağlı tehlikelerden bahsetmiyorlar.  Çünkü, İslami ülkelerdeki geleneksel din bilginleri çevreyle ilgili İslami öğretileri yeniden formüle edip, toplumun geniş kesimine aktarılması konusunda ya duyarsızlar veya hazırlıksızlar ya da isteksizler.   İslam teolojisi de “Doğa teolojisi”ne pek fazla eğilmemiş durumda.
Giderek derinleşen ve yayılan çevre krizine karşı ülkemizdeki İslam alimleri somut adımlar atıp, bilimcilik, indirgemecilik ve materyalizm esaslı modern bilim ve teknolojiyi savunmak yerine, “Doğa teolojisi” üzerine yoğunlaşarak, doğal çevre ile insanın uyumlu beraberliğini  formüle eden ve halkın kavrayıp benimseyeceği duru bir dille ifade eden çalışmalar yapabilirler.

30 Temmuz 2013 Salı

TÜM CANLILAR KARDEŞTİR

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 30 Temmuz 2013
“Sadece tek tanrılı dinlerin değil hemen hemen tüm dinlerin ve kabilelerin evreni, yaşamı ve insanlığın başlangıcını anlatan öyküleri var.  Fakat kanıtlara dayalı gerçekler bizi sonuca götürebilir, bu mitoslar ve inançlar değil. “ 
Richard Dawkins

Evrimsel biolog ve yazar Richard Dawkins “Cennetten Akan Nehir” isimli popüler bilim türünde yazdığı kitabında, bilimsel çevreler ile tek tanrılı dinlerin temsilcileri arasında çok tartışılan, kavranması güç “Evrim Teorisi”ni sade, akıcı, mantıklı diliyle, basit sorular ve renkli örneklerle anlatır.  Bu yazımda kitabın temelini oluşturan kavramları, metaforları ve bunları kullanarak kanıtlara dayalı bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu gerçekleri okuyucularıma sunmaya çalışacağım.


DNA Nehri

Her insan atalarına bakıp hiçbirinin bebeklikte ölmediğini söyleyebilir.  Hepsi ergenlik çağına ulaşmış, bir eş bulmuş ve başarılı bir şekilde çiftleşmişlerdir.  İnsanlar gibi tüm organizmalar genlerini atalarından miras alır.  Ata olabilmek için hayatta kalmak ve üreyerek genlerini bir sonraki nesile aktarmak gerekir.  Genlerin bir sonraki nesile aktarımı bazen de aynı geni taşıyan akrabalar sayesinde olur.  Örneğin; sizde ve kardeşinizde bulunan aynı gen, sizin çocuğunuz olmasa bile kardeşinizden çocuğuna, yeğeninize aktarılmış olabilir.  Bir türe ait nesilden nesile aktarılan genleri bir nehre benzetebiliriz: DNA nehri.  İnsan türüne ait genlerin aktığı nehirde bugüne kadar bir insan vücudunda hayatta kalabilmiş, yani bir vücut oluşturup, yaşayabilmiş ve üreyebilmiş genler bulunur.  Buna ek olarak bu genler aynı nehirdeki diğer genler ile uyumlu olmalıdırlar.  Diğer türlere ait genler başka nehirlerde akar.
Bu nehirler genetik bilgi taşır.  Bu bilgi sayısaldır.  Çünkü bilginin anlamı değişmeden ve bozulmadan defalarca kodlanabilir, çözümlenebilir ve yeniden kodlanabilir.  Analog olabilir miydi sorusunun cevabını fotokopinin fotokopisini yaptığınızda bulursunuz.  Analog genetik bilgi bozulmadan sadece sınırlı sayıda nesilden nesile kopyalanabilir.  Sonuç olarak genetik sistem tümüyle sayısaldır ve bir türe ait yaşayan genleri, nesilden nesile akan DNA nehrine benzetebiliriz.
Afrikalı Havva veya Mitokondriyal Havva
Her birimizin bir annesi, bir babası, iki dedesi, iki ninesi, dört büyükdedesi ve dört büyükninesi var.  Geriye doğru gittiğimiz her jenerasyonda atalarımızın sayısı ikiye katlanır.  Fakat bu hesap mantıksal olarak mümkün değil.  Şöyle düşünelim, her yüzyılda dört jenerasyonun yaşadığını varsayalım ve bundan ikibin yıl öncesini düşünelim.  Bu hesaba göre ikibin yıl önce sizin milyonlarca milyon tane atanızın olması gerekir.  Fakat o zaman insan nüfusunun bugüne göre çok az olduğunu biliyoruz.  Hesaplamayı doğru yaptık fakat atalarımızın her jenerasyonda ikiye katlandığı varsayımı hatalıydı.  Çünkü kuzen evliliklerini unuttuk.  Teyze, amca, dayı, hala çocuklarının evliliğinden doğan herhangi bir çocuğun sekiz değil altı tane büyük dede ve ninesi oluyor.  Kuzen evliliklerinin sadece birinci kuşakta değil, ikinci, üçüncü kuşakta olabileceğini düşünürsek, ikibin yıl önce ilk hesaplamamızda bulduğumuzdan çok daha az sayıda atamızın olacağını buluruz.  Bu sonuç sizin ve benim tahminimizden daha yakın kuzen olmamızı gerektiriyor ve kullandığımız aile ağaç modeli çöküyor.
Şimdi zaman makinesi ile bundan binlerce yıl önce insanların yaşadığı Göbeklitepe’ye gittiğimizi düşünelim.  Bugün çoktan ölmüş olan bu insanları iki kategoriye ayırabiliriz, bizim atamız olanlar ve olmayanlar.  Yine bu zaman makinesi ile onbinlerce yıl öncesine gidip makineden çıktığımızda karşımıza çıkan herhangi biri ya bugün yaşayan insanların atasıdır veya değildir ve o kişi bugün yaşayan pekçok insanın ortak atasıdır.
DNA dört harf ile yazılan çok uzun bir metin gibidir.  Bu dört harf şaşmaz bir sadakatla sadece ve sadece anne ve babamızdan kopyalanmıştır. Bir çocuğun kromozomları anne ve babasıyla başlayan zincirin devamındaki atalarının kromozomlarının çırpılıp karıştırılması ile oluşur.  Geçmişten gelen harfler ve belki atalardan gelen bazı sözcükler bulunsa bile metni oluşturan cümleler ve  paragraflar tümüyle yeniden yazılır.  Bu metinde sitokrom c isimli proteinini 339 harften oluşan bir paragraf tanımlar.  Atların sitokrom c proteinini tanımlayan paragrafı ile insanınki 12 harf farklıdır. Maymunlar ile insanların paragrafı arasında tek harf fark vardır.  İnsanlar ile bira mayası (yeast) sitokrom c paragrafları arasındaki fark 45 harf değişikliğidir.  Sitokrom c paragrafındaki bir harf değişikliği yirmibeş milyon yılda bir olur.
Mitokondri her canlının herbir hücresinde bulunan, yiyeceklerden aldığımız enerjiyi vücudun kullanacağı enerjiye çeviren bir yapıdır. Mitokondri DNA’sı çiftlerin birleşmesi ile diğer DNA’lar ile karışmaz, pekçok bakteri gibi bölünerek çoğalır ve bir mitokondri bölününce birbirinin aynı iki dişi mitokondri oluşur. Mitokondrimizi sadece annemizden alırız.  İster kadın ister erkek olun mitokondriniz büyük büyük büyük nineniz ile birebir aynıdır.  Bu bağlamda mitokondri geçmişe ait bozulmamış bir kayıttır. Eğer anneniz safkan Türk veya safkan Çinli veya safkan Pigme ise, sizin mitokondriniz ve benimki arasında pekçok fark vardır. Mitokondri sadece mutasyona uğrayabilir ki bu da sizin mitokondriniz ile benimki arasındaki farkları açıklar.  Babanızın kim olduğu bu bağlamda önemli değildir.  Berkeley Kaliforniya’dan Allan Wilson ve bir grup araştırmacı, Dünyada Avustralyalı Aborjinlerden tutun, Afrika’nın farklı yerinde yaşayan 135 kadının mitokondrilerini karşılaştırdılar ve hepimizin anne tarafından atasının Afrikalı Havva olduğu sonucuna ulaştılar.  Afrikalı Havva’nın Afrika’nın neresinde yaşadığını bulamasalar da mitokondri analizi yaparak yaşadığı zaman aralığını hesapladılar.  Hepimizin anne tarafından atası olan Mitokondriyal Havva da denilen Afrikalı Havva bundan yüzelli ila ikiyüz elli bin yıl önce doğdu ve bir Homo sapiensti.  Afrikalı Havva teorisi o devirde Asya’da yaşayanlar olmadığını iddia etmez sadece o Asya’lı ataların bugün yaşayan torunları olmadığını söyler. 
Sonuç bugün yeryüzünde yaşayan insanların anne tarafından atasının Afrikalı Havva olduğu, yani hepimizin akraba olduğudur.  Bu akrabalık bağı inanç ve kültür gibi kavramlar üzerinden değil gen gibi temel biyolojik yapım taşlarımız üzerinden kurulur.  Dünya üzerinde yaşayan insanların kardeşliği romantik bir inanış değil bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir.  Farklı renk, din ve inanç, dil, kültüre sahip olsak da ve çok ayrı coğrafyalarda yaşasak da aynı evi, Dünyamızı, paylaşan akrabalarız.

28 Haziran 2013 Cuma

TAKSİM GEZİ: Park Savunmasından Toplumsal Harekete

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Haziran 2013.

Gezi Parkı’nın kamusal ortak alan olarak kalması için başlayan park savunması, üç hafta içinde şahit olduğumuz gelişmelerle, bizi kanıksadığımız kalıplar içinde sürdürdüğümüz yaşamlarımızdan koparıp uzaklaştırdı, bireysel ve toplumsal boyutta önemli taşları yerinden oynatarak, insan, vatandaş ve seçmen kimliklerimizi sorgulamamızı sağlayarak toplumsal bir harekete dönüştü.  Değişiyor, tazeleniyor, canlanıyor ve soruyoruz: Nasıl yaşamak istiyorum?  Nasıl bir ülkede yaşamak istiyorum?  Yaşadığım ülke nasıl yönetilsin istiyorum?  Ülke yönetiminde nasıl bir rol almak istiyorum?  

DEĞİŞİM, ÇATIŞMA KORKUTUR

Değişim alışılagelmişten vazgeçmek, yerine denenmemişi koymak demektir.  Arabanın rahatından vazgeçip satarak, toplu taşımaya, bisiklet kullanmaya ve daha çok yürümeye başlamak gibi.  Meslek değiştirmek gibi.  Sizin için önemli ve değerli bir doğa parçasını korumak için aktif olmaya karar verip tanımadığınız insanlarla birlikte çalışmaya başlamak gibi.  Değişim için niyet şarttır.  Niyet olsa bile, değişim bilinmeyenleri beraberinde getirdiği için güven hissini zayıflatır ve dolayısıyla korkuyu artırır.  Bu hislerle başedip, yenebilmek ve değişimi başlatabilmek ancak değişime hazırsanız ve buna gücünüz varsa mümkündür.  Bu nedenle, değişim zorlu bir süreçtir.
Toplumsal ortaklık ve çatışma değişimi başlatan araçlardan ikisidir.  Toplumsal ortaklıkla gelen değişim göreceli olarak sakin ve yavaş iken, çatışma değişim dinamiklerini ve yayılmasını hızlandırır. Çatışmadan sakınılır, korkulur.  Oysa çatışma normaldir ve iyi yönetildiğinde yapıcıdır.  Uzun yıllar çatışma yönetimi üzerinde çalışmış olan Arnold Mindell “Ateş Üzerinde Oturmak: Çatışma ve çeşitliliği kullanan geniş grup dönüşümü” adlı kitabında ilginç bir yorum yapmış, “İyi toplumlar savaşır” diyor.  Savaşı çatışma, çatışmayı da farklı duygu, düşünce, inanç ve değerlerin sindirilmeyip kendini ifade etmesi olarak tanımlıyorum.  Demokratik dünyanın barış ve uyuma bağımlı hale geldiğini, çatışma, sorun ve acıyı saklamaya çalıştığını, bu nedenle farklı alanlarda kamunun tacize uğradığını söylüyor.  Verdiği örneklerde biri, gazetelerin ana akımdan farklı azınlık gruplara ait bilgileri haber yapmaması veya bunları suçlu, güvenilmez kişiler olarak tanıtması.  Kamusal tacizin tarihsel bir geçmişi olduğunda halkın çoğunluğu konuşmaktan korkuyor.  Gücü elinde tutan ana akımdan farklı iseler, görünür olmaya, seslerini çıkarmaya korkuyorlar.  Çünkü ortaya çıktıklarında savunmasız kalacaklarını düşünüyorlar ve olabilecekleri tahmin edip sessizleşiyorlar.  Bu durumdan en çok devlet ve ana akım güçler besleniyor.  Çünkü devlet değişimi başlatma enerjisine sahip çatışmayı ve farklılığı sevmiyor.  Bunlar devletin toplumları kontrol altında tutmasını güçleştiriyor.   Kamu tacizi gücü elinde tutmak isteyen devlet tarafından desteklenebiliyor ve hatta devlet politikaları ile bizzat yapılıyor.  Sesini yükselten diğerlerini suça teşvik ettiği gerekçesiyle suçlu ilan edilebiliyor.  Tek bir örnek anlattıklarımı pekiştirmeye yetecektir.  Darbe sözcüğünün tanımına bakalım.  Elimde 1969 basımı Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü var ve darbeyi şöyle tanımlıyor: Hükümeti yasa dışı yollardan ele geçirme.  Türk Dil Kurumu sitesine bugün baktığımda, darbenin tanımı şu şekilde verilmiş: Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi.  Dil bilim açısından ne oldu da “darbe” tanımı bugün demokratik yollardan hükümeti istifa ettirmeyi kapsar oldu?  Bu resmi tanıma göre sokakta “hükümet istifa” diye bağıran, balkonlarda tencere-tava çalan herkes “darbeci” oluyor ve üstelik örnek olarak başkalarını suça teşvik ederek suç işliyorlar.
Gezi Parkı’nda kamu tacizine karşı gelişen çatışma ve beraberinde getirdiği, insani, yaşamsal değerler üzerinde yükselen, mizah ve eğlence ile renklenen, dayanışmayla güçlenen toplumsal ortaklık güçlü bir değişim enerjisini açığa çıkardı.   Bakalım bu toplumsal ortaklığın başlattığı değişim nereye evrilecek?

GEZİ SAVUNMASI TOPLUMU NELERLE TANIŞTIRDI VE NELERE İLHAM OLDU?
Gezi kütüphanesi, Park Bostan veya Gezi Bostan, sivil itaatsizlik eylemleri, mizahla beslenen şiddetsiz iletişim, duranadamlar, durankadınlar, Gezi şarkıları, tencere tava orkestraları, ortak akıl toplantıları, park forumları...
Gezi savunması ile yaşananlar gösterdi ki, demokrasi ile, yani bizi belirli bir dönem süresince mecliste temsil edecek ve bu dönem süresinde bizim adımıza karar verecek kişileri seçme hakkı ile sınırlı kalan yönetim şekli yetersizdir ve başarısız olabilir.  Derin demokrasi (deep democracy) diye adlandırılan yüzyüze konuşma esasına dayalı, her kişinin ve kesimin çekinmeden sesini duyurabileceği, herkes tarafından susturulmadan dinleneceği, önceliği karar vermek olmayan, konuları konuşup tartışarak açıklık kazandırmayı, farkındalığı zenginleştirmeyi önemsiyen yönetim anlayışı bir yol olabilir.  Park forumları sanki derin demokrasinin ilk tohumlarını atıyor. 
Evrende değişim değişmez bir kural.  Ve belki Gezi savunmasıyla başlayan çatışmanın harekete geçirdiği değişim dinamikleri, alışılagelmiş paradigmaları yıkıp, ilkesi doğrudan katılım olan, yeni, enerjik ve bambaşka bir yönetim biçimine evrilecek.