22 Ekim 2008 Çarşamba

Toprak=Çiftçi=Tüketici - 2008

Yayın Tarihi:
“Toprak=Çiftçi=Tüketici”, Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Haziran 2008 sayısı.
"Toprak=Çiftçi=Tüketici", www.ekolojistler.org, www.tarvak.org.

Shumei Vakfı Doğal Tarım Çiftliği Yöneticisi Yasunori Sako farklı bir tarım yöntemini ve bununla birlikte gelişen bir yaşam biçimini anlatıyor

Fotoğraflar: Hidetaka Torii, Shumei Natural Agriculture Network (SNN)

Japon kökenli Shumei Vakfı, ruhani liderleri Mokichi Okada’nın öğretileri doğrultusunda doğal tarım uygulamaları yapıyor. Doğal tarım, tarımın tüm elemanları ki bunlar; dünya, güneş, yağmur, toprak, rüzgar, çiftçi, yiyecek yiyen insanlar ve bu insanların içinde yaşadıkları toplum, ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı hale getirmeyi amaçlar. Shumei Vakfı, Doğa hakkındaki düşüncelerin değişmesi ve daha sürdürülebilir bir yaşam tarzı geliştirilmesi için çalışıyor. Vakıf, Samsun’da Kızılırmak deltasında yaşanan kimyasal kirlenmenin önlenmesi için bölge çiftçileri ve ilköğretim öğrenciler ile doğal tarım projeleri yürütüyor.

Shumei Naturel Farm Türkiye temsilcileri Satoru Nakano ve Chikako Nakano’nun düzenlediği toplantıda, Shumei Vakfı Doğal Tarım Çiftliği Yöneticisi Yasunori Sako’nun sunumunu dinleme ve kendisiyle konuşma fırsatı bulduk.

Türkiye’de organik tarım uygulanıyor. Doğal tarım organik tarım mıdır? Doğal tarımı bize anlatır mısınız?

Doğal tarımı anlamak için avucunuzda bir tohum olduğunu hayal edin. Ağırlığı fark edilmeyecek kadar azdır. Sadece derinize dokunuşunu hissedersiniz. Aslında bu minik tohum tüm dünya yiyeceğinin doğuş noktasıdır. Doğal tarım için tohum, bir öğretmen, bir ortak ve bir tedarikçidir. Tohumun fiziksel enerjisi bedenleri, ruhani enerjisi yüreği ve aklı besler. Tohum bize nasıl sevgi, saygı ve şükran ile yaşanacağını öğretir. Tarım yapmanın bir insanın doğaya duyacağı en derin saygı olduğunu kabul ediyoruz. Biz toprağın ihtiyacı olan her şeye sahip olduğuna inanırız. Ne kimyasal gübre ne de hayvan gübresi kullanırız. Her canlının duyguları vardır. Toprak da bir canlıdır ve duyguları vardır. Üzerine hayvan pisliği konulması hoşuna gitmez. Sadece dökülen yapraklardan yapılan kompostu toprağın üzerine döşüyoruz. Dolayısıyla, doğal tarım yapılan toprakta hayvan çeşidi yani mikroorganizma daha fazla oluyor. Bu toprağın sağlık kazanmasına yardım ediyor.

Doğal tarımda bitki kökleri besine ulaşmak için derinlere iner. Böylece güçlenir ve gelişir, gövdesi pek uzamaz. Bu nedenle ürünler ağır olur. Ağır ürünleri güçlü kökler rahatlıkla taşır. Geleneksel tarımda bitki köklerinin dibine kimyevi gübre konur. Bitki besine çok rahat ulaştığı için kökler gelişmez, cılız kalır. Gövdesi uzar. Sert yağmurda kökler ağır gövdeyi taşıyamaz, bitki kırılır. Ayrıca, kuraklıkta cılız kökler kolaylıkla susuz kalır.

Doğal tarım, bir tarım yaklaşımı olmanın ötesinde yiyecekle ilgili yeni bir anlayıştır. Bu anlayışta toprak, çiftçi ve tüketici eşittir. Toprağın cansız, tüketicinin işlevsiz, çiftçinin topraktan aldığı ile tüketici beslemekten tek başına sorumlu olmasını kabul etmez. Toprak yetiştirir ve tedarik eder. Çiftçi toprakla ilgilenir ve bitkileri yetiştirir. Tüketici katılımcıdır, memnun olur ve eğitir. Basit yeme işlemi gerçek bir besin zincirine dönüşür.

Aslında doğal tarım bir dünya görüşüdür. Şükran ve saygı duymak, duyarlılık hissetmek çok önemlidir. Bu duygular birbirini besler ve bulaşıcıdır. Shumei üyeleri olarak, Doğal tarımın bu duyguları canlandırıp dünyaya yayılmasına yardımcı olacağına ve Dünya barışına katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Doğal tarım geleneksel tarımdan çok farklı. Üstünlükleri neler?

Bir üniversitenin yaptığı araştırma sonuçlarına göre, doğal tarımla yetişen ürünlerin besin değeri geleneksel tarımla yetişen ürünlerin besin değerinin 3 katıdır.

Doğal tarım doğa ile bütünlük içinde ve doğal döngülere saygılıdır. Bu nedenle toprağın iyileştirilmesine ve hatta ormanlar ile okyanusların iyileştirilmesine dahi yardımcı olur.

Çiflikteki yaşantıyı anlatır mısınız? Siz doğal tarıma nasıl başladınız?

Shumei doğal tarım çiftliği Kyoto civarında Shigaraki bölgesinde bulunuyor. 20-30 kişi çalışıyor. Biz doğaya çok sıkı şekilde bağlı olduğumuzu hissediyoruz. Hergün iki kişi tarladan toplanan ürünlerle öğle yemeği hazırlar ve birlikte yenilir. Ben 10 yıl önce doğal tarıma başladım. Başlama nedenim çok lezzetli bir karpuz yemem. Karpuzun doğal tarım yöntemiyle yetiştiğini öğrenince, bu konuda çalışmaya ve aynı lezzette karpuz yetiştirmeye karar verdim. 3 yıl çiftlikte stajyer olarak çalıştım. Önce doğal tarım felsefesini sonra tekniklerini öğrendim. Ardından çiftliğin yöneticisi oldum. Çiftliğimiz çok güzel, harika manzaralı ormanlarla çevrili. Ormandan odun sağlıyoruz. Odunları yemek pişirmek ve ısınmak için kullanıyoruz. İki geleneksel Japon evi inşa ettik. Bu evler artık Japonya’da çok nadir bulunuyor. Kullanılan tüm malzemeler doğal. Çatı saz ve bambudan, duvarlar ise kerpiç. Çatıdaki sazların üç veya beş yılda bir değiştirilmesi gerekiyor. Bizim nesil bunu nasıl yapacağını bilmiyor. Biz eskilerden öğrendik. Eğer öğrenmeseydik, bu yöntem bugün unutulmuş olacaktı.

Evin ortasında ocak var. Yemek ocakta pişer, ateşin etrafına yere oturulup yenir. Yanan ateşin dumanı tavana yükselir ve çatıdaki bambuyu sağlamlaştırır. Son derece güzel işleyen bir sistem.

Şehirlerde ışık ve suyumuz var. Eğer deprem olursa, bunlar garanti değil. Oysa bizim çiftlikteki yaşantımız sürdürülebilir. Çünkü her zaman ışık ve suyumuz var.

Doğal tarım yöntemiyle neler yetiştiriyorsunuz?

Çiftliğimizde pirinç, shitakee mantarı, çay ve seksen çeşit sebze yetiştiriyoruz. 5 hektarda pirinç, 2 hektarda sebze ve 1 hektarda çay ekiyoruz.

Ürünlerinizi nasıl satıyorsunuz?

İlkelerimizden biri aracısız dağıtım. Yetiştirdiğimiz ürünleri Shumei Vakfı üyelerine gönderiyoruz. Ürün fazlamızı yerel pazarlarda satıyoruz.

Tohumları nereden alıyorsunuz?

Kendi tohumlarımızı kendimiz yetiştiriyoruz. Aynı tohum Japonya’nın üç farklı noktasında ekilse, yetişen ürünler farklı olur. Burada yetişen tohum bu toprağa en uygun tohumdur. Kaliteli ürün için tohum seçimine önem veriyoruz.

Zararlılarla nasıl mücadele ediyorsunuz?

Eğer toprak sağlıklıysa, ürünler de sağlıklı olur. Toprak sağlıksızsa, zararlılar oluşur. Bu nedenle hiçbir ilaç kullanmıyoruz. Bir alan böceklenirse, orayı karantina altına alıyoruz.

Doğal tarım ve Shumei Vakfı hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenlere ne önerirsiniz?
Shumei Natural Farm Türkiye temsilcileri Satoru ve Chikako Nakano ile baglanti kurabilirler. E-posta adresi: istanbul@shumei.eu . http://www.shumei-na.org/ adresini ziyaret edebilirler. Ayrıca Shumei Vakfı yayınlarından Lisa M. Hamilton’un “Shumei Natural Agriculture: Farming to Create Heaven on Earth” kitabını okumalarını öneriyorum.

Sürdürülebilir Yaşam Oyunları - 2008

Yayın Tarihi:
“Sürdürülebilir Yaşam Oyunları”, Önce Kalite, KALDER Yayınları, Mayıs 2008 sayısı.

Sürdürülebilir kalkınma, sürdürülebilir gelişim, sürdürülebilir enerji, sürdürülebilir tarım, sürdürülebilir moda, sürdürülebilir mimari, sürdürülebilir üretim, sürdürülebilir tüketim, sürdürülebilir yaşam. Günümüzün moda kavramı “sürdürülebilirlik”, İngilizce “sustainable” sözcüğünden geliyor. Anlamı, bir kaynağı tüketmeden veya kalıcı zarar vermeden kullanmaktır. Sürdürülebilirlik, bugünü geleceğe bağlıyor ve sorumlu kılıyor. Atalarımızın mirası Dünyanın tümüyle bize ait olmadığı sadece bir süreliğine emanet edildiği ve gelecek nesillere bırakacağımız gerçeğini hatırlatıyor. Bugün bizim hayatımızın devamı için gereken kaynakları kullanış şeklimiz, bu kaynakların gelecekte yaşamak için yine bunlara ihtiyaç duyacak nesillere aktarılmasının ve onların hayatının garantisi oluyor.

Bırakın Hayatınız Konuşsun!

21. yüzyılın başında varlıkların içinde yoklukları yaşıyoruz.

Su yaşamın kaynağı. Kurak geçen 2007’de suyun tükenebilen bir kaynak olduğunu hatırladık. Belki bu gerçek bugüne kadar hiç aklımıza gelmemişti. Oysa ki su kaynaklarımızın yarısını son 40 yıl içinde kaybettik. Dünyada 1998’de 28 ülke su sıkıntısı yaşadı ve 2025 yılında bu sayının 56’ya yükselmesi bekleniyor.

Anlık susuzluğumuzu gidermek için bir şişe suya yüksek fiyat ödüyor, sonra plastik şişeleri çöpe atıyoruz. Bu şişeler yol, dere, deniz kenarlarını, piknik alanlarını, çevremizi süslüyor. Plastik şişelerin doğada çözünmesi 500 yıl sürüyor. Büyük Okyanus’a atılan çöplerin alanı ABD’nin yüzölçümünün iki katına ulaştı. Yüzen plastik çöplerden dolayı ismini Plastik Okyanus olarak değiştirmemiz gerekecek. Giderek artan bu çöpler nereye gidecek?

Gıda en temel ihtiyaçlarımızdan birisi. Yediğimiz ekmek, binlerce yıl süresince ülkemiz ikliminde, toprağında evrimleşen yerel buğdayla değil, dünyanın neresinde, nasıl üretildiğini bilmediğimiz buğdayla yapılıyor. Taze, günlük yiyecekler yerine dondurulup paketlenmiş, raflarda aylarca beklemiş hazır gıdalarla beslenir olduk. Pazarlarda yerel, mevsimsel ürünler yerine aynı renk, aynı boyda, sınırlı çeşitte sebze ve meyveyi her mevsim görüyoruz. Gıdanın fiyatı yükselirken, besin değeri düşüyor. Toprağa atılan zirai ilaçlar ve kimyasal gübreler hem toprağın hem de suyun kalitesini bozuyor. Sularımızdaki kirliliğin yarısından fazlası ve topraklarımızdaki atık kirliliğinin üçte ikisinin nedeni kimyasal gübre sızıntıları. Tarım ve hayvancılık için ayrılan arazilere binalar yapıyor, şehirler kuruyoruz.

Enerji tüketimimiz hesapsızca ve hatta sorumsuzca artıyor. Artık güneş daha yakıcı, yağmur ya daha seyrek veya daha şiddetli, rüzgar daha sert. Mevsimler düzensizleşirken, doğa olaylarının şiddeti artmaya başladı. Enerji üretmek için kullandığımız fosil kaynakların bu doğa olaylarının ve küresel iklim değişikliğinin sorumlusu olduğunu öğrendik. Ayıca bu fosil yakıtlar, doğal gaz, petrol ve kömürün doğaya ve insan sağlığına verdiği zararları görüyoruz.

Kırsalda yaşayanlar kentlere taşınıyor. Kentler yeryüzüne kanser hücresi gibi yayılıyor. Doğada, kırsalda dingin, sakin ritimli hayat yerine üst üste binalarla dolu, kalabalık kentlerde, dar, kapalı alanlarda yaşamayı tercih ediyor, trafikte saatlerimizi harcıyor, egzos soluyoruz.

Kentlerde içinde yaşadığımız onca kalabalığa rağmen birbirimize yabancılaşıyoruz, en yakınımızdaki insanları, komşularımızı, iş arkadaşlarımızı tanımıyoruz. Toplumsal yaşama katkımız düşük düzeyde. Etrafımızı saran kişiliksiz, isimsiz insan yığınları tecrit edilmişlik duygularını güçlendiriyor, korku, güvensizlik ve düşmanlık duygularını besliyor.

Boş zamanlarımızda spor yapmak, okumak, yürüyüşlere çıkmak, hobilerimizle uğraşmak, arkadaşlarımızla birlikte olmak veya toplumsal projelerde çalışmak yerine alışveriş merkezlerini dolaşıyoruz. Alışveriş sırasında kendimize “İhtiyacım var mı?” diye sormadan satın alıyoruz. Bir şeyler yaratmak, üretmek yerine harcayabilmek ve satın alabilmek bizi mutlu etmeye başladı.

Yüz yüze konuşmak yerine internet üzerinden özensiz, kısa cümlelerle haberleşiyoruz. Fiziksel veya pasif sözlü şiddet, kurduğumuz ilişkilerin ve iletişimimizin bir öğesi haline geldi. Rahatlıkla tepkisel, kırıcı, suçlayıcı, eleştirel olabiliyoruz. İletişimde saygı ve nezaketi, ilişkilerimizde güveni, sevgiyi, anlayışı, yakınlığı, samimiyeti özler, arar olduk.

Peki yaşama katkınızdan memnun musunuz?

Yaşadığımız ve yaşayacağımız yokluklar değişimin anahtarı olacaklar. Değişim önce değerlerimizde başlayacak sonra yaşamımıza yansıyacak. Değişim zorunlu. Çünkü gidecek bir başka Dünya yok! Sürdürülebilir yaşam bu değişimin bir sonucu. Sürdürülebilir Yaşam Oyunları ise değişimi başlatan, kolaylaştıran bir araç.

Sürdürülebilir Yaşam Oyunları

Neden “Sürdürülebilir Yaşam Oyunları?” Çünkü sürdürülebilir yaşam, kişisel gelişimi, saygılı, dürüst, samimi ve iyi niyetli iletişimi, anlayışı, sorumluluğu, şiddetsizliği, dayanışmayı, anlaşmayı, çözüm odaklı olmayı, toplumun iyiliğini kişisel çıkarların üzerinde tutmayı, takım ruhunu, Doğa’nın içinde O’ndan bir parça olmayı destekler. Bu oyunlar kişi ve grupları “sürdürülebilir yaşam” kavramına eğlendirerek hazırlamayı amaçlar. Eğlencesiz yaşam sürdürülemez!

Günümüzde alışılagelmişin dışında özel tasarlanmış bu oyunlar, oyuncuların birbirini tanıması ve eğlenmesinin ötesinde, ruhsal, düşünsel, zihinsel ve sezgisel gelişimlerinin ve farkındalıklarının artmasında kullanılıyor. Bu oyunlarla, bilginin monolog şeklinde eğitimciden pompalanması yerine, katılımcıların yaşayarak deneyim kazanmaları ve bunu grupla paylaşmaları amaçlanıyor.

Oyunlar, birbirini tanıyan veya tanımayan insanlar arasında güven, samimiyet, birbirini kabullenme, birlik duygularını geliştirirken, grup haline gelmelerine yardımcı oluyor. Başta birbirinden soyutlanmış duran kişiler arasında ortak benlik oluşuyor. Birlikte oynayan, eğlenip, gülen insanlar arasında iyi niyet duyguları artarken, takım ruhu güçleniyor. Böylece amaç ve sorumlulukları ne olursa olsun grup daha etkin hareket edebiliyor.

“Açılış oyunları” katılımcıları grup olarak bir araya getirip ismen tanışmalarını sağlar. Örneğin; “Ben ve Arkadaşım” oyununda, katılımcılar bir çember oluşturur. İlk oyuncu kendi ismini söyler. İkinci oyuncu kendi ismini ve bir önceki oyuncunun ismini söyler, “Benim ismim Ayşen. Bu arkadaşım Elif”. Üçüncü oyuncu kendi ismini söyledikten sonra kendisinden önce gelen Ayşen ve Elif’e bakarak “Bunlar arkadaşlarım Ayşen ve Elif” der. Bu çember tamamlanıncaya kadar devam eder.

“Hareket oyunları” ile katılımcılar ortama, birbirlerine ısınırlar ve fiziksel gerilimi üzerlerinden atarlar.

“Yaratıcı oyunlar”ın amacı, katılımcıların yaratıcılık ve hayal güçlerini ortaya koymaları için cesaretlendirmektir. “Grup Öyküsü” oyununda, katılımcılar çember olup oturur. Programın temasına göre önceden belirlenmiş konular arasından biri oylama ile seçilir. İlk oyuncu öyküyü başlatır ve bir iki cümle söyler. Kaldığı yerden, ikinci oyuncu bir iki cümle ekleyerek grubun öyküsüne devam eder. Öykü tamamlanıncaya kadar çemberdeki her oyuncu söz alır.

Şehir yaşamından yorulduğumuz anlarda, kendimize gelmek için doğada dolaşmak, sahile, parka veya bir ağaç altına kendimizi atmak isteriz. Doğa sanki bizi çağırır. Bir ağaç altında içilen bir bardak çay bile bizi dinlendirebilir. “Doğa oyunları”, Doğa ile olan bu bağlantımızı zenginleştirip, güçlendirirken, Doğa ile sözcüklerin ve bilinen beş duyumuzun dışında sezgisel ilişki kurmamızı, doğanın mutlu eden, gerginlikleri azaltan şifa yönünü hissetmemizi sağlarlar.

“İnşaat oyunları”nın ilkesi ‘herkes çizemez ama herkes inşa edebilir’. Bu oyunlardan birisinde, katılımcılar yaratıcılık ve hayal güçlerini kullanıp belirlenmiş ölçütlere uygun olarak kendi binalarını inşa eder, sonra gruba sunarlar.

“Proce oyunları” iş dünyasında karışık sorunların çözümüyle uğraşan grupların farklı bakış açıları geliştirmelerine, tartışmadan kalan kapalı noktaları açığa çıkarmalarına yardımcı olmayı hedefler. Örneğin; “Yap, Anlat, Devret oyunu”nda katılımcılar küçük gruplara ayrılıp belirli bir konu üzerinde proje geliştirirler. Belli bir süre sonunda tüm gruba anlatırlar, sonra diğer bir küçük gruba projelerini devredip, bir başka gruptan yeni projelerini devir alıp devam ederler.

Oyunlar, kazanmaya değil katılıma yöneliklerdir. Bu kaybetme korkusunu önler, katılımı daha canlı tutar. Basittirler. Fiziksel güç gerektirmezler. Çocuklar, yaşlılar veya fiziksel özürlüler de oynayabilirler.

Oyun programı grupların gelişim ihtiyaçlarına, katılımcıların sayısına, yaş ve fiziksel durumlarına uygun olarak oyunların harmanlanması ile hazırlanır.

En son ne zaman bir grup insanla oyun oynadınız, gülüp eğlendiniz? Anı yaşarken keyiflenip rahatladınız ve sürdürülebilir yaşama dair bir şeyler öğrendiniz?

Kaynaklar:
1. www.merriam-webster.com
2. “Su Savaşları: Özelleştirme, Kirlenme ve Kar”, Vandana Shiva, BGST Yayınları
3.
www.tema.org.tr
4. http://www.ntvmsnbc.com/news/434510.asp
5. “Dünyayı Nasıl Tükettik?”, Lester R. Brown, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
6. “Ekolojik Bir Topluma Doğru”, Murray Bookchin, Ayrıntı Yayınları
7. “Entropi: Dünyaya Yeni Bir Bakış”, Jeremy Rifkin ve Ted Howard, İz Yayıncılık.
8. “A Quaker Book of Wisdom”, Robert Lawrence Smith, Quill
9. “Şiddetsiz İletişim: Bir Yaşam Dili”, Marshall B. Rosenberg, Sistem Yayıncılık
10. “Troubled Water: Saints, Sinners, Truths and Lies about the Global Water Crisis”, Anita Roddick and Brooke Shelby Biggs, Anita Roddick Books.
11. “Building Trust in Groups”, David Earl Platts, Findhorn Press.
12. “The Spirit of Play”, Dale N. Le Fevre, Findhorn Press.

... ve sıra oyunlarda - 2008

Yayın Tarihi:
“... ve sıra oyunlarda”, Cumhuriyet Sürdülülebilir Yaşam Eki, Nisan 2008 sayısı.

Eren, “ODTÜ tarafından düzenlenen Sürdürülebilir Yaşam Çalıştayı’nda bu oyunları oynadım ve insanların üzerinde yarattığı mucizevi etkiyi deneyimleyip gözlemledim” diye anlatıyor.

Neden “Sürdürülebilir Yaşam Oyunları?” Çünkü sürdürülebilir yaşam, kişisel gelişimi, saygılı, dürüst, samimi ve iyi niyetli iletişimi, anlayışı, sorumluluğu, şiddetsizliği, dayanışmayı, anlaşmayı, çözüm odaklı olmayı, toplumun iyiliğini kişisel çıkarların üzerinde tutmayı, takım ruhunu, Doğa’nın içinde O’ndan bir parça olmayı destekler. Bu oyunlar kişi ve grupları “sürdürülebilir yaşam” kavramına eğlendirerek hazırlamayı amaçlar. Eğlencesiz yaşam sürdürülemez!


ODTÜ tarafından düzenlenen Sürdürülebilir Yaşam Çalıştayı’nda bu oyunları oynadım ve insanlar üzerinde yarattığı mucizevi etkiyi deneyimleyip gözlemledim.

Günümüzde alışılagelmişin dışında özel tasarlanmış bu oyunlar, oyuncuların birbirini tanıması ve eğlenmesinin ötesinde, ruhsal, düşünsel, zihinsel ve sezgisel gelişimlerinin ve farkındalıklarının artmasında kullanılıyor. Bu oyunlarla, bilginin monolog şeklinde eğitimciden pompalanması yerine, katılımcıların yaşayarak deneyim kazanmaları ve bunu grupla paylaşmaları amaçlanıyor.

Oyunlar, birbirini tanıyan veya tanımayan insanlar arasında güven, samimiyet, birbirini kabullenme, birlik duygularını geliştirirken, grup haline gelmelerine yardımcı oluyor. Başta birbirinden soyutlanmış duran kişiler arasında ortak benlik oluşuyor. Birlikte oynayan, eğlenip, gülen insanlar arasında iyi niyet duyguları artarken, takım ruhu güçleniyor. Böylece amaç ve sorumlulukları ne olursa olsun grup daha etkin hareket edebiliyor.

“Açılış oyunları” katılımcıları grup olarak bir araya getirip ismen tanışmalarına yardımcı oluyor. Örneğin; “Ben ve Arkadaşım” oyununda, katılımcılar bir çember oluşturur. İlk oyuncu kendi ismini söyler. İkinci oyuncu kendi ismini ve bir önceki oyuncunun ismini söyler, “Benim ismim Ayşen. Bu arkadaşım Elif”. Üçüncü oyuncu kendi ismini söyledikten sonra kendisinden önce gelen Ayşen ve Elif’e bakarak “Bunlar arkadaşlarım Ayşen ve Elif” der. Bu çember tamamlanıncaya kadar devam eder.

“Hareketli oyunlar” oyuncuların ısınmalarını ve fiziksel gerilimi üzerlerinden atmalarını sağlar.

“Yaratıcı oyunlar”ın amacı, katılımcıları yaratıcılık ve hayal güçlerini ortaya koymaları için cesaretlendirmektir. “Grup Öyküsü” oyununda, katılımcılar çember olup oturur. Programın temasına göre önceden belirlenmiş konular arasından biri oylama ile seçilir. İlk oyuncu öyküyü başlatır ve 1-2 cümle söyler. Kaldığı yerden, ikinci oyuncu 1-2 cümle ekleyerek grubun öyküsüne devam eder. Öykü tamamlanıncaya kadar çemberdeki her oyuncu söz alır.

“Doğa oyunları”, Doğa ile bağlantımızı zenginleştirip, güçlendirirken, Doğa ile sözcüklerin ve bilinen beş duyumuzun dışında sezgisel ilişki kurmamızı, doğanın mutlu eden, gerginlikleri azaltan şifa yönünü hissetmemizi sağlarlar.

“İnşaat oyunları”nın ilkesi ‘herkes çizemez ama herkes inşa edebilir’. Katılımcılar yaratıcılık ve hayal güçlerini kullanıp belirlenmiş ölçütlere uygun olarak kendi binalarını inşa eder, sonra gruba sunarlar.

“Proce oyunları” iş dünyasında karışık sorunların çözümüyle uğraşan grupların farklı bakış açıları geliştirmelerine, tartışmadan kalan kapalı noktaları açığa çıkarmalarına yardımcı olmayı hedefler. Örneğin; “Yap, Anlat, Devret oyunu”nda katılımcılar küçük gruplara ayrılıp belirli bir konu üzerinde proje geliştirirler. Belli bir süre sonunda tüm gruba anlatırlar, sonra diğer bir küçük gruba projelerini devredip, bir başka gruptan yeni projelerini devir alıp devam ederler.
Oyunlar, kazanmaya değil katılıma yöneliklerdir. Bu kaybetme korkusunu önler, katılımı daha canlı tutar. Basittirler. Fiziksel güç gerektirmezler. Çocuklar, yaşlılar veya fiziksel özürlüler de oynayabilirler.

Oyun programı grupların gelişim ihtiyaçlarına, katılımcıların sayısına, yaş ve fiziksel durumlarına uygun olarak oyunların harmanlanması ile hazırlanır.

En son ne zaman bir grup insanla oyun oynadınız, gülüp eğlendiniz? Anı yaşarken keyiflenip rahatladınız ve yeni bir şeyler öğrendiniz? Sürdürülebilir yaşam oyunlarına buyrun….

Kaz Dağları Ağlar, Hilmi Güler - 2007

Yayın Tarihi:
“Kaz Dağları Ağlar, Hilmi Güler”, Yeni Harman, İstanbul, Kasım 2007 sayısı.


Mitolojisi, zeytin ağaçları, tertemiz havası, buz gibi suyu, bereketli toprakları, endemik türleri, ormanları, ormanlarda yaşam bulan canlıları, Çanakkale domatesi, Ezine peyniri, zeytinyağları, turizmi ile Kaz Dağları tehdit altında. İnsanları süsleyecek sarı altın için yöre insanının ekmek kapısı yeşil altından vazgeçiliyor.

5177 sayılı kanun, orman, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı, sit alanları, su havzaları, kıyı alanları ve sahil şeritleri, karasularında maden arama çalışmalarına izin veriyor. Yani Sultan Ahmet Camii’nin altında veya Anıtkabir’de maden arayabilirsiniz. Ülkenin tarihi, doğal zenginliklerini, yöre halkının geçim kaynaklarını, yaşam kalitesini dikkate almayan bir anlayışla, kolayca. Gereken sadece idari makamlardan alınacak izin, ormanda ağaç kesiliyorsa bunun karşılığı olarak devlete ödenecek bedel.

Kaz Dağlarında yıllarca toprak altında yatan altın birden fark edildi. 11 ayrı şirket 37 farklı noktada altın bulmak için sondaj çalışması yapmaya başladı.
Ormanlarda ağaçlar kesildi, yollar açıldı, şantiyeler kuruldu. İçme suları bulanmaya, toprakta yapışkan yabancı maddeler görülmeye başlandı. Siyanürlü altınla tanışan Bergama örneğini bilen halk, aynı kaderi paylaşmamak için ayağa kalktı. Kazdağını Koruma Girişim Grubu adıyla birlik oldu, belediyelerin, muhtarların ve pekçok sivil toplum kuruluşunun desteği ile seslerini duyurmaya başladı.

Yöre halkının giderek artan tepkisi üzerine Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası 27 Ekim tarihinde “Kazdağlarında Madencilik, Turizm ve Çevre” konulu toplantı düzenledi. Toplantıya Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler de katıldı. Daha önceki beyanatlarında yörede altın aranmasına tepki gösterenleri ajanlıkla suçlayan ve arkalarında yabancı güçler olduğunu iddia eden Bakan’a toplantıda Kazdağı Korumu Grubu büyük tepki gösterdi. Sayın Hilmi Güler “Bu sözleri söylemedim. Tekzip gönderdim. Basın yayınlamadı” diyerek basını suçladı. Bakanın yöre halkından çok maden şirketlerine yakın olduğunu söyleyen Kazdağı Koruma Grubu, varolan maden yasaları ile Anıtkabir’in altında bile altın aranabileceğini yasaların değişmesini istediler.

Kazdağlarındaki altına bu hücumun nedeni Avrupa Birliği’nde “Madencilik Rönesans”ının başlaması ile dünyadaki altın fiyatlarının hızlı yükselişi olarak gösteriliyor. Asıl yabancı güçler altın arama çalışmalarının arkasında Sayın Hilmi Güler!

Toplantıda maden şirketlerini savunan Bakan, istihdamı artırdıklarını, vergi verdiklerini belirtti. Halkın tepkisinin bilgisizlikten ve yaratılan dedikodulardan kaynaklandığını, altın arama çalışmaları sırasında kullanılan siyanür miktarı için Avrupa Birliği standartlarını esas aldıklarını ve hatta daha hassas olduklarını söyledi. Bakana göre siyanür bu kadar abartılacak bir konu değil. Siyanürle şaka bile olmaz, Sayın Bakan!

Altın arama çalışmalarının yöreye vereceği zarar derin ve çok boyutlu.

Toplantıda konuşan Bayramiç Belediye Başkanı İsmail Sakin Tunçer sadece bir köyün yıllık elma üretiminin 35 trilyon olduğunu söyledi. Bayramiç ilçesinin yıllık kayıtlı tarım üretimi 500 trilyon ve üreticiler de vergi ödüyor, istihdam yaratıyorlar. Üstelik hem kendilerini hem yurt genelindeki tüketicilerini besliyorlar. Tunçer, “Halkımız endişeli. Bilgilenmek istiyor. Ağaçlarımız kesiliyor diye köylüler rahatsız. Ormancılara soruyoruz, cevap alamıyoruz. Altın aranan yer Bayramiç’in 5-6 km yukarısında ve baraja su veren derelerin üzerinde. Havamızın, suyumuzun, toprağımızın kirlenmesini istemiyoruz” dedi.

Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı İlhami Tezcan, Dünya markası olan zeytin ve zeytinyağı üreten firmalar olduğunu, meşhur Ezine peynirinin yeni tescil edildiğini, Çanakkale domatesinin marka olduğunu söyledi. Bu bölgedeki siyanürlü altın arama faaliyetleri bütün bu çalışmalarını olumsuz etkileyecek ve zarar verecek. Oda, bu nedenle Kazdağlarında altın aranmasına karşı.

Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, Belediye Meclisinin Kazdağlarının Çanakkale yakasında da koruma alanı oluşturulması, Milli Parklar alanına alınması, altın maden aramalarının durdurulması kararı aldığını açıkladı.

Kazdağı Koruma Girişimi’nden Mehmet Öngen Kazdağlarının Alplerden sonra dünyanın oksijen bakımından ikinci zengin bölgesi olduğundan, eşsiz mitolojik geçmişinden ve doğal güzelliklerinden dolayı turizm açısından büyük potansiyel taşıdığından bahsetti. “Alplerde siyanürle altın çıkarmak için ilgili bakanlığa gitseniz sizi deli diye akıl hastanesine kaldırırlar. Ülkemizde Kazdağlarında altın aramak için şirketlere ruhsat veriliyor” diyerek devlet politikasını eleştirdi. Maden şirketlerinin, Kazdağlarında yaşayan halkın tepkisini genel olarak madenciliğe karşı gibi gösterdiğini, bunun yanlış olduğunu söyledi. Yöre halkının sadece Kazdağlarında maden aranmasına karşı olduklarının altını çizdi. Yörenin yeşil altınının sarı altından daha değerli olduğunu belirtti.

Kaz Dağları dünyanın iki yüz ekosisteminden birine sahip. Ormanlarında Kazdağı göknarı gibi pekçok endemik bitki türünü barındırıyor. Kazdağları ayrıca nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan hayvan türlerine ev sahipliği yapıyor. Sondaj alanları ve buralara giden yolları açmak için pek çok ağaç kesildi. Sayın Hilmi Güler sadece altın şirketlerinin değil ormancıların da ağaç kestiğini söyleyerek maden şirketlerini savundu. Toplantıda söz alan Orman Bölge Müdürlüğünden Erdoğan Üçpınar’a göre şirketler ruhsat sürelerinin bitiminde kullandıkları alanları aynen iade edecekler, kestikleri ağaçların bedelini de ödüyorlar. Bu, ormanları kesilecek kütük olarak gören cahil ve kısır bakış açısının ifadesi. Ormanlar bir bütün olarak pekçok bitki ve hayvanı barındıran bir ekosistem. Altın arama şirketleri on yıl sonra çekip gittiklerinde, ormana verdikleri zararın telafisi belki yüzlerce yıl sürecek, belki de hiç mümkün olmayacak.

Aynı gün öğle saatlerinde yöre köylüleri ve halk, Belediye Başkanları, Sivil Toplum Kuruluşları, bazı partiler ve Oktay Konyar’ın öncülüğünde Bergama köylülerinin katılımı ile Kazdağını Koruma Girişimi basın açıklaması yaptı. Grubun talebi Kazdağındaki altın arama çalışmalarının hemen durdurulması, yörenin yerüstü zenginlik kaynaklarının kullanılıp geliştirilmesi, tarihi, doğal zenginlikleri, halkın geçim kaynaklarını, yaşam koşullarını hiçe sayan maden arama çalışmalarına izin veren 5177 sayılı “Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişişlik Yapılmasına İlişkin Kanun”un değiştirilmesi.

“Ferman madencilerin ve Hilmi Guler’inse, Kazdağları Bizimdir.”
"Maden Yasasına Hayır"
“Sarı Altın Değil Yeşil Altın”
"Korfezin Altını Zeytin ve Turizmdir"
“Siyanürün Şakası Olmaz”
“Kaz Dağları Ağlar, Hilmi Güler”
“Kazdağları Bizimdir.”

İmza kampanyasına destek vermek isteyenler için: http://www.marcep.org/index2.asp?sayfa=imza

Nükleersiz Bir Dünyaya Barış İçinde Yürüyorum- Timur Daniş ile söyleşi - 2007

Yayın Tarihi:
“Nükleersiz Bir Dünyaya Barış İçinde Yürüyorum- Timur Daniş ile söyleşi”, Git Magazine, İstanbul, Eylül-Ekim-Kasım 2007 sayısı.

Yürüyüşçü, Aktivist, Çevreci, Gazeteci…

Otostopla seyahat eden, hiciv adamı, aktivist, yürüyüşçü, çevreci gazeteci, yazar Timur Daniş’le yürüdük ve yürürken “yürüyüş felsefesi” ile özel hayatı üzerine söyleştik.

Timur seninle yürürken tanıştım. Baktım ki sen hayatın boyunca yürümüşsün ve yürümeye devam edecek gibi görünüyorsun. Yürümek senin için ne ifade ediyor?


Bana sormuşlardı “GİT dergisinin ve senin yürüyüş felsefen nedir?”. Bu sorunda benzer. Gençlik yıllarımda çok sistemli ve bilinen bir felsefe ile yakın ilişki içindeydim. Gençlik konusunda çalışıyordum. Ve hayatım bu felsefe tarafından şekillendirilmişti. Bu sosyalist ve Marksist bir felsefe idi ve dünyayı sosyalist olarak görmek istiyordu. Biz 70 yılların sonuna doğru üniversite yıllarında bunun için son derece sınırlı bir şekilde çalışmaya başladık. Bir devrim olacaktı ve biz ülkemizin gençliğinin seyahatlarini organize edecektik. Bu arada daha sert işlerde yapıyorduk tabii ki. Yazılar yazıyorduk, sokak tiyatrosu yapıyorduk, 1 Mayıslara katılıyorduk, sanatla, edebiyatla, şiirle uğraşıyorduk. Bu çalışmalar sırasında çeşitli yeteneklerimiz görülmüştü. Bu gençlik kuruluşunun turizm bürosuna seçilmiştik. Bu bir onurdu. Süleyman Kanburoğlu’yu bu dönemde anmak isterim. Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı vardı. 12 Mart’tan sonra kapatıldı. 70’lı yılların öncesinde kurulmuş ehliyet sınavları düzenleyen, kültür ve folklor grubu olan, kültür/gençlik turizmi yapan teknik bir kuruluştu. Süleyman abi bu deneyim bize taşımıştı.

Bu o zamanlar Türkiye’de olmayan bilinmeyen bir turizm çeşidi idi…
Evet. Dağlara, mini-tur İstanbul bizim rehberimizdi. İngiliz bir yazarın yazdığı Marmara ve çevresine dair bir kitaptı. Bu kitap bize gençlik yıllarımızda bir seyahat etme anlayışı getirdi. Neydi bunlar; otostop, ucuz seyahat yolları, pasonun sağladığı imkanlar, gitme isteği, bunu gerçekleştirme isteği ve organizasyon yapma.

Çevreci bir yaklaşımla tabii…

O zamanlar çevreci yaklaşımı yoktu. Sosyalist bir yaklaşım olarak gördük. Dünyadaki sosyalist kuruşlarla ilişkiler vardı. Avrupada sosyal demokrat seyahat kuruluşları vardı. Onların öğrenci ve gençlik değişimleri ile ilgileniyorduk. Küba-Havana festivali vardı. Süleyman abi biletleri organize etmişti. Avrupa’ya gidiş gelişler organize ediliyordu. Teknik bir yanı vardı. Daha kalıcı bir yapıya dönüştürmeye çabalıyorduk. Ülke o ara 12 Eylül ile sağa sola savruldu. Darbeler vs. Ülkenin öncelikleri vs. ile bir savrulma yaşandı ve herkes bir tarafa savruldu. Ama o günlerden bende bir seyahat etme biçimi yerleşti. Bu neydi? Otostopla. Bu arada abim ODTÜ’de okurken 68’li yıllarda abim otostopla İngiltere’ye gidip gençlik kamplarında çalışmıştı. Bu da bende ta çocukluk yıllarında bir maya oluşturmuştu. Ben bildim bileli otostop yaparım. 16-17 yaşında başladım. Savrulmanın ardından kendimi bambaşka bir değerler sistemi içinde buldum kendimi. Profesyonel ithalat ihracat şirketinde çalışmaya başladım. İnanmasam da bu yeni sistemin içinde yer alıyordum. İnandıklarımla yaşadıklarım arasındaki tezatlara bu seyahat anlayışı ile… tabii edebiyat, kültür ve sanat ile ilişkim tamamiyle kesilmişti. Ama seyahat etmeye devam ettim.

Yalnız mı seyahat etmeyi tercih edersin?

Yeni değerler sisteminin çökmeye başladığı anda ben yalnız başına İstanbul’dan sırt çantamı alıp Türkiye kıyılarını yürüme projesine başladım. Bu çalışırken kafamda kurduğum bir şeydi. Bir gün gerçek oldu. İstanbul’da çantamı aldım ve başladım yürümeye…. Bu iki sene aralıklarla sürdü. Bodrum’a ve oradan Marmaris’e kadar yürüdüm. Bu yürüyüşlerle birlikte 6-7 senelik bir aradan sonra yeniden tiyatroya, sinemaya ve yazıya döndüm. Dergi çıkarmaya başladım. O zamanlar Cağaloğlu’nda dergi çıkarmak çok zor bir şeydi. Tamamen kendi olanaklarımla, çok küçük ölçeklerde… Ve eski sesimi bulmaya başladım.

Yürümek, gitmek konulu bir dergi miydi?

Yürüyordum. Gelip yazıyordum. 1 sene yürüdüm. 7 sayı dergi çıkardım. Bu 3 yıl kadar sürdü. Bu yaklaşımım ise hep sürdü. İlk Süleyman abiden aldığımız yaklaşım. Uludağ’ın tepelerine soğuk havalı kutularla yiyecek taşıyarak, matsız, uyku tulumsuz çıkardık. O zamanlar Türkiye’de bunlar yoktu. Bu şartlarda seyahat, dağcılık, turizm… Ülkeye dünyaya “bu kaça, daha ucuz nasıl olur, nasıl yaparız, kim yapmış, bu güzel gidin” şeklinde hayatın devamı olarak KARGA “söyleyin ne gördünüz?” sloganıyla başladı. Bu Baudler’in ünlü lafıdır. Sonra yeniden profesyonel gazeteciliğe döndüm. Yeşil felsefe ortaya çıkmıştı.

Bu dönem çevreci kimliğini kazanmaya başladığın dönem mi?

Ben hep çevreci değilim dedim. Yeşil bir yaklaşımım var dedim. Zamanla bu yaklaşımım yeşil olmadığı ve yeşillerin de o olmadığı ortaya çıktı. Eski çok inanmışlık ve onun savrulması ve profesyonel olarak da gazetecilik yaptığım için süreci çok iyi ve yakında okuyabiliyordum, neyin ne olduğunu çok süratli öğreniyordum. Çünkü çok popüler bir noktada çalışıyordum. NOKTA’da idim. NOKTA soru sorabilEN ve cevabını alabilen bir yerdi. NOKTA’da “Yeşil Sayfalar” ve “Serüven” sayfası yapmaya başladım. O zamanlar benim yürüyüşlerim başlamıştı. İstanbul çevresinde yürüyüşler yapan PATİKALAR yürüyüş klübü kurmuştum. Sonra profesyonel gazetecilik yıllarımda, yeşil hareketin tıkandığı noktalar, çevre hareketinin ne olduğu ne olmadığı veya bir hareket olup olmadığını sorgularken doğal olarak anti-nükleer hareketi gördüm. 92-93 yılları Türkiye’de nükleer santral yapma dönemi idi. Yürüyüşlerim yine başladı.

Bu sefer aktivist yürüyüşleri…

Tabii eylem yürüyüşlerim başladı. Ankara yürüyüşümü yaptım. 93 yılında İstanbul Ankara yürüyüşüme başladım. 94’de İstanbul Sinop yürüyüşünü yaptım. O zamanki belediye başkanı “Buraya santral yapamaz demişti.” Radyoda konuşmam engellenmişti. Oradan Akkuyu’yu yürüdüm ve 3.5lık bir yürüyüş yaptım. Yürüyüşün bir noktasında Ankara’ya geldim. 94 yılında Greenpeace’in ilk Türkiye eylemi vardı Ankara’da. Meşhur Enerji Bakanlığı eylemi. O yıllarda Anti-Nükleer Platform ve benim yürüyüşlerim vardı. Sıkı bir çalışma götürüyorduk. Greenpeace eyleminde Yeni Zelanda’lı bir aktivist bana Avrupa yürüyüşü hakkında bir mektup verdi. Bu yürüyüş 1 Ocak 1995’de düzenlenecekti. Kasım 94’de Türkiye yürüyüşüm bitti ve eve döndüm. Hayat arkadaşım Barbara ile konuştuk ve Avrupa yürüyüşüne katılmaya karar verdik. Yürüyüş sırasında Barbara çok destek oldu. 4 defa geldi. Birlikte yürüdük. 95 Mayıs’ında Viyena’dan başladık. Türkiye yürüyüşüm bitince Avrupa yürüyüşü için hazırlık yapmaya başladık. Rozetler yapmaya başladık. “Nükleersiz bir dünya için İstanbul’da yürüyoruz” diyorduk.

Mesaj verdin mi?

Tabii. Doğrudan. “Nükleer santral istemiyorum.”, “Nükleersiz bir dünya için barış içinde yürüyorum.”… Fotoğrafevi için haftasonu yürüyüşler yapıyordum. Oradan gelen parayı kampanyaya aktarıyordum. Broşürlerde “yürüyüşe katkı – nükleersiz bir dünyaya barış içinde yürüyorum.”a aktarılacaktır.” Diyordu.

Bu noktada felsefen ortaya çıkıyor. Yürüyorsun, Barış İçinde ve Nükleere Karşı…94 yılında hayat felsefen oluşuyor…

Avrupa yürüyüşünün sloganı o yıllardan beri geldi. bugün hala kullanılyor. “Bugünü barış içinde yaşadım.” , “Bugün hala Türkiye’de nükleer santral yok.”. Ankara’daki konuşmalarda örneğin, basın mensuplarına “Sayın basın mensupları, hoş geldiniz. Güzel bir Ankara gününden sizi selamlıyorum. Ülkemizde çok şükürki halen nükleer santral yok ve halen barış var.” Gibi bir açılış yapıyorduk. Bu böyle devam etti. “Hala yok, hala barış var.” Avrupa yürüyüşüne 5.5 ay katıldım ve 3500 km yürüdüm…

3.500 km yürüdünüz?

Tek tek, adım adım…Eşyalarımızı taşıyan bir aracımız vardı. Araçta yemek yapılıyordu. Avrupa yürüyüşünde vejeteryan olmak, barış içinde olmak, nükleere karşı çıkmak, ekolojist yaklaşımla bir felsefe oluşturmasa da tanıştım. Ekolojist yaklaşım biraz doğu felsefesini andırsa da tam bir felsefik yaklaşım ortaya konulamadı. Ekolojistler var. Çevreciler var. Yeşiller var. Bunların değer yargıları var. Avrupa yürüyüşünde günlük hayatı vejeteryan yaşadık, nükleere karşı şiddet çıkarmadan eylem yaptık. Bunlar temel sözleşmelerdi. En önemlisi vejeteryan yaşadık. Bu ekip kendi ekonomisini devam ettirdi.

Neden vejeteryan yaşamak o kadar önemli?

Hayvanları yemeye hakkımız yok. Sağlıklı değil. Ben az da olsa et yiyorum. Çevremde et yendiği için ve et ağırlıklı yiyeceklerin sunumu daha fazla olduğu için et yiyorum. Ama vejetaryanların bu önermesine katılıyorum. Avrupa yürüyüşünde vejeteryan hayatın nasıl olduğunu bizzat yaşayarak anladım. 5.5 ay süren disiplin beni etkiledi. Çevremde dayatma olsa vejertaryanlığı benimseyebilirim.

GİT dergisi ne zaman yayınlanmaya başladı?

95 yılında Avrupa yürüyüşünden dönünce GİT dergisi başladı ve bu seyahat anlayışının, felsefesenin dergisi oldu. GİT dergisi o yıllarda çokca parlak kağıtlarda çıkmaya başlayan seyahat dergilerinin yerine saman kağıdına basılarak başladı. Leman Dergisinde popüler alana kaydık. Sinop Akkuyu nükleer yürüyüşümü, Avrupa yürüyüşümü anlattım. GİT dergisi on seneye yakın yayınlandı ve anti-nükleer haraketin ve Bergama hareketinin içinde yer aldı. Eylem için seyahat etmek iç içe girdi. Akkuyu’da “Atomun Karşısındaki Ev”i kurduk. Burada yaşananlar günce olarak GİT dergisinde anlatıldı. İnsanlar otostopla veya trenle gruplar oluşturup Akkuyu’ya geldi. Köy çalışması yaptık. Şambrellerle köye indik, pijamalı piknikler yaptık. Ucuz bilet bulundu toplu olarak 300 kişi Venedik’e gidildi. Otostop klüpleri kuruldu. O ara ben özellikle dağcılık tartışmalarının dışında kendimi tutamayıp içine girince çok büyük darbe aldı. Dergi bulunduğu yeri koruyamadı. Buı tartışmaları içinde laf üretildi, bu ben de kaynaklandı, hataydı. Laflar doğruydu. Benim biraz gazetecelik tarafım ağır bastı. Halbuki yayıncı olarak tirajı düşünerek yapmamam gerekirdi. Matbaa değişimi oldu ve o dönem biz bir ara verdik.

Oğlun Yunus’la çok özel bir ilişkin var. Bazen ebeveyn-çocuk bazen iki arkadaş gibisiniz. Yunus pek çok aktivitende sana eşlik ediyor. Gördüğüm kadarıyla bunu da büyük bir keyifle yapıyor. Oğlunun hayatına girdiği dönemleri anlatır mısın?

GİT dergisi ara verdiği dönem oğlum Yunus doğdu. 3 sene kadar başka bir disiplin içine girdim. Batı tarzı bir çocuk yetiştirme disiplini. Eşim batılı ve batı formülleri ile çocuk yetiştirdi. O’nun bana verdiği reçetelerle dolaylı olarak batı felsefesinin içinde buldum kendimi. O dili hiç bilmediğim halde. Bana sunulan reçeteleri çok iyi uyguladım. Bu benim hayatımı belirledi. Çocuğumla seyahat etmeye başladım. 6 aylık iken kaya tırmanışına götürdüm. Sırt çantamla Ballı kayalara çıktık. O dönem ülkede savaş karşıtı çalışmalar başladı. Irak’a ABD saldırısına dayanamadım. Tepki vermeden duramadım. Kendi en iyi bildiğim şekilde yürüyerek tepki verdim. Oğlumu da buna kattım. Eşimin 8 sayfalık bir soru listesi ile karşılaştım. Soruları yanıtladım ve 14 Şubat’ta yürüyüşe başladım, İstanbul Kadıköy’den başlayıp Ankara’ya yürüdük. Çok büyük etki yarattı. Yunus’a bir araba bulduk. 18 aylıktı. Şehir içlerinde Yunus’la şehir dışında ben yürüdüm. Alt temizlemeler, mamalar, uyku düzeni. Yürüyüş boyunca bunu halledebiliyordum. Eksozdan dolayı onu fazla yürütmek istemedim. Yalnız büyük bir yanlış anlama ve provakasyon oldu. O ortam artık barış ortamı değildi. Polisler, gazeteciler geliyor, flaşlar patlıyor falan. Çocuğuma polis ve basın terörünü yaşatamam diyerek Yunus geri döndü. Ben Ankara’ya devam ettim. Yaptığım en teknik en başarılı yürüyüştür. Saniye saniye kontrollü hedefe yürümüşümdür. 1 Mart tezkeresini hedeflemiştir. Tezkerenin 1 gün erken çıkma ihtimaline karşı 1 gün 60 km yürümeyi hedeflemişimdir. Nükleer yasaya karşı meclisin etrafında yürüme fikri buradan çıktı.

Anti-nükleer çalışmaları yeterli buluyor musun?

Anti-nükleer grup yeteri kadar uyanık değil. Konuya sahip çıkan insanlar yeterince uyanık değiller. Anti-nükleer yürüyüşlerin çıkış noktası bu savaş karşıtı yürüyüşümdür. Bir hedefin olması, bir hedefi başlatmak. Çalışmaları büyütmek gerekiyor. Yasanın çıkması anti-nükleer çalışmaları yeterince büyütememektendir. Ankara’a meclis karşısındaki yürüyüşümü 24 kişiyle bıraktım.

O yürüyüşün ile başka aktivistlere bir karşı duruş yolu gösterdin.

Savaş çıkınca büyük bir kırılma ve çalkantı yaşadım. Batılı çocuk yetiştirme felsefesi benim çok zamanımı aldı. 1 yıl sonra dergi çıkarmaya başladım. Savaş karşıtı yürüyüşümde Yunus’la ilgili yalanlara cevaben ben Yunus’la 2500 km otostoplu yürüyüş yaptım. Yunus 2.5 yaşındaydı. Aramızda yeni bir dünya kuruluyordu, baba oğul arasındaki dialoglarla yeni bir hayat biçimi oluştu. Annesiyle batılı bir hayat tarzı içinde olan ama baba oğul yerelliğiyle giden ve seyahat eden bir dünya.

Hayatımda kısmen bir değişiklik oldu ve hayat arkadaşımdan ayrıldım. Bu ayrılışla birlikte yeni bir arayış başladı. Günlük hayatımı belirleyen yaklaşım şu an yanımda değil. Kendime yeni bir hayat oluşturma. Felsefe ile yeniden bağ kurma. Yeni bir yol arayışı içindeyim. Yol arıyorum. Bu yolu aramak zaten bir felsefe. Yolumu arıyorum.

Yolda yürümüyor, yürüyeceğin yolu arıyorsun…

Tabii. Hayatta gideceğim yolu arıyorum. Nadide Azatoğlu’nun gel Selçuk’ta yürüyüş yollarını çıkar demesi üzerine geldim. Arazide patikalarda yolumu kaybedip bulmam gibi eski hayatımı bitirip yeni bir hayat anlayışı için buradayım. Taa gençlik yıllarımdan gelen şiirle, edebiyatla, sanatla, tiyatroyla, anti-nükleer hareketle olan bağımı yeniden oluşturmak üzereyim. Bunu oturttuğumda bu şekilde yaşayacağım.

Bundan sonra neler var?

Önerilerim var. Eskiden gelen seyahat anlayışımı uygulamaya çalışacağım. Ama altyapı değişti, insan ilişkileri, turizm tarzı değişti daha pek çok şey değişti. Nadide bunu turizm olarak ifade etmiyor. Yürüyüş klübü olarak ifade ediyor. Seyyahla, seyahatle ilişkisini kurmak istiyor. Ben de bunu turizm olarak görmüyorum. Ben bir seyyahım ve dünyadaki diğer seyyahlarla beraberim. Burada misafirim. Bir model kurmaya çalışıyorum. Ben bunu kurarsam buradan devam etmek isterim. Burası kendini var ederse ben bir parçası olup yoluma devam ederim. Nadide ile yaptığımız şeye başkalarını da katarak devam edebilir. Burası bir kasaba. Gelip misafir oluyorsun, yemek yiyorsun. Burada tarih var, deniz var, yemek var, insan ilişkileri var, 250 kuruşa çay var. Buna karşıt olarak süratli bir kirlenme de var. Kuşadasına gitmiyorum ve insanlara önermiyorum.

Yunus’la çok özel ve farklı bir ilişkin var. O’nun için yürüme hayalleri kuruyor musun? Yani büyüyünce şunları yapsın gibi?

Yunus’la futbol hayalleri kuruyorum. Futbola çok ilgi duyuyor. Benim ilgilerime hep karşılık verdi. Kaya tırmanışına, yürüyüşlere götürdüm, katıldı. Sırtımda taşıdım. Artık büyüdü, taşıyamıyorum. İlerde belki O beni taşıyacak. Şu an Yunus’un ne istediği önemli Yunus kaleci olmak istiyor. Ben O’na kaleci eldiveni, kazağı alıyorum. Geldiği zaman yürüyüşlere gideceğiz, denize gireceğiz, sahilde yürüyüş yapacağız. Yunus ne istiyorsa O’na destek oluyorum. Yol arkadaşlığımız devam ediyor. Çok iyi bir otostop arkadaşım. Çok iyi ekopazar arkadaşı. Pazara mal taşıyan arabalarda maydanozlar arasında uyudu. Matın üzerinde terasta yatabiliyor.

Tam sana göre bir çocuk..

Veya ben O’na göre bir babayım. Bu bir arkadaşlık. Bugüne kadar böyle geldi.

Paylaştıkların için teşekkür ederim.

İklimler Değişiyor Sayın Al Gore, Ya Siz? - 2007

Yayın Tarihi:
“İklimler Değişiyor Sayın Al Gore, Ya Siz?”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2007.

“Uygunsuz Gerçek” filmiyle tüm dünyaca tanınan kendi ifadesiyle “aktivist, emekli politikacı” Al Gore geçtiğimiz ay Türkiye’de seçkin bir gruba küresel ısınmayı anlattı. Üniversite yıllarından beri bu konuyla ilgilenen Al Gore, gerek ABD hükümetini gerekse Birleşmiş Milletleri giderek tüm dünyayı tehdit eder boyuta ulaşan küresel ısınma sorununun varlığını kabul etmeye ve durdurmak için önlem almaya ikna etmeye çalışıyor. Dünya kamuoyunu konunun vehameti karşısında harekete geçmeye davet ediyor.

“Küresel ısınma gerçeğini hissetme kapasitesine sahibiz. Gerçek bazen rahatsız edici olabilir, hoş karşılanmaz ve kolayca ihmal edilir. Bazen bizi değişime zorlayacağı için gerçeği bilmemezlikten geliriz. Sevdiğimiz şeyler için derin koruma, kollama duygusu geliştirirsek gerçekleri kabul ederiz ve değişim için çabalarız.”diyor Al Gore.

Yıllardır kendisini bu konuya adayan bir “aktivist” olmasına rağmen kendisi ne zaman bireysel önlemler almaya başlamış? Özel hayatında hiçbir şey yapmadığı, evinde normal bir Amerikan ailesinin 20 katı elektrik harcadığı ortaya çıkınca. Küresel ısınma gerçeğini yıllardır iyi bilen, tüm dünyaya bu gerçeği anlatmayı vazife edinen Al Gore’un sorunu gidermek için çaba harcaması, dünyaya örnek olması beklenirken, evinde enerjiyi sorumsuzca harcaması tam bir samimiyetsizlik örneği. Konuşmak kolay ama alışkanlıkları değiştirmek güç iştir, niyet ve çaba gerektirir! Peki eleştirileri alınca neler yapmış? Evlerini “sıfır karbon” hale getirmek için uğraşıyorlarmış. Sıfır karbon açığa çıkardığı kadar karbonu emerek genel toplamda karbon üretimini sıfırlayan sistemler için kullanılan yeni moda bir terim. Evinin çatısına güneş enerji paneli yerleştirmiş. Ayrıca toprağın ısısı ile evi ısıtıp, soğutan jeotermal bir sistem kurdurmuş. Elektrik tasarrufu sağlayan ampüller takmışlar, çerçeveleri değiştirmişler. Bütün bu değişiklikler elektrik ve doğalgaz faturasına da ayrıca yardımcı olmuş!

Konuşmasında kriz sözcüğünün Türkçe ve İngilizce’de “alarm” anlamına geldiğinden, Japonca ve Çince’de ise çift anlamlı “tehlike”,“fırsat” olduğundan bahsetti. Her krizin yaşam tarzımızı ve ekonomimizi değiştirmek için aynı zamanda bir fırsat olduğunu söyledi. Doğru, yaptığı 2 saatlik “Uygunsuz Gerçek” sunumu için dolar bazında yedi sıfırlı bir rakam aldığı iddia ediliyor. Bu tutar hem aile ekonomisini hem de hayat tarzını değiştirecek büyüklükte! Son olarak, gittiği balık lokantasında nesli tükenme noktasına gelen bir balığı yiyerek yine büyük tepki aldı. “Uygunsuz Gerçek” sunumunda küresel ısınma ile bazı hayvan soylarının tükendiğini söyleyen Al Gore, “aktivist” olarak nesli tükenen balıkları korumak yerine yiyerek daha hızlı tükenmelerine katkı sağlıyor.

“Gerçeği” bilmesine rağmen kendisini ve ailesini “değişime” zorlayan etken kamuoyunun baskısı gibi görünüyor. Kendisi eski bir politikacı olabilir ama “aktivist” midir? Konuşarak “aktivist” olunmuyor. Eskilerin dediği gibi “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.”

Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler! - 2007

Yayın Tarihi:
“Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler!”, YeşilİZ Dergisi, İstanbul, Mayıs-Haziran 2007 sayısı.
"Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler!", www.tarimmerkezi.com.tr , www.ekolojistler.org, www.tarvak.org.

Tohum ve Yaşam Forumu için İstanbul’a gelen Avrupalı 3 çiftçi ile küresel iklim değişikliği, kuraklık, yerel çeşitler, tohum ve GDO’lu ürünler üzerine söyleştik. Sorunların ortak, çözümün tek olduğunu belirttiler ve “Yöresel koşullara uyum sağlamış yerel ürünlerin tohumlarını kullanın ve kuraklığa karşı bunları geliştirin” dediler.

İspanya, İtalya ve Fransa’dan GDO’ya Hayır Platformu’nun davetlisi olarak İstanbul’a gelen Jose Manuel Benitez Castano1, Riccardo Bocci2, Guy Kastler3 babadan çiftçi. Jose, kestane yetiştiriyor, arıcılık yapıyor ve sebze üretiyor. Riccardo, şarap, zeytinyağı, sebze üretiyor ve ekoturizm yapıyor. Guy, koyun yetiştiriyor, sebze üretiyor.

İklim değişikliği sizleri etkiliyor mu?

Jose - Son 5 yıldır kestane üretimini etkiledi. Mevsimler değişiyor, arılar şaşırıyor ve hiç yapmadıkları şeyleri yapıyorlar.

Riccardo- Ilıman bir kıştan sonra don oldu. Pek çok çiftçinin ürünü zarar gördü. Özellikle Güney İtalya’da çok az yağmur yağdı, su kaynakları gitgide azalıyor. Gelecekte iklim değişikliğine bağlı kuraklık İtalya’da ciddi sorun yaratacak.

Guy - Tarım iklim değişikliğine uyum sağlamalı. Endüstriyel tohumlar iklim değişikliğine uyum sağlama kapasitesine sahip değiller. Çiftçiler tarafında yetiştirilen yerel tohum çeşitleri bu kapasiteye sahip.

Verilere göre suyun %70’i tarım sektöründe kullanılıyor. İklim değişikliği ve azalan su kaynaklarından dolayı ne yapılmalı?

Jose- Üyesi olduğum COAG örgütünde bu konu bizi endişelendiriyor. Tartışmalarımız sonucunda karara vardık ki tarımda çok su kullanılmasına rağmen doğru kullanılmıyor. Pirinç gibi endüstriyel ürün yetiştiren büyük şirketlerin kullandığı su miktarı çok yüksek. Ayrıca golf sahaları çok su tüketiyor. Endüstriyel tarım yapılan tarlalarda tüketilen suya sınır getiren yeni bir sistem üzerinde çalışıyoruz.

Riccardo - İtalya’da benzer sorunlar var. Mısır, pirinç gibi endüstriyel ürünler çok su tüketiyor. Oysaki yerel çeşitler yöresel iklime ve düşük yağmur miktarına alışkın. Örneğin; Fransa’da Alplerde susuz yetişen bir patates çeşidi var.

Guy - Fransa’da tarımsal sulamada kullanılan suyun büyük miktarını hibrid mısır tüketiyor.

Gelecekte az suyumuz olacak, nasıl ürünler yetiştirilmeliyiz?

Jose – Ricardo – Guy- Çözüm, yerel tohumları kullanmak ve çiftçilerle birlikte yerel çeşitleri susuzluğa dayanıklı hale getirmek.

Ülkenize tohumları nereden alıyorsunuz?

Jose – Çiftçi tohumunu şirketlerden satın alıyor. İspanya’da çiftçilerin şirketlere patent parası ödemeden tohumlarını yeniden kullanabilmeleri için mahkemeye gittik.
COAG bünyesinde Endülüs’te çalışan bir kooperatif aracılığıyla çiftçilerin arasında tohum takası sağlıyoruz ve kendi tohumlarımızı üretiyoruz.

Riccardo – Kamuya ait pekçok tohum bankası var. Tohumların çoğaltılması AB’nin eski çeşitlerin çoğaltılmasını yasaklayan Tohum Yasası nedeniyle imkansız. Yani İtalya’da kamuya ait tohum bankaları var ama çiftçilerin tohumu yok.

Guy - Örgütüm, 2 yıl önce kamu tohum bankasından tohum almayı bıraktı. Şimdi kendi tohum bankamız var. Şu an en yaygın ekilen endüstriyel ürünler oldukları ve bunlardan GDO bulaşma riski çok yüksek olduğu için mısır ve soya tohumlarımız var. Tohumlarda GDO kontrolü çok pahalı. Fakat Fransa’da Greenpeace ile geliştirilen yeni, pratik ve ucuz bir GDO testi var. Her çiftçi bu testi yetiştirdiği ürünleri üzerinde kolaylıkla yapabilir.

Ekim yapılan toprağı korumak, zenginleştirmek için ne gibi teknikler kullanıyorsunuz?

Jose, Riccardo, Guy – Toprağı derinlemesine işlemiyoruz ve yıl boyunca ekili bırakıyoruz.

Çiftçisiniz ve GDO’lu ürünlere karşısınız. Türk çiftçilere ne mesaj göndermek istersiniz?

Jose – GDOlu ürünleri iki sorunu var, ekonomik ve çevresel. Vaat edildiği gibi karlı değiller ve kontrolsüzce yayılıp, yerel çeşitleri yok ediyorlar, organik tarımı öldürüyorlar. Sizi kandırmalarına izin vermeyin, yerel ürünler yetiştirin ve mücadele edin!

Riccardo – Türk çiftçileri tam kavşakta. Modernizasyon İtalya ve İspanya’ya geldiği gibi Türkiye’ye gelirse sahip oldukları her şeyi, geleneksel tarımı, topraklarını, tohumlarını kaybedebilirler. İtalya’da çözümün çiftçi – tüketici birliği olduğuna inanıyoruz. Bu birlik ne kadar güçlü olursa o kadar çiftçi işini yapmaya devam eder.

Guy - Kendi tohumlarınızı korumalısınız! GDO’lara Hayır demelisiniz!

Teşekkürler. Ekin Kurtiç’e İspanyolca tercümanlığı için teşekkürler.

1- Coordinadora de Organizaciones de Agricultores y Ganaderos – COAG (Tarım ve Hayvancılık Örgütleri Koordinasyonu)
2- Associazione Italinaan per l’Agricolture Biologica (İtalyan Organik Tarım Birliği)
3- Confederation Paysanne (Köylü Konfederasyonu)