30 Nisan 2013 Salı

YENİ KAVRAMLAR, FARKLI YORUMLAR


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 30 Nisan 2013
Amerikan Coğrafyacılar Birliği’nin 109 yıldır düzenlediği ve altı binden çok sunum, poster sunumu, çalıştayın yapıldığı yıllık toplantıda coğrafya, sürdürülebilirlik ve Coğrafi Bilgi Sistemleri konusundaki teorik ve uygulama çalışmaları yer aldı.  İlham veren konuşmalar dinledim, ilginç kavramlarla tanıştım ve farklı yorumlarla karşılaştım.

YURTTAŞ BİLİMİ (CITIZEN SCIENCE)

Bilimi bilim insanları yapar diye kabul edilir. Yirmibirinci yüzyılla birlikte “Bilimi kim yapar? Bilim nasıl yapılır?” sorularının cevabı da değişmeye başladı.  Artık bilimi bilim insanı olmayan halk da yapıyor.  Buna da “Yurttaş Bilimi” deniyor. Yurttaş Bilimciyi, Silvertown, “Bir bilimsel araştırmanın parçası olarak veri toplayan ve / veya işleyen gönüllü” olarak tanımlıyor. 
Yurttaş bilimciler genellikle, iklim değişikliği, su kalitesi takibi, koruma biyolojisi, istilacı türler, nüfus ekolojisi ve takibi gibi  geniş coğrafi alanlarda, uzun süreli, yüksel hacimli bilgi toplamayı gerektiren ekoloji ve çevre bilimi projelerinde çalışıyorlar.  Halkın katkı vermeye başladığı ilk bilimsel alan, ornitoloji.  Ornitoloji alanındaki en eski yurttaş bilim örneği, Kuzey Amerika’da 1900 yılında bu yana yapılan Kırismıs Kuş Sayımı.  Türkiye’de ornitoloji alanındaki yurttaşların bilimi çalışmaları nispeten yeni.  Gönüllü yurttaş desteği ile Kış Ortası Su Kuşu Sayımları 2002 yılından bu yana yapılıyor. Türkiye’nin Anonim Kuşları grubu, TRAKUS, yurttaş bilimi çalışmalarının en güzel örneklerinden birini sunar. 
Yirmibirinci yüzyılda bilgi paylaşımının hızlanıp, kolaylaşması; ortak yazılımların yaygınlaşması; halkın iş gücü hacminin büyüklüğü, bilgi ve becerilerinin toplam kalitesi ve gönüllü çalışması; bilimsel projelere finansal destek sağlayan kurumların halk katılımını giderek önemsiyor olması “Yurttaş Bilimi” projelerinin yaygınlaşmasına neden olacaktır.

DAYANIŞMACI BİLİM (SOLIDARITY SCIENCE)

Bu kavram ilk, sosyal hareketlerin aktörleri ile bu hareketleri araştıran bilim insanları arasındaki ilişkileri irdelerken ortaya çıkar.  McCustor, dayanışmacı bilimi tanımlarken, Gramsci’nin  “organik entellektüel” kavramından yararlanır.  Gramsci entellektüellerin toplumdaki rolleri ve birlikte yaşadıkları toplumla ilişkileri üzerinde uzun süre kafa yorar.  O’na göre, toplumdaki entellektüelleri entellektüel olmayanlardan ayıran özellik toplumda üstlendikleri roller ve işlevlerdir. Her sosyal grup kendi organik entellektüellerine ihtiyaç duyar ve onları yaratır. Modern dünyada,  teknik eğitim modern entellektüelleri yaratan yeni bir ortam sağlar.  Modern entellektüeller, günlük hayatta, sahip oldukları bilgiyi kullanıp yaratarak ve organize ederek yani, ortaya koydukları elle tutulur, gözle görülür çalışmalar ile toplumu etkileyip ikna eden, uzman kişilerdir.  Ait oldukları sosyal sınıfın içinden çıktıkları için “organik”tirler.  Gramsci’nin “organik entellektüel” tanımı dayanışmacı bilim yapan bilim insanları için kullanılabilir.  Nitekim, Rocheleau’nın çizdiği “dayanışmacı bilim insanı” portresi, bilgi ile pratiği bir araya getiren, kültürel, politik ve ekolojik yaklaşımları harmanlayıp birleştiren, sosyal hareketler ve bu hareketlerde aktif rol oynayan aktörler için ve onlarla birlikte bilim yapan kişileri resmeder ki bu Gramsci’nin “organik entellektüel”i ile kardeştir.  Rocheleau’nun sunduğu portre, Gramsci’den farklı olarak, ait olduğu topluma değil, bilimsel olarak araştırırken organik bağ kurduğu topluma hizmet eder.  Bu açıdan da aktivist karaktere sahiptir.  Bu bağlamda kısa bir süre önce kaybettiğimiz Avukat Noyan Özkan örnek bir dayanışmacı bilim insanı olarak değerlendirilebilir.

YOKSULLUK KAPİTALİZMİ (POVERTY CAPITALISM)

Konferanstaki açılış konuşmasında Ananya Roy’un bahsettiği konulardan birisi yoksulluk kapitalizmi idi.  Kitabının da adı olan bu kavram dünyada giderek yaygınlaşan ve derinleşen yoksulluğun nedenlerini irdeliyor. Ananya Roy ile söyleşi yapan Josh Leon, çarpıcı bir örnekle yoksulluğun boyutunu ve zengin-yoksul arasındaki farkın büyüklüğünü gözler önüne sermiş.  Dünyanın en zenginleri beşyüz civarında.  Bir sinema salonunu ancak dolduracak sayıdalar.  Fakat her zengin, yaklaşık 400 milyon insanın sahip olduğu tüm para kadar paraya tek başına sahip.  Ananya Roy’a göre yoksulluk kapitalizmi Güney yarımküre veya Kuzey yarımküreye özgü coğrafi bir kavram değil.  Tümüyle kalkınmayla ilgili  ve kalkınmakta olan ülkeler için tasarlanmış dünya düzeninin parçası.  Yoksullukla mücadele için Muhammed Yunus tarafından geliştirilen mikrofinans yöntemini de bu bağlamda irdeleyip eleştiriyor.  Mikrofinans yoksullara, yoksulluk sarmalından çıkmaları için destek vermek üzere tasarlanmasına rağmen, uygulamada global finans dünyası için karlı bir yatırım ürünü haline gelmiş, diğer yandan devlet kontrolünde verildiği için tümüyle devletin desteğine muhtaç ve her ülkede bir şekilde kendi bürokrasisini oluşturmuş.  Bu iki sonuç mikrofinansın ruhuna aykırı ve ilkeleri ile çelişiyor.  Diğer yandan mikrofinans ile yoksullun kalkınması finanse edilirken bir yandan yoksulluğun ana nedenleri gözden uzaklaştırılıyor.  Yoksulluğun ana nedeni kredi alamamak veya sermaye bulamamak değil, yapısal olarak yaratılan sınıf, ırk ve cinsiyet eşitsizlikleri nedeniyle güç sahibi olamamaları ve sömürülerek çalıştırılmaları.  Genel olarak, mikrofinans yoksulluk nedenini sistematik olarak politikaların dışına çıkıyor, apolitik hale dönüştürüyor.
Mikrokredi ülkemizde de uygulandı.  Fikret Adaman ile Tuğçe Bulut  “500 Milyonluk Umut Hikayeleri: Diyarbakır’dan İstanbul’a Mikrokredi Maceraları” kitabında Türkiye’deki uygulamayı anlatmışlar.  Bu kitabı Ananya Roy’un gözlüğü ile bir kez daha okumak lazım.

SOSYO-EKOLOJİK AYARLAR (SOCIO-ECOLOGICAL FIX)

“Fix” sözcüğünü sosyo-ekolojik çerçevesinde çevirirken “tamir”, “yama” ile “ayar” arasında kararsız kaldım.  “Fix”i, kapitalizmin yarattığı çelişkilerden dolayı planladığı gibi yolunda gitmeyen, yürümeyen, çalışmayan mekanizmaları ve sistemleri kısa süreli çalışır hale getirme gayreti olarak tanımlıyorum ve kararı okuyucuya bırakıyorum.
Kapitalizm sermaye birikimi için çalışır. Sermaya birikimi tüm dünyaya ve yerel haklara ait varlıklara ve doğal kaynaklara el konulması ile mümkündür. Özünde, doğal kaynakların sınırlı olmasından kaynaklı çelişkileri barındırır ve doğal kaynakları pazarda satılacak ürüne çevirirken yaratılan kirlilik, bu kaynakları kullananların bu haklarından mahrum bırakılmalari gibi sorunlar yaratır. Bu çelişki ve sorunlar, sosyo-ekolojik ayarlar ile geçici olarak yatıştırılır.  Bu bağlamda yenilenebilir enerji yatırımları sosyo-ekolojik ayar olarak değerlendirilebilirler.  Yenilenebilir enerjinin çok geniş bir uygulama alanı vardır ve yoğun sermaya gerektirir.  Sermaye için yeni bir yatırım alanı açmış, şirketler için yeni bir karlılık imkanı yaratmıştır.  Şehirlerin çevrelerindeki doğa alanlarını yok ederek büyümeleri de bir diğer sosyo-ekolojik ayar olarak kabul edilebilir.
Sosyo-ekolojik ayar kavramı üzerinden sosyal ve ekolojik krizleri okumak, bakış açımızı zenginleştirir mi?  Bu bilim dünyasının halen tartıştığı bir konu.

26 Mart 2013 Salı

Bir Göl, Bir Nehir Ve Bir Şehir


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Mart 2013
BİR RAMSAR ALANI OLAN BURDUR GÖLÜ

Doğa Derneği ile Atlas dergisi birkaç yıldır “Burdur Gölü’ne Sadakat Yolculuğu” düzenliyor.  Türkiye’nin dörtbir yanından gelen doğaseverlerle, Burdur Gölü’ndeki su azalması ve kirliliğe dikkat çekmek ve devletin gerekli önlemleri alması için eylemler yapıyor. Burdur Gölü dünyada nesli tükenmekte olan beyaz başlı ördek ile endemik bir balığın yaşam alanı ve 1998’den bu yana Ramsar koruma alanı.  Yani Türkiye’nin de imzaladığı Ramsar Uluslararası Sulakalanların Korunması Sözleşmesi kapsamında devletin koruması gereken bir alan.  Fakat başarısız kalınmış. F. Adaman, S. Hakyemez ve B. Özkaynak’ın yazdıkları bilimsel makalede gölün sorunlarını analiz edip, bir dizi çözüm önermişler.  Su seviyesinin kısa sürede hızlı düşmesinin en büyük nedeni, gölü besleyen dere ve nehirlerdeki su miktarının azalması.  Azalmanın nedeni DSİ’nin kurduğu baraj ve göletler.  Daha az su kullanan damlama sulama yöntemine ağırlık verilmesi gerekirken, salma sulama için daha çok su tutma yolu izlenmiş.  Sayısı giderek artan kaçak kuyular ikinci neden.  Burdur Belediyesi’nin içme suyunu göle su veren kaynaktan alması üçüncü temel neden.  Gölün kirlenmesinin ana nedeni kirletilen suların arıtılmadan göle bırakılması.  Kirletenler kim?  Burdur sanayi bölgesindeki tesisler ile Burdur Şeker Fabrikası ve az oranda tarımda kullanılan suni gübre ve ilaçlar.  Bütün bunların ardındaki sosyo-politik nedenler ise planlamaların sistemsel, bütünsel bir anlayışla yapılmayışı, kalkınmanın sanayileşme ve şehirleşme olarak tanımlanması, bunlara doğa korumadan çok daha yüksek öncelik verilmesi, çevre yasaları ve yönetmeliklerin uygulanmaması, ve gölün sorunlarına dikkat çekip çözümü talep eden güçlü bir kamuoyu olmaması.  İlginç olan kirliliği yaratan şirketler kolayca örgütlenip, lobi çalışmalarını yürütürken, doğasına sahip çıkması gereken halkın bir araya gelip, örgütlenememesi.  Makalede önerilen çözüm, çevre koruma yönetmeliklerini uygulayan, bölgeye uzun süre etkisi olacak politika ve projelerin etkili koordinasyonu sağlayan ve yöre halkını katılım için cesaretlendiren yeni bir yönetim biçimi.   Devletin ataletinden kaynaklanan gölün sorunlarına dikkat çekip çözüm talep eden güçlü bir kamuoyu ise, bence çözümün anahtarı.

NİLÜFER ÇAYI TEMİZ AKSIN

Nilüfer çayı Bursa ilinde Uludağ’dan Marmara Deniz’ine dökülüyor.  Dere boyunca inşa edilmiş olan fabrikalar çaya hergün 15 bin metreküp atık su bırakıyor.  Dere boyunca yerleşik 52 köy Nilüfer çayını sulamada kullanıyor.  Bu su ile yetişen sebze, meyveler şehirlerde tüketiliyor.  Yani, kirlenmenin etkisi bölge ile sınırlı değil.  Ayrıca,  dere boyundaki yerleşim yerlerinde kanser vakaları dikkat çekici şekilde artıyor ve Nilüfer çayı koku salıyor.  Analiz edilen suda yasal limitlerin üç katı üzerinde askıda katı madde, yağ ve gres, beş katı üzerinde renk ve sekiz katı üzerinde sülfür tesbit edilmiş.  Nilüfer çayının temizlenmesi için köylüler ve halk geçen yıldan beri bir dizi eylem düzenledi.  İstekleri basit; fabrikaların ve arıtma tesislerinin kontrol edilmesi ve arıtması olmayan veya olmasına rağmen çalıştırmayan fabrikaların kapatılması.  Konu meclise de taşınmış.  Soru önergesine verilen cevap plansız sanayileşmeyi teyit ediyor.  Önce tesislere lisans veriliyor, üretim başlıyor, çevre kirletiliyor, kirlilik ölümcül bir noktaya geldikten sonra denetleme ve planlama çalışmaları başlatılıyor.  Devletin yürüttüğü çalışmalarda çevreyi nasıl temiz tutarız değil tesisleri nasıl çalışır kılarız anlayışı hakim.  Bir de Avrupa Birliği’ne uyum kaygısı göze çarpıyor.

SARNIÇLAR ŞEHRİ ALAİYYE’DEN APARTMANLAR KENTİ ALANYA’YA

17. yüzyılda Alanya’ya gelen Evliye Çelebi şehirdeki 420 sarnıç olduğundan ve bu nedenle “Sarnıçlar Şehri” olarak anıldığından bahseder.   Şehrin en görkemli sarnıçı 800 yıl önce Ebu Ali tarafından inşa edilen Kızıl Kule’dir.  Kızıl Kule tam bir ekolojik mimarı örneğidir.  İnşasında yerli malzeme, taş ve toprak kullanılmıştır.  İklimsel şartlar, yaşamsal ihtiyaçlar ve güvenlik sağlama amacı gözetilerek olağanüstü bir biçimde planlanmıştır.  Binanın ortasında büyük bir sarnıç yer alır.  Kulenin açık olan en üst katı yağmuru toplar, süzerek sarnıçı doldurur.  Otuzüç metre yükseklikte, beş katlı kulede ustaca planlanıp tasarlanarak katlara serpiştirilen aralıklar sayesinde birinci kata kadar güneş ışığının gelmesi sağlanmıştır.

Alanya 17. Yüzyıldan 20. yüzyıla pek değişmemiş ama son 30 yıl içinde tanınmayacak hale gelmiş.  Bugünlerde Alanya’da en yaygın iş kolu müteahitlik ve gayrimenkülcülük.  En kalabalık yerler gayrimenkül dükkanları. En çok konuşulan konu alım, satım ve kiralama işleri. Muz bahçelerini gözleriniz arıyor ama bulmanız zor. Meşhur Alanya muzunu satan bir tek seyyar satıcı kalmış. “Sarnıçlar Şehri” “Apartmanlar Kenti”ne dönüşmüş.  Alanyalılar yüzyıllardır süregelmiş geleneklerini bir tarafa itip, ayaklarına kadar gelen yağmur suyunu hasat ederek, biriktirip kullanmak yerine, enerji ve para harcayarak kurdukları sistemler ile dağlardan, derelerden getiriyorlar.  Turizm adına sulak alanlar kurutulmuş, kumsallara, tarla ve bahçelere yol, bina ve tesisler yapılmış.  Kentin doğallığı yok olmuş.  Kendi kendini besleyebilen ve hatta ürettiklerini satan bir şehirken beton yığınına dönmüş.  Bağ ve bahçelerde özgür geçen yaşam döngüleri, dörtduvar arasına sıkışmış kalmış.  Sıcak para gözlerini öyle kamaştırmış ki, geçici körlük yaşıyorlar.  Alanya’nın 30 yıl önceki ve bugünkü fotoğrafları karşılaştırıldığında insanın aklına Midas’ın efsanesi geliyor. Tanrı Dionisos, Kral Mikas’ı yaptığı iyilikten dolayı mükafatlandırmak ister ve bir dileğini gerçekleştireceğini söyler.  Zaten çok zengin olan Kral Midas daha da zengin olmayı ister ve her dokunduğunun altına dönüşmesini diler.  Fakat yemek için dokunduğu yiyecekler, içeceği su altına dönüşünce onca zenginliğin içinde aç ve susuz kalır.  Bunun üzerine tanrı Dionisos’tan bu uğursuz gücü ondan geri almasını ister. 
Bugün, Alanya’lı Midas’ların ellerini dokundukları her kum tanesi, her ağaç, her toprak parçası betona, taşa ve paraya dönüşüyor.  Bunun uğursuzluğunu bakalım nasıl ve ne zaman anlayacaklar?

27 Şubat 2013 Çarşamba

Ekoloji Demokrasisi

 Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Şubat 2013

Yazar, belgeselci, gazeteci, sinemacı, işçi, avukat, seyyah…  O kendini ‘sokağın çocuğu’ ve ‘devrimci’ olarak tanımlıyor.  Dünyanın dört bir köşesinde şahit olduğu sokak öykülerini ve devrim efsanelerini bize aktaran Metin Yeğin ile, kurulmasına öncü olduğu Viranşehir Komünü’nden yola çıkarak Ekoloji Demokrasisi ile kentleşmeyi konuştuk.


Ekoloji demokrasisini tanımlar mısınız?
Yeğin: Ekolojik demokrasi, radikal katılımcı bir demokrasi biçimi.  Her dönemin bazı kutsal kelimeleri var. Bunlardan biri ‘Demokrasi’.Kendisinde demokrasi olmadığını söyleyen bir ülke bile yok.  Bu yüzden sürekli olarak bir daha, bir daha tanımlanması gerekmektedir. Mesela bizde genel seçimlerle tanımlanan ‘demokrasi’ ne kadar demokrasidir? 4-5 yılda bir gidiyorsunuz seçim sandığının başına. Elinize bir oy kağıdı alıp bir yere mühür basıyorsunuz. Televizyon seyrediyorsunuz kim kazandı diye. Sonra gelecek 4-5 yıl da televizyon seyrediyorsunuz. Bu mu demokrasi? Yani 80 yaşınıza kadar yaşarsanız, eğer darbeleri filan saymazsanız en fazla 8-10 kere oy kullanırsınız. Bu mu demokrasi?Demokrasi dediğinizde bana göre toprağın paylaşımında demokrasi, iletişimde demokrasi, eğitimde demokrasi, zenginliğin paylaşmasında demokrasi olması gerekir. Tam bu noktada bir başka kutsal kelime “ekoloji” devreye giriyor. Bir şeyi herkes seviyorsa kuşkulanmak gerekir. Herkes “Ben de ekolojistim” diye başlıyor. Bir toplantıda ekolojist belediye olduklarını anlatmak isteyen belediye başkanı “biz ilkokul öğrencileriyle gittik etraftaki bütün çöpleri topladık” diye anlatıyordu. Mıntıka temizliği ile ekolojiyi karıştırıyordu. Ekolojik demokrasi çok radikal bir taleptir. Hiçbir biçimde yönetme hakkını başkasına devretmeyeceğiniz, yaşamınızın her anında bu haktan vazgeçemeyeceğiniz bir şey.
Bu tanım Murray Bookchin’in ‘Ekolojik  Kent’ kavramıyla parallelik taşıyor mu?
Yeğin: Murray Bookchin’in ekolojik kentiyle özellikle kapitalizmin ve endüstriyel toplumun eleştirel bakışı ile bir çok paralellik taşır ama ben bu ‘Ekolojik Kent’ tanımına da kuşkuyla bakıyorum. Kentin ortaya çıkışı bana göre bir temerküz- iktidar meselesidir.   Bu yüzden ekolojik kent dediğimizde gerçekte yine de bir otorite merkezi etrafında yaşamı tanımlamıyor muyuz? Yani aslında şu paradoksal duruma vurgu yapmak istiyorum. Bir kentin hangi malzemelerden inşa edilmiş olması aslına bakarsanız ‘ekolojik’ olmasının en son ölçütü olmalıdır. Organik materyallerden inşa edilmiş bir kent olabilir ama onun ekolojik olması demek karar verme sürecinden,  inşa sürecine, bunda harcanan enerjiden, yapı bittiğinde tüketeceği enerjiye kadar  bir bütünsel durumdur. Bu yüzden ben yazılarımda sermaye ekolojik bir kent inşa edemez diyorum ısrarla. 
‘Gecekondu hakkı’ ve ‘Barınma hakkı’nı anlatır mısınız?
Yeğin: Dünyanın hiçbir yerinde barınma hakkı radikal inşaat tekelleriyle ve bu inşaat biçimiyle çözülemedi, çözülemez. Bu dünyada yaşayan her ailenin ev hakkı, barınma hakkı vardır.   Bu yüzden ‘gecekondu hakkı’nı savunuyorum ve özellikle de buna gecekondu diyorum. Yıllardır sanki bal peteğine yapışmış olarak tanımlanan gecekonducular kenti inşa edenlerdir, her türlü engele rağmen. Yani sanılanın aksine kente yapışmış gecekondular değil gecekondunun sırtına çıkmış kentler vardır. O gecekonduda kalan amelelerin inşa ettiği, sokaklarını süpürdüğü, yemeğini pişirdiği bir kent. Bu yüzden kutsal vatan için canları feda olan yoksullara bir evlek ‘gecekondu’ toprağını çok mu görüyorsunuz?
Yazılarınızda ‘Yeşil Alan’ tanımını kapitalist kent tanımı olarak sınıflandırmışsınız.  Bunu açar mısınız?
Yeğin:  ‘Yeşil alan’ da yine kutsal bir kelime.  Her belediye şu kadar yeşil alan yaptık  diyor. Ben de panellerde, sempozyumlarda filan bir küçük kağıda kalınca bir yeşil bir çizgi çizerek size yeşil alan dağıtıyorum diyorum. Yeşil alan dedikleri peyzaj müteahitlerine emanet edilmiş parkların 10. kattan ve hatta 20-30. kattan görülmesi ki o çizgiden daha da incedir. Yani zaten bu tanımlama tam olarak kapitalist bir kent tanımıdır. Çünkü toprağa, ağaca ne biliyim elmaya, armuda ve yaban otuna bile yabancılaşmış bir tanımdır yeşil alan.  Bir ağacın ömrü vardır. Bir elma ağacının ömrünün 300-400 yıl, zeytinin 400 yıl bir kayının ömrünün 1000 yıl olduğunu biliyor musunuz? Bırakın bunu etrafınızda 10 yıldır yaşayabilen bir ağaç kaldı mı? Bu yüzden yeşil alan dedikleri kapitalist kentin yabancılaşmasını çok iyi anlatan bir tanım aslında.
‘Gecekondu’lu kent hayalinizi açıklar mısınız?  Nasıl bir kenttir ve onu bugünkü kentlerden farklı kılan fiziksel özellikleri midir?  Yoksa yönetimsel ve örgütsel olarak da farklı mıdır?
Yeğin: Öncelikle şunu söylemeliyim gecekondulu kent benim hayalim değil. Bugün için ileri sürdüğüm reformist bir öneri. Ben kentsel dönüşüm diye adlandırılan bütün dünyada devam eden neoliberal kent inşasını durdurabilmek için kent toprağının kamulaştırılmasını yani aynı zamanda toplumsallaştırılmasını gerçekleştirecek bir kent reformu öneriyorum. Yeni bir gecekondu hareketi öneriyorum. Bu aynı zamanda barınma hakkının da metalaşmasını önemli ölçüde azaltacaktır. Aynı zamanda orta sınıfı da hacizlerden kurtaracaktır. Çünkü küçük bir krizde şu an için 20 yıllık borçlanmalara girmiş orta sınıf, bu satın aldığı evlerden sokaklara atılacak, akabinde evlerinden atıldıkları için iş bulma olanaklarını da tamamen yitirerek her şeyini kaybedecektir. Bunu, sadece 14-15  yıl ödedikten sonra taksidini ödeyemerek dışarı atılan , bu yüzden kentin içinden akan nehrin-kanalizasyonun yanına çadırlarını kurarak protesto ederek yaşayan Şili’lerden biliyorum. Geçen ay ABD’de 10 banka 4.5 milyon ailenin evlerini usulsüz haciz yaptığını kabul edip tazminat ödemeyi kabul etti.  Benim hayalim bir Kent Reformu. Aynı toprak reformu gibi düşünün. Bunda da kent toprağı yoksullara dağıtılacak, inşaat tekellerine ihtiyaçlarına duymadan evlerini yapacaklar, engellenmelerini bir tarafa bırakın bilgi ve hatta kredi ile desteklendikleri zaman şu an ki her türlü engellemeye rağmen TOKİ konutlarından daha güzel olan gecekonduların, paylaşılan bilgi, desteklenen inşaat biçimiyle çok daha harika bir kent yaratacağı kesindir. 
Kentleşmenin kapitalizmi beslediği ve neo-liberal politikaların ürünü olduğu fikrini destekler misiniz?  Neden?
Yeğin:  Son yıllarda yeni kent inşası-neoliberal kent inşası kapitalizmin tek temel dinamiği oldu. Yani radikal inşaat tekelleri açısından hem de bunun finanse edilmesi açısından kapitalizmin bir başka dinamiği yok. Yani İstanbul üzerinden anlatırsak mesela 1. Köprü otomobil sanayinin doğrudan bir zaferidir. 2. Köprü metanın sınırların ötesine ulaştırılmasını, ulus ötesi pazara entegre edilmesi en önemli unsurudur. Fakat 3. Köprü, yeni İstanbul, kanal İstanbul tam anlamıyla kendisi için bir projedir. Yani hiçbir taşıt geçmeyecekte olsa bu köprünün inşa edilmesi gerekmektedir. Kendisi için inşaattır. Her inşa edilen dev projeler, her zerresinde kapitalizmi, neoliberalizmi yeniden inşa etme ya da sürdürebilme girişimidir.
Bu bağlamda ekoloji demokrasisi kentleşme karşıtlığını mı yoksa farklı bir kentleşme anlayışını mı yani ‘gecekondu hakkı’nı gözeterek kentleşmeyi mi savunur?
Yeğin: Bana göre ekolojik demokrasi kenti yukarda anlattığım biçimiyle ‘Kent’ karşıtıdır.  Daha doğrusu her şeyin tek elde toplanmasına  karşıdır. Çünkü nerede ve nasıl bir temerküz varsa orada bunun dağılmasında bir sorun olacaktır.  Bu yüzden sermayenin ve kent anlayışının  aksine çok katlı binalara ihtiyacımız olmadığını söylüyoruz. Çarpıcı bir örnek olarak sadece 27 km lik bir şerit üzerinde Türkiye’nin bir ucundan diğerine 1500 km bir şerit üzerine ev yapsak Türkiye de herkesin evi olur diyoruz.  Bir de ülkenin diğer tarafları da bomboştur bu durumda. Benim savunduğum ‘ekokent’ böyle bir şey aslında.
Kentleşme, ranta dayalı arazi ve mülk edinme eğilimi doğurdu.  Eski gecekondu semtleri bunun sonucunda ya yerlerini çok katlı binalara bıraktılar veya ‘Kentsel Dönüşüm’ projelerinin hedefi oldular.  ‘Gecekondu hakkı’ gözetilse bile mülkiyete dayalı haklar çarpık kentleşmeyi beslemeye devam etmez mi?
Yeğin: Burada da gecekondu yine bana göre haksız bir biçimde suçlanıyor. Şimdi dağın tepesinde yan yana iki arsa düşünün bunlardan birisinin sadece 100 liraya diğerinin ise işgal edildiğini varsayalım. Sonra burası 10 milyar liraya çıkınca 100 liraya satın alan, akıllı iş adamı, işgal eden gecekonducu, bedavadan konmuş sayılıyor. Aslında aralarındaki fark sadece 100 lira! Yani eğer ranta karşı çıkıyorsanız sadece işgalciye değil, 100 liraya alıp 10 milyar liraya satana da karşı çıkmanız gerekir. Bu yüzden ‘çarpık kentleşme’ ki bana  burada bu konuda da yazma fikri verdiniz, nedir çarpık kentleşme?  Mesela TOKİ konutları çarpık kentleşme olmuyor mu?
Günümüzde başta İstanbul olmak üzere büyük şehir belediyelerince, şehirin açık alanlarının hızlıca AVM’leşmesi sürüyor.  En son gelen haber, Kadıköy Salı Pazarı’nın yerine  bir AVM kurulacağı yönünde.  ‘Ekolojik Demokrasi’ AVM’leri nasıl değerlendirir?
Yeğin: AVM ler dehşet verici neoliberal kentlerin, ibadet tapınaklarıdır çünkü neoliberal tüketici dünyası bütünüyle burada yeni bir satın alan ve tüketen insan durumunu yaratmaktadır. Mesela bir AVM’nin bir mahalleden daha fazla elektrik tükettiğini biliyor musunuz? Yani bir yandan Hasankeyf’e, Loç’a  baraj yapılmasın derken diğer yandan AVM’ye karşı çıkabilmenin göz önüne alınması gerekir. AVM’ler özetle enerji emicidir.
Teşekkür ederim.



7 Şubat 2013 Perşembe

TEKNOLOJİK SİSTEMLERDEN, İNSAN-DOĞA SİSTEMLERİNE


Yayın Detayları: EKOIQ, Şubat 2013

2000’li yılların başında yaşarak sürdürdüğümüz sistemi sorgulamaya başladım.  Çocukluğum ve gençliğimdeki yaşamım ile bugünkü yaşamım arasındaki fark giderek açılıyordu.  Görünürde yaşam standartlarım yükseliyor gibiydi ama özünde kalite düşüyordu.  Örneğin; marketler yaygınlaşıp, satın alabileceğim gıdalar çeşitlenirken, gıdalara eklenen kimyasalların çeşidi ve miktarı artıyordu.  Gıdaların raf ömrü artarken, besin değeri düşüyordu.  Şehirde taze süt bulmak hayal olmuş, her hafta biriken süt kutularını çöpe atmak tedirgin etmeye başlamıştı.  Kabaca hayatım boyunca içeceğim sütlerin kutu sayısını hesapladım ve birarada hayal ettim.  Çöp tepesinin altında kaldım.  Sonra hayalime Istanbul’daki milyonlarca evi ekledim..  Peki satın aldığımız su şişeleri için aynı hesaplamayı yapsak ne olurdu?  Bu sistemsel bir sorundu ve sadece gıda ile sınırlı değildi.  Yaşamın her noktasında aksaklıklar gözlenebiliyordu.  Sistemler kurulurken belki niyet bu değildi fakat zaman içinde sorunlu ve yaşamı tehdit edici bir noktaya gelmişlerdi.  Bunu yapan bizdik.  Sanıyorum insan evrimleşirken sistemi (ki buna batı uygarlığı diyebiliriz) yarattı ve sonra insanın sistemi, sistemin de insanı evrimleştirdiği bir dönem başladı.  Evrim derken fiziksel gelişimle birlikte içsel gelişimi de kastediyorum.  Gençlerin, cep telefonları ile kurdukları yakın, gizemli, duygusal ilişkiyi örnek olarak verebilirim.
2007 yılında “Sürdürülebilir Yaşam Tasarım Çalıştayı”na katılmam ile yaşam haritam değişti.  Çevre sorunlarına karşı artan duyarlılığım ile birliket zaten giderek yoğunlaşan çalışmalarım vardı.  Fakat bu eğitim ile “Sürdürülebilirlik” kavramı ile tanıştım ve özünde teknik değil sosyal bir kavram olduğunu öğrendim.  Bireylerin ve toplumların, sistemin dayattığı tüketime endeksli yaşam biçimlerine karşı daha insanca, mantığın yanında duygulara, sezgilere ve içsel bütünlüğe değer veren, doğa ile daha bütünleşik ve ona saygılı, daha adil, gelecek nesillerin ve dünyanın yaşam haklarına saygılı farklı yaşam biçimlerini yaratabileceğini gördüm.  Buna “Sürdürülebilir Yaşam” diyorum.
Bu noktada mesleki eğitimimi ve deneyimimi “Sürülebilir Yaşam” projelerinde değerlendirmeye karar verdim. Endüstri mühendisiyim ve çalışma hayatımda ağırlıklı olarak sistem tasarımı, sistem iyileştirme projelerinde çalıştım. Teknolojik sistemler ile insan-teknoloji sistemleri üzerinde deneyimim var.  Artık konum insan sistemleri ile insan-doğa sistemleri.
Bu bağlamda kişisel ve sosyal değişim için tasarladığım, “Sürdürülebilir Yaşam Oyunları” dediğim, oyunlar, grup çalışmalarından oluşan eğitim programları yürütüyorum.  “Sosyal sürdürülebilirlik”e hizmet eden eğitim programlarının hazırlanmasına danışmanlık ediyorum ve yazılar yazıyorum. Alternatif eğitim tekniklerini kullanarak toplantılara kolaylaştırıcılık yapıyorum.  Bir eko-köy girişimine grup bilincini kavrayıp, bir arada üreterek yaşayabilmeleri için destek vereceğim.
Yaptığım işin bir benzeri yok, çünkü çok tanımlı bir şekli yok.  İhtiyaçları dinliyor, kendi yapabileceklerimden yola çıkarak bir öneri getiriyorum.  Sonra bu öneriyi birlike detaylandırıp nasıl hayata geçireceğimizi konuşuyoruz.  Şirketim yok.  Kartvizitim yok.  Tanıtım dosyam yok.  Referanslarım bugüne kadar birlikte çalıştığım insanlar ve yaptığım işler.

30 Ocak 2013 Çarşamba

Gece-kondular Gökten-kondulara karşı...

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 29 Ocak 2013 

Onlar tek katlıydılar.  Bahçeleri vardı.  Ağaçları, çiçekleri vardı.  Dağ yamaçlarına, dere kenarlarına, kendilerine yer açabildikleri alanlara kurulmuşlardı.  Hazine arazilerine gece kondukları için bazıları acele yapılmış, derme çatma görünüyorlardı.  Plansız yapıldıkları için yolları düzensizdi.  Ama insani boyutlu idiler.  Komşularına yük olmadılar.   Köyden kente göçün ürünüydüler.  Devlet politikalarının eseriydiler.  Seçimlerde politikacıların gözbebeğiydiler.  Yıllar boyu yerel ve genel seçimler öncesi oy toplamak isteyenlerin ziyaret edip sözler verdiği yerlerdi.  Verilen sözler ya geç tutuldu veya unutuldu. Uzun süre temel belediye hizmetleri alamayanlar oldu.  Yıldızları bir parladı, bir söndü.  Fakat hep politikaların oyuncağı oldular.
Gece konular şehirlerin yatay büyümesine neden oldu.  Şehir sınırlarını zorlayarak genişlettiler. .  Binalar bir veya iki katlı ve genelde bahçeli olduğundan birim alana düşen insan sayısı insani ölçüde kaldı. Ormanlar ve su havzaları gibi ekolojik sürdürülebilirlik için önemli alanlar üzerinde baskı oluşturacakları düşünülse de bu baskıyı yaratan yerel yönetimlerin gece kondulara bir havuç bir sopa gösteren ilkesiz politikaları oldu. 
Onlar çok katlıydılar.  Cüsseliydiler.  İnsanın üstüne üstüne gelen, tepesine yıkılıverecek gibi duran bir halleri vardı.  Şehirlerin en kalabalık, yerleşimin en yoğun olduğu semtlerine kurulmaya başladılar.  Bazıları şahıs arazilerine bazıları belediyelerin arazilerine inşa edildiler. Bazıları inşa edilsin diye kanunlar çıkarıldı.  Gökten kondukları için çevreleriyle uyumsuzlardı.  Bir kere boyları çok yüksekti.  Cücelerin yanındaki devler gibiydiler.  Nereden çıktı bu dedirten bir halleri vardı.  Planlı gibi görünmelerine rağmen plansız yapılmışlardı çünkü en azından trafiği felç edebiliyorlardı. Tapulu olmaları dışında varlıkları sorun kaynağı idi. Hem komşularına hem devlete hem belediyeye ek külfetler getirdiler.  Aylarca süren inşaatları sırasında komşuları toz içinde kaldı.  Sürekli yanan lambaları ile geceyi gündüze çevirdiler, gecenin karanlığını özlettiler.  7 x 24 çalışıp çıkardıkları gürültü ile komşularını uykusuz bıraktılar.  On kat yerin altına bina yapacağız diyerek aylarca kayaları kırdılar, belki komşu binaların zeminine zarar verdiler. Onlarca kat yukarı çıkıp pekçok binanın önünü kapattılar.  Bütün cüsselerine rağmen zavallıydılar, çünkü elektriksiz yaşayamıyorlar.  Havalandırma için elektrik, su pompalamak için elektrik, yiyecek ve eşya taşımak için elektrik, katlar arasında gidip gelmek için elektrik.  Gökten konduların içini de aydınlatmak gerekiyor.  Yine elektrik.  Gökten kondulardaki her evin elektrik giderini gece konduların ki ile karşılaştırsak sonuç ne olur sizce?  Havayı da kirletiyorlar.  Çünkü gökten konduların civarında  trafik artıyor ve yoğunlaşıyor.  Dar alanda yoğun araba kullanımı bölgesel hava kirliliği yaratıyor.  Devlet ve yerel yönetim politikalarının gözbebeğiler.  Onlar için şartlar uygun hale getiriliyor, çoğalıp büyümeleri için olanaklar tanınıyor.
Gökten kondular şehirlerin dikey büyümesine neden oluyor.  Dar alanlara çok katlı inşa edildikleri için birim alana düşen insan sayısı insani ölçüde değil.   Bin, iki bin, beşbin, yani neredeyse bir kasabaya yakın nüfusları var.  Belediye kanunu belediye kurulması için asgari nüfusu beşbin olarak belirlemiş.  Yani gökten konduların bazıları belediye olabilecek kadar kalabalık.  Herbirinin nüfusu beşyüz üstü olduğu için zaten mahalle kabul edilebilirler.  İri, şişman ayağını Külkedisinin minik zarif bir ayakkabısına zorla sığdırmaya çalışan üvey annenin öz evladı gibiler.  Ayakkabıyı zorla giyseler bile uzun süre ayaklarında kalamıyacak, kalsa da sürekli rahatsız edecek.
Evimin bir yanı eski gece kondu mahallesi.  Diğer yanına yeni bir gökten kondu yapılıyor.  Açılan alana baksanız bir göktaşı düşmüş zannedersiniz.  İnsanı ürkütecek kadar geniş ve derin.  Buradan kazılıp çıkarılan tonlarca toprağın nereye yığıldığı ayrı bir merak konusu. “Merkezinde insan” denilerek tanıtılıyor fakat bahsettikleri merkezde biz komşuların olmadığı kesin.  İnşaat sırasında tretuvarlarımızı gasp ettiler.  Şimdi yollarımızın düzenini değiştirip, trafiği artırıyorlar. Toz, gürültü ve yoğun kamyon trafiğinden muzdarip olduk.  Henüz yapım aşamasında bu kadar rahatsızlık veren bir gökten kondu yapıldıktan sonra bizim yaşam kalitemizi daha ne kadar düşürür tahmin etmek güç değil.  Bize beş bin yeni komşu geliyor.  Açılacak otel, rezidans ve alışveriş merkezi ile bu sayı yedi bini bulabilir.  Gelecek araba sayısı tahminimce iki binden az olmayacak.  Bu yollara büyük yük getirecek.  Yedi bin kişi için su sistemi, atık su sistemi, doğal gaz sistemi, elektrik sistemi, telefon sistemi, cep telefonu sistemleri kurulacak.  Bizim mahallede çalışmalar yapılacak.  Daha çok çukurlar kazılacak, yollar kapanacak ve hayatımız altüst olacak. Peki bu yeni nüfus için yeşil alan bırakılması gerekmez mi?  İstanbul’da kişi başına düşen ortalama yeşil alan 7 m2.  49bin m2 yeşil alan nerede? Böylesine büyük ölçekli bir bina kompleksinin, hem fiziksel hem sosyal olarak çevresine vereceği etkilerin incelenmesi ve biz komşulara sorulması gerekmez mi?  Yani ÇED gerekmez mi?  “ÇED gerekmez” raporu Nisan 2012’de verilmiş ve belediye ruhsatı hiç gecikmeden bir ay sonra tahsis etmiş.  Aynı tarihlerde göktaşı çukuru çoktan açılmıştı.  Bu nedenle bu heyyula bina kompleksine gökten kondu tanımı çok uyuyor.
Dikkate alınmayan önemli bir nokta şu ki gökten kondular ne komşularını ne de içinde yaşayanları memnun edecek. Çünkü, sürdürülebilir şehir tasarımının en önemli kriterlerinden biri insani ölçek ve gökten kondular bu kritere uygun inşa edilmiyorlar. Hem karbon ayakizleri hem ekolojik ayak izleri çok büyük. İnsan doğasına uygun da değiller.  Sürdürülebilir kentler için, varolan, kentin orman ve su kaynağı gibi yaşam alanları dışında kalan gece kondu alanları, yüksek kat çıkılmadan, yeşillikler korunarak yenilenebilir.  Buralarda yaşayanlar tapu sahibi olmadan devlete veya belediyeye kiracı olabilirler.  Bu model ile insanların barınma hakları tanınırken, şehirlerin yatay ve dikey büyümesi kontrol altına alınabilir ve sürdürülebilir kent idealine bir adım yaklaşılır.  

25 Aralık 2012 Salı

Bilim iktidar ile çelişirse...


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 25 Aralık 2012
 “Gerçek nedir?”  “Gerçeği oluşturan bilgiyi kim üretir? Nasıl üretir?”, “Bilgi güç müdür?” “İktidar bilgiyi nasıl kullanır?” “İktidar üretilen bilgiyi neden ve nasıl değerli veya değersiz kılar?” Bunlar ve benzeri soruları yanıtlayan bilimsel yaklaşım post-yapısallık olarak adlandırılıyor.  Michael Foucault’un çalışmaları ile başlayan post-yapısallık, iktidarın geliştirdiği “buyurucu ve hegemonik söylev”leri ve bunlara karşıt bilginin iktidar tarafından nasıl değersiz kılınmaya çalışıldığını analiz eder.  2012 yılında kamuoyuna yansıyan üç vaka, post-yapısal bir yaklaşımla “İktidar bilgiyi neden değersiz kılmaya çalışıyor?” sorusunu sormamızı gerekli kıldı.


Kocaeli BBB İbrahim Karaosmanoğlu’ndan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na “şarlatan”
Dilovası’ndan yaklaşık yirmi yıldır geçerim ve her seferinde arabanın içine sızan kimyasalların kokusu genzimi yakar.  Başlarda boya, deterjan fabrikaları, petro-kimya depoları ile limanı olan bölgede yerleşim tek katlı evlerden oluşan ufak bir mahalleden ibaretti. Zamanla bölgedeki sanayi tesisleri artarken, yerleşim bölgesi hem yatay hem dikey gelişti ve nüfus hızlı bir şekilde arttı.  Sanayi tesislerinin tam karşısına Dilovası İlköğretim Okulu açıldı.  Okul ile tesisler arasındaki mesafe bir kilometreden az.  Çocukların hergün tesislerden çıkan dumanları soluduklarını düşünür, üzülürüm.  Kocaeli’nin yerel gazetelerine göz atarsanız size gülümseyen gözlerle bakan genç insanların fotoğraflarını “vefat” haberiyle görürsünüz.  İlde cocuk ve gençlerde görülen kanser vakaları ve ölümler çok arttı. 
Benim uzaktan gözlemlediğim bu endişe verici gelişmelerin, Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilimdalı Başkanı Onur Hamzaoğlu ve ekibini hareket geçirdiğini duymuş ve sevinmiştim. Bu ekip on yıldır bölgedeki çevre kirliliğinin insan sağlığına etkisini araştırıyor. Araştırmalarında, bölgede on yıldan uzun süre yaşayanların kansere yakalanma riskinin daha kısa süre yaşayanlara göre 4.4 kat fazla olduğunu gördüler.  Bölgedeki her üç kişiden biri kanserden ölüyor.  Dilovası’nda 2005 yılında yaptıkları “Endüstri Yoğun Bölgelerde Yaşayanlarda Ölüm Nedenleri: Dilovası Örneği” başlıklı çalışmayı, ertesi yıl çözüm önerilerini Meclis’e sundular. Bu öneriler, sanayi bölgesinin genişlememesi, var olan fabrikaların modernizasyonu ve halk sağlığını korumaya yönelik alınacak önlemlerdi.  Bütün bu sonuçlara rağmen bölgede iyileştirici önlem alınmadı, tam tersine sanayi kapasitesi artırıldı.  Bunun üzerine sanayinin olmadığı Kandıra ilçesi ile Dilovası’nı karşılaştırmalı olarak incelediler.  Sonuçlar sanayinin yarattığı çevre kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki ölümcül etkisini kanıtladı.  Hamile kadınlar ve bebeklerini inceledilerinde, zehirli metaller anne sütüne ve doğmamış bebeğe geçtiğini gördüler.  2011 yılında bu bulguları kamuoyu ile paylaşınca ne oldu dersiniz?  Meclis araştırması yapıldı, alınması gereken önlemler daha fazla gecikilmeden belli bir program çercevesinde uygulanmaya başlandı ve Dilovası’nda düzenli halk sağlığı kontrolleri başlatıldı...  Hayır.  Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, bu çalışmaları ve bulguları yok sayıp Onur Hamzaoğlu’na “şarlatan” dedi. Şarlatan, Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre “Kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimse”, “bilir geçinen kimse” demek.  Onur Hamzaoğlu kendisine “şarlatan” diyen İbrahim Karaosmanoğlu’na karşı açtığı hakaret davasını kazandı.
Ekonomiyi insan sağlığından daha değerli kabul eden iktidar, kendi anlayışıyla çelişen bilim insanlarını değersiz kılmaya çalışır.
Bakan Eroğlu’ndan Prof. Dr. Beyza Üstün’e “yalan yanlış şeyler söylemiş”
Cumhuriyet gazetesinde 3 Nisan 2012 tarihinde çıkan bir haber Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun  “Dışarıdan bazı gruplar var, sürekli seyyar gruplar. Bunlar tamamen bu enerji şirketleri tarafından yönlendirilmiş olan gruplar. Bunlar, biz tespit ettik bir grup halinde gidiyorlar, propaganda yapıyorlar. Hatta bir tanesinin ismini de ben aldım, üniversiteden bir öğretim üyesi yalan yanlış şeyler söylemiş. Hiç bilimle bağdaşmayan, son derece cahilane şeyler söylemiş.” dediğini yazıyordu.  Bakanın isim vermeden bahsettiği kişinin Beyza Üstün olduğunu öğrendik.  Beyza Üstün su havzaları ve su havzalarının korunması konusunda bilimsel çalışmalar yapıyor ve iktidarın su politikalarını eleştiriyor, özellikle HES projelerinin yaratacağı sorunlara, projelerin doğaya, dolaylı veya dolaysız olarak yaşam alanlarına vereceği zararlara dikkat çekiyor.  Bu bağlamda Anadolu’nun farklı yörelerinde HES projelerine karşı mücadele eden yöre insanlarına destek veriyor.
Uluslararası ve ulusal iktidar mercileri tarafından, yenilenebilir enerji kaynağı olarak tanıtılan ve kabul edilen nehir sularından, kamuoyunda bilinen adıyla HES projeleri vasıtasıyla, sürdürülebilir kalkınma sıfatıyla, elektrik enerjisi üretiliyor.   Türkiye’de enerji politikalarındaki son değişiklikler ile HES projelerine öncelik verildi.  Şu an 267 HES işletmede, 175 projenin yapımı sürüyor, 1500 proje planlama aşamasında.  2023 yılında 2000 HES’in aktif olarak çalışması hedefleniyor.  Bir yanda, iktidarın yaptığı planlar, koyduğu hedefler, yürürlüğe soktuğu veya değiştirdiği kanun ve yönetmelikler, bankaların bu projeleri fonlamak için yurtdışından aldığı yüksek meblağlı krediler, para kazanmak için bu piyasaya girmeye çalışan sermaye grupları, diğer yanda bilimsel çalışmalarla ortaya konan ve Beyza Üstün ile pekçok diğer akademisyen tarafından dile getirilen HES’lerin doğaya ve yaşam alanlarına verdiği ve vereceği zararın ürkütücü boyutları, medyaya yansıyan talan edilmiş ormanlar, düzlenmiş dağ yamaçları, betonlaşmış dere yatakları, sudaki kirlenme sonucu ölen yüzlerce balık fotoğrafları, heyelan sonucu kayan köy evleri, tek geçim kaynakları olan toprakları ellerinden alınan insanlar ve sonuçta yükselen ve giderek yayılan HES’lere karşı verilen mücadele.
İktidar, kendi söylemleri ile çelişen bilimsel bilginin özellikle geniş kitlelerle paylaşılınca (http://www.youtube.com/watch?v=C_7hZIDNZe8) “yalan, yanlış”, bilgiyi paylaşan kişilerin “cahil”  olduğunu iddia ederek, değersizleştirmeye çalışır.

EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi)’nden Prof Dr. Gilles-Eric Séralini’ne “bilimsel kalitesi yetersiz”
Seralini ve ekibinin iki yıldır fareler üzerinde GDO’larla ilgili yaptıkları deneylerin sonuçlarının 19 Eylül 2012 tarihinde bilimsel bir dergide yayınlanması bomba etkisi yarattı. Deneylerde GDO’larla beslenen farelerde erken ve hızlı ölümler gözlemlendi.  Farelerin iç organlarda özellikle ciğer ve böbreklerde hormonal ve kanser yapıcı etkileşimler oldu.  Gözle görülür, elle tutulur büyüklükte tümörler oluştu. Uzun erimli bu çalışma GDO’lara karşı duyulan güvensizliğin sebepsiz olmadığını gösterdi. Avrupa Birliği ülkelerinde GDO’lara karşı kamuoyu tepkileri artınca, Avrupa Komisyonu harekete geçti ve  EFSA’yı (Avrupa Birliği Gıda Güvenliği Otoritesi) konuyu araştırmakla görevlendirdi. EFSA’nın değerlendirmesine göre Seralini’nin çalışmasında amaçlar net değil, raporlama yetersiz, deneylerin tasarımı, yapılması ve sonuçların analizi ile ilgili temel detaylar eksik.  Bu nedenle EFSA, çalışmanın bilimsel kalitesini, GDO’larla ilgili güvenlik önlemlerinin gözden geçirilmesini gerektirecek kadar yeterli bulmadı.  Oysa Seralini’nin çalışmasını inceleyen diğer iki ulusal düzenleyici kuruluş, daha detaylı araştırma yapılmasına ve GDO’larla ilgili değerlendirme ilkelerinin gözden geçirilmesine karar verdi. EFSA’dan beklenen  en azından çalışmanın ortaya koyduğu kaygı verici sonuçları dikkate alarak, beklediği bilimsel kalitede yeni bir çalışmanın yapılmasını istemesiydi.  Seralini bilimsel çevrelerden de tepki aldı.  New Scientist dergisinde yayınlanan bir yazıda kullandığı fare sayısı az olduğu için istatistiksel sonuçların güvenilir olmadığı iddia edildi.  Oysa bu standartlar GDO’lar için çalışan biliminsanlarından istenmemişti. Seralini’ni savunan GMWatch grubu, bu yazının yazarı ile yazıda adı geçen bilim insanının GDO şirketleri ile olan maddi ilişkileri açıkladı.  Şu an Seralini’nin çalışmayı yayınlayan dergiye yazıyı çekmesi için baskı yapılıyor. Seralini kendisine karşı iftira kampanyası yürüten ve GDO şirketleri için çalışan biliminsanlarına karşı dava açtı.
İktidar hegemonik anlayışı ile çelişen bilgiyi üreten biliminsanlarını kendinin yarattığı taraflı bilim kurumlarını ve biliminsanlarını kullanarak değersizleştirmeye, baskı altına alarak susturmaya çalışır.
Bilimin, iktidarın yarattığı “bilim”e karşı yürüttüğü mücadele devam ediyor.