22 Ekim 2008 Çarşamba

İklimler Değişiyor Sayın Al Gore, Ya Siz? - 2007

Yayın Tarihi:
“İklimler Değişiyor Sayın Al Gore, Ya Siz?”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2007.

“Uygunsuz Gerçek” filmiyle tüm dünyaca tanınan kendi ifadesiyle “aktivist, emekli politikacı” Al Gore geçtiğimiz ay Türkiye’de seçkin bir gruba küresel ısınmayı anlattı. Üniversite yıllarından beri bu konuyla ilgilenen Al Gore, gerek ABD hükümetini gerekse Birleşmiş Milletleri giderek tüm dünyayı tehdit eder boyuta ulaşan küresel ısınma sorununun varlığını kabul etmeye ve durdurmak için önlem almaya ikna etmeye çalışıyor. Dünya kamuoyunu konunun vehameti karşısında harekete geçmeye davet ediyor.

“Küresel ısınma gerçeğini hissetme kapasitesine sahibiz. Gerçek bazen rahatsız edici olabilir, hoş karşılanmaz ve kolayca ihmal edilir. Bazen bizi değişime zorlayacağı için gerçeği bilmemezlikten geliriz. Sevdiğimiz şeyler için derin koruma, kollama duygusu geliştirirsek gerçekleri kabul ederiz ve değişim için çabalarız.”diyor Al Gore.

Yıllardır kendisini bu konuya adayan bir “aktivist” olmasına rağmen kendisi ne zaman bireysel önlemler almaya başlamış? Özel hayatında hiçbir şey yapmadığı, evinde normal bir Amerikan ailesinin 20 katı elektrik harcadığı ortaya çıkınca. Küresel ısınma gerçeğini yıllardır iyi bilen, tüm dünyaya bu gerçeği anlatmayı vazife edinen Al Gore’un sorunu gidermek için çaba harcaması, dünyaya örnek olması beklenirken, evinde enerjiyi sorumsuzca harcaması tam bir samimiyetsizlik örneği. Konuşmak kolay ama alışkanlıkları değiştirmek güç iştir, niyet ve çaba gerektirir! Peki eleştirileri alınca neler yapmış? Evlerini “sıfır karbon” hale getirmek için uğraşıyorlarmış. Sıfır karbon açığa çıkardığı kadar karbonu emerek genel toplamda karbon üretimini sıfırlayan sistemler için kullanılan yeni moda bir terim. Evinin çatısına güneş enerji paneli yerleştirmiş. Ayrıca toprağın ısısı ile evi ısıtıp, soğutan jeotermal bir sistem kurdurmuş. Elektrik tasarrufu sağlayan ampüller takmışlar, çerçeveleri değiştirmişler. Bütün bu değişiklikler elektrik ve doğalgaz faturasına da ayrıca yardımcı olmuş!

Konuşmasında kriz sözcüğünün Türkçe ve İngilizce’de “alarm” anlamına geldiğinden, Japonca ve Çince’de ise çift anlamlı “tehlike”,“fırsat” olduğundan bahsetti. Her krizin yaşam tarzımızı ve ekonomimizi değiştirmek için aynı zamanda bir fırsat olduğunu söyledi. Doğru, yaptığı 2 saatlik “Uygunsuz Gerçek” sunumu için dolar bazında yedi sıfırlı bir rakam aldığı iddia ediliyor. Bu tutar hem aile ekonomisini hem de hayat tarzını değiştirecek büyüklükte! Son olarak, gittiği balık lokantasında nesli tükenme noktasına gelen bir balığı yiyerek yine büyük tepki aldı. “Uygunsuz Gerçek” sunumunda küresel ısınma ile bazı hayvan soylarının tükendiğini söyleyen Al Gore, “aktivist” olarak nesli tükenen balıkları korumak yerine yiyerek daha hızlı tükenmelerine katkı sağlıyor.

“Gerçeği” bilmesine rağmen kendisini ve ailesini “değişime” zorlayan etken kamuoyunun baskısı gibi görünüyor. Kendisi eski bir politikacı olabilir ama “aktivist” midir? Konuşarak “aktivist” olunmuyor. Eskilerin dediği gibi “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.”

Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler! - 2007

Yayın Tarihi:
“Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler!”, YeşilİZ Dergisi, İstanbul, Mayıs-Haziran 2007 sayısı.
"Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler!", www.tarimmerkezi.com.tr , www.ekolojistler.org, www.tarvak.org.

Tohum ve Yaşam Forumu için İstanbul’a gelen Avrupalı 3 çiftçi ile küresel iklim değişikliği, kuraklık, yerel çeşitler, tohum ve GDO’lu ürünler üzerine söyleştik. Sorunların ortak, çözümün tek olduğunu belirttiler ve “Yöresel koşullara uyum sağlamış yerel ürünlerin tohumlarını kullanın ve kuraklığa karşı bunları geliştirin” dediler.

İspanya, İtalya ve Fransa’dan GDO’ya Hayır Platformu’nun davetlisi olarak İstanbul’a gelen Jose Manuel Benitez Castano1, Riccardo Bocci2, Guy Kastler3 babadan çiftçi. Jose, kestane yetiştiriyor, arıcılık yapıyor ve sebze üretiyor. Riccardo, şarap, zeytinyağı, sebze üretiyor ve ekoturizm yapıyor. Guy, koyun yetiştiriyor, sebze üretiyor.

İklim değişikliği sizleri etkiliyor mu?

Jose - Son 5 yıldır kestane üretimini etkiledi. Mevsimler değişiyor, arılar şaşırıyor ve hiç yapmadıkları şeyleri yapıyorlar.

Riccardo- Ilıman bir kıştan sonra don oldu. Pek çok çiftçinin ürünü zarar gördü. Özellikle Güney İtalya’da çok az yağmur yağdı, su kaynakları gitgide azalıyor. Gelecekte iklim değişikliğine bağlı kuraklık İtalya’da ciddi sorun yaratacak.

Guy - Tarım iklim değişikliğine uyum sağlamalı. Endüstriyel tohumlar iklim değişikliğine uyum sağlama kapasitesine sahip değiller. Çiftçiler tarafında yetiştirilen yerel tohum çeşitleri bu kapasiteye sahip.

Verilere göre suyun %70’i tarım sektöründe kullanılıyor. İklim değişikliği ve azalan su kaynaklarından dolayı ne yapılmalı?

Jose- Üyesi olduğum COAG örgütünde bu konu bizi endişelendiriyor. Tartışmalarımız sonucunda karara vardık ki tarımda çok su kullanılmasına rağmen doğru kullanılmıyor. Pirinç gibi endüstriyel ürün yetiştiren büyük şirketlerin kullandığı su miktarı çok yüksek. Ayrıca golf sahaları çok su tüketiyor. Endüstriyel tarım yapılan tarlalarda tüketilen suya sınır getiren yeni bir sistem üzerinde çalışıyoruz.

Riccardo - İtalya’da benzer sorunlar var. Mısır, pirinç gibi endüstriyel ürünler çok su tüketiyor. Oysaki yerel çeşitler yöresel iklime ve düşük yağmur miktarına alışkın. Örneğin; Fransa’da Alplerde susuz yetişen bir patates çeşidi var.

Guy - Fransa’da tarımsal sulamada kullanılan suyun büyük miktarını hibrid mısır tüketiyor.

Gelecekte az suyumuz olacak, nasıl ürünler yetiştirilmeliyiz?

Jose – Ricardo – Guy- Çözüm, yerel tohumları kullanmak ve çiftçilerle birlikte yerel çeşitleri susuzluğa dayanıklı hale getirmek.

Ülkenize tohumları nereden alıyorsunuz?

Jose – Çiftçi tohumunu şirketlerden satın alıyor. İspanya’da çiftçilerin şirketlere patent parası ödemeden tohumlarını yeniden kullanabilmeleri için mahkemeye gittik.
COAG bünyesinde Endülüs’te çalışan bir kooperatif aracılığıyla çiftçilerin arasında tohum takası sağlıyoruz ve kendi tohumlarımızı üretiyoruz.

Riccardo – Kamuya ait pekçok tohum bankası var. Tohumların çoğaltılması AB’nin eski çeşitlerin çoğaltılmasını yasaklayan Tohum Yasası nedeniyle imkansız. Yani İtalya’da kamuya ait tohum bankaları var ama çiftçilerin tohumu yok.

Guy - Örgütüm, 2 yıl önce kamu tohum bankasından tohum almayı bıraktı. Şimdi kendi tohum bankamız var. Şu an en yaygın ekilen endüstriyel ürünler oldukları ve bunlardan GDO bulaşma riski çok yüksek olduğu için mısır ve soya tohumlarımız var. Tohumlarda GDO kontrolü çok pahalı. Fakat Fransa’da Greenpeace ile geliştirilen yeni, pratik ve ucuz bir GDO testi var. Her çiftçi bu testi yetiştirdiği ürünleri üzerinde kolaylıkla yapabilir.

Ekim yapılan toprağı korumak, zenginleştirmek için ne gibi teknikler kullanıyorsunuz?

Jose, Riccardo, Guy – Toprağı derinlemesine işlemiyoruz ve yıl boyunca ekili bırakıyoruz.

Çiftçisiniz ve GDO’lu ürünlere karşısınız. Türk çiftçilere ne mesaj göndermek istersiniz?

Jose – GDOlu ürünleri iki sorunu var, ekonomik ve çevresel. Vaat edildiği gibi karlı değiller ve kontrolsüzce yayılıp, yerel çeşitleri yok ediyorlar, organik tarımı öldürüyorlar. Sizi kandırmalarına izin vermeyin, yerel ürünler yetiştirin ve mücadele edin!

Riccardo – Türk çiftçileri tam kavşakta. Modernizasyon İtalya ve İspanya’ya geldiği gibi Türkiye’ye gelirse sahip oldukları her şeyi, geleneksel tarımı, topraklarını, tohumlarını kaybedebilirler. İtalya’da çözümün çiftçi – tüketici birliği olduğuna inanıyoruz. Bu birlik ne kadar güçlü olursa o kadar çiftçi işini yapmaya devam eder.

Guy - Kendi tohumlarınızı korumalısınız! GDO’lara Hayır demelisiniz!

Teşekkürler. Ekin Kurtiç’e İspanyolca tercümanlığı için teşekkürler.

1- Coordinadora de Organizaciones de Agricultores y Ganaderos – COAG (Tarım ve Hayvancılık Örgütleri Koordinasyonu)
2- Associazione Italinaan per l’Agricolture Biologica (İtalyan Organik Tarım Birliği)
3- Confederation Paysanne (Köylü Konfederasyonu)

Doğa İnsan - İnsan Doğa: Heykeltraş Mehmet Aksoy ile Söyleşi - 2007

Yayın Tarihi:
“Doğa İnsan-İnsan Doğa: Heykeltıraş Mehmet Aksoy ile Söyleşi”, yeşilİZ Dergisi, İstanbul, Mayıs-Haziran 2007 sayısı.

Açtığı en son heykel sergisi ile insanlığı ve dünyamızı tehdit eden küresel ısınmanın yaratıcısı insanoğlunu sorgulayan ünlü heykeltıraş Mehmet Aksoy’a göre doğanın insanla ve insanın doğayla olan ilişkisi çok farklı. Çevre sorunlarının ana nedeni de bu fark…

“Kibele – Doğa Ana iyi ve kötü çocuklarını koynunda taşır, korur, kollar. Ama gerekirse kötü çocuğunu kendi elleri ile yok eder.”


MA- 21 Mart doğanın doğum günüdür, baharın uyanmasıdır, bir başlangıçtır, yeni yılın başlangıcıdır. Her sene yılbaşını 21 Mart’ta kutlarım. Bu bizim geleneğimizdir, sahip çıkmalıyız. 10 15 senedir Kibele heykelleri yapıyorum. Bitmedi, halen devam ediyorum. Şimdi Şamanlara geçtim. Her şey insan doğa ilişkisine dayalı. “Sema” heykelinin bir eli yerde bir eli göktedir.
Ayşen – Mevlana’nın anlayışı ile benzer gibi.

MA – Şamanlıktan gelmedir ve eski Türklerin inanışıdır. Yerdeki enerjinin göğe, gökteki enerjinin yere akmasıdır. Enerjiyi tutmaz. Aktarır. Bu heykelde yuvarlakların sayısı simgeseldir. Alfabe gibidir. 13 bin yıl önce Türkler bunları kayalara yapmışlar. OrtaAsya’da yeni bulundu, araştırmalar devam ediyor. Ortadaki yuvarlak şekil evreni temsil eder. Diğer şekiller yeri, göğü, havayı, suyu ve varlıkları temsil eder. İnsan bunların tam ortasındadır. İnsanın ortasındaki bölüme doğru yürüdüğünüzde içine alır sizi. Sanki evrenin içine girersiniz. Şaman sizi içine alır götürür.

Ayşen – Doğal malzeme mermer ile çalışıyorsunuz. Bir nevi mermer işçisiniz. En son serginizdeki heykellerde mermer ile metali birlikte kullanmışsınız. Bu bir seçim mi?

MA- İlk başta metali dövüp enerjik formlar çıkarırdım. Sonra taş sevgisi ağır bastı ve mermeri çok benimsedim. Şimdi metal sevgim tekrar depreşti ve her iki malzemeyi birlikte kullanmaya başladım. Şamanlar için taş ve metal çok uygun. Dört maddenin en azından ikisini kullanmak istedim. Toprak ve ateşle dövdüğüm metal.

Ayşen – Şaman kutsallığı çağrıştırıyor. Doğa ile Şaman arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

MA – Şaman insandaki farklı enerjiler olduğunu, bunu fark etmemiz gerektiğini ve doğayla uyumu temsil ediyor. Şaman doğaya saygılı. Şaman insan ile doğa arasındaki ilişkilerin aracısı. Hiçbir zaman ruhban sınıfa dahil değil. Normal bir insan ve mesleği var. Ama birisi çağırdığında cübbesini giyip eline dalını aldığında Şaman oluyor. Sanatçıda memur olmamalı. Din görevliside. Diyanet İşleri Müdürü… Var mı böyle bir şey? Hocası var, camide namazını kıldırır, sonra gider bakkal dükkanına gider açar. Eskiden böyleydi. İnsanlar gönüllü olarak isteyerek yapıyorlardı. Kimse para isterim demiyordu. Para her şeyi bozuyor bence. Zaten bugün dünyayı mahveden paradır. Bugün savaşlar olmasa, savaşlara harcanan paranın yüzde altısı mi biri mi, aç çocuklara harcansa, dünyada aç çocuk kalmayacakmış. Bu insanlık acısı. İnsan ne kadar vahşi bir duruma geldi, ne kadar kendi doğasına, kendisine karşı çalışıyor. Sona doğru gidiyor. Artık bilinçlenmek zorundayız bence. Ayılmalıyız.

Ayşen- Küresel ısınma sizin için neyi ifade ediyor?

MA- Cehennemi ve kıyameti ifade ediyor. Korkuyorum. Kendim için değil çoluk çocuk için. Çoluk çocuğumuza bırakacak mirasımız bu kötü dünya olacak. Hiç mi utanmıyacağız. Çocuğu bu dünyaya doğuruyorsun. Buna hakkımız var mı? Çocuklar ağır sorumluluklarla doğuyor.

Ayşen – 13 yaşında kızım var. Artan küresel ısınma haberleri O’nu öylesine tedirgin etti ki yağmur yağdığında çok sevinir oldu. Susuz kalırız diye endişeleniyor. Ben bu dertlerle büyümedim ve yağmurdan hep keyif aldım. Çocuğum için ise yağmur yağması susuz kalmamak demek. Son 30 yıl içinde yaşadığımız dünya çok değişti. Siz geleceği nasıl görüyorsunuz?

MA- Gelecekten korkuyoruz. İnsanlar yeni dünyalar bulmaya çalışıyorlar. Herhalde bunu mahvettik. Yenileri de mahvedeceğiz. Atmosferi bırakın evreni kirletmeye başladık. Uydu atıkları falan. İnsan çok zararlı bir varlık. Galiba yaşamaması lazım. Yok olsak da evren de bizden kurtulsa. İçimizde bir kötülük var. Hep günü kurtarma, bencillik var.

Ayşen – Peki umutlu musunuz?

MA - Mitinglerde umutlu oluyorum. Güzel şeyler isteyen insanlar kötü olamaz. Doğaya karşı da kötü olamaz diye düşünüyorum. Sizin gibi insanlarda beni umutlandırıyor. yeşilİZ dergisi beni umutlandırıyor. Ben heykel yapıyorum siz umutlanıyorsunuz. Bunların çoğalması lazım. Çocuklarımıza bilinci aşılamamız lazım. Ben çevremdekilere aşılamaya çalışıyorum. Alışageldiği alışkanlıklarımı değiştirmeye çalışıyorum. Ağaçlara, doğaya, atıklara…

Ayşen – Bu değişim hayatınıza nasıl yansıdı? Küresel ısınma yaşamınızı nasıl etkiledi? Daha az enerji ve su kullanmalıyım diyor musunuz?

MA – Bizde tutumluluk vardır. Annem çok tutumlu bir insandı. Hiçbirşey fazla olmamalıdır. Her şeyin “karar” ölçüsü vardır. Sokakta açık çeşme görsem dayanamam kapatırım. Sokakta boşuna yanan lamba görürsem telefon ederim kapattırırım. Kendiliğimden tutumluyum. Tasarruf çok önemli. Yüzünü yıkarda suyu sonun kadar açmamak lazım. Boşuna akıp gidiyor. Bunlar ufak, çok önemli şeyler değil gibi görünüyorsa da her insan bunlara biraz dikkat etse önemli bir enerji ve su tasarrufu olur.

Ayşen – TEMA Vakfı bir su kampanyası başlattı. “Suyunu Dikkatli Kullan”. Dört kişilik bir aile biraz dikkatle her sene 140 ton az su harcayabilir. Bu hanesayısına vurulduğunda toplam rakam çok büyüyor. Bu nedenle dikkatli tüketim ve tasarruf çok önemli.

MA – Tasarruf çok önemli. Az deterjan kullanmak lazım. Veya hiç kullanmamalı. Gerekli gereksiz araba kullanmamak lazım. Teknoloji bize vücudumuzu unutturdu. Elimiz kolumuz var bilmiyoruz. Ayağımız var unutuyoruz. Arabanın tekerleği var çünkü. Şimdi köydeyiz rahatız. şehre inince sıkıntı duyuyorum. Gürültü, pis hava… Yalnız Cumartesi, Pazar piknikciler geliyor. Buraları hoyratça kirletiyorlar. Fil girmiş gibi oluyor. Yenek artıkları, poşetler, gazeteler… Oysa yine geleceksin buraya. Git çöpünü at. Ormanlara girseniz... İlkokul çocuklarına çöpleri, poşetleri toplatmak lazım. Bu şekilde eğitmek lazım. Görsün pisliği ve güzelliği. Güzelliğin kirletilmemesi gerektiğini görsün. O zaman orman yakamazsın.

Ayşen- Böcek eviniz çok yüksek ve büyük. Nasıl ısıtıyorsunuz? Güneş enerjisini kullanıyor musunuz?

MA- Burayı yazlık gibi kullanıyorum. Kışın küçük bir mekanda kalıyoruz. Odun yakıyoruz. Kömür kullanmıyorum.

Ayşen- Söyleşi için teşekkürler. yeşilİZ okuyucularına söylemek istediğiniz bir şey var mı?
MA –Doğa ile barışık olmak lazım. Doğayla barışık insan kendisiyle de barışık olur. Kendini bu evren ve dünyada düşünmeli. “Ne yaptın, güzel bir şey yaptın mı?” sormalıyız. her şeyi kutsal saymalıyız. Suyu, toprağı, böcekleri, solucanları… Eski Mısır’daki anlayışı çok beğeniyorum. Her hayvanın, kara sineğin bile bir yeri var. Heykelini yapmışlar. Doğanın bir döngüsü var ve bozmamak lazım. O bir başkasını yiyor, o da gidip başkasına yem oluyor… Bunu devam ettirmek lazım. Biz bu döngünü bozuyoruz. Çok kuvvetli olduk. Doğaya ve diğer canlılara karşı kuvvetlendik. Korkularımız olsa O’na göre yaşarız.

Ayşen – Biz başımıza bir doğa felaketi geldiğinde korkarız.

MA – Kibele Toprak Ana iyi ve kötü çocuklarını bağrında taşır. Kızdığında kötü çocuklarını kendi elleriyle öldürür. Hepsine sahip çıkar ama kötülük edeni cezalandırır. Annedir. İyiyi ödüllendirir, kötüyü cezalandırır. Terbiye eder.

Nükleer Enerji Küresel Isınmaya Çözüm mü? - 2007

Yayın Tarihi:
“Nükleer Enerji Küresel Isınmaya Çözüm mü?”, yeşilİZ Dergisi, İstanbul, Mart-Nisan 2007 sayısı.

Sera gazlarının yarattığı iklimsel değişimler gündelik yaşamımızı etkilediği gibi enerji sektörü ile yoğun enerji kullanan endüstrileri de etkileyecek. Küresel ısınmayı yavaşlatmak ve durdurmak için sera gazlarının atmosfere salımının azaltılması zorunlu. McKinsey Quarterly’de yayınlanan bir araştırmaya göre uygulamaya konulacak olan sera gazı kısıtlamaları dünya iş çevrelerinde 1970’lerde yaşanan petrol sıkıntısının yarattığı boyutta bir değişime neden olacak. Bu gelişmeler, sera gazı salımını azaltarak dünya enerji talebinin nasıl karşılanacağı konusunu gündeme getirdi. Nükleer enerji taraftarlarınca, karbondioksit açığa çıkarmadıkları iddia edilen nükleer santraller “küresel ısınmaya karşı en doğru enerji kaynağı” olarak tanıtılmaya başlandı. Oysaki Kyoto sürecinde yenilenebilir enerji teknoloji ve kaynakları ile enerji verimliliği Temiz Kalkınma Mekanizmaları olarak kabul edilirken, nükleer enerji kabul edilmedi.

Bugün dünyada 435 adet nükleer santral var. Bunların 250’si 20 yıl içinde, kalanlar 2035’e kadar kapanacaklar. 2002 yılında nükleer enerji toplam enerji üretiminin %17’sini oluşturdu. Bu oran 2025 yılında %9’a düşecek. Bu oranı sabit tutmak için önümüzdeki 10 yıl içinde 80, ondan sonraki 10 yıl içinde de 200 yeni santralın yapılması gerekiyor. Bu 20 yıl içinde her 3.5 haftada bir yeni bir nükleer santralın devreye girmesi demek. Nükleer enerji yandaşlarına göre, dünya nükleer santrallerle donatılınca, kömür ve doğalgazdan elektrik üretilmesine oranla daha az karbondioksit atmosfere salınacak.

Riskler

Dünya üzerinde nükleer santral sayısının artması ile güvenlik ve terörist saldırı riski artacak. 2003 yılında toplanan Uluslararası Reaktör İşletmecileri Örgütü, son birkaç yıl içinde 8 büyük kaza riski yaşandığını açıkladı. Nükleer santral sayısının artması kaza riskini artıracak. Çevre uzmanı Nükhet Barlas’a göre, yaşanan nükleer kazaların sonuçları göz önüne alındığında, nükleer teknoloji kullanmak için çok güçlü bir güvenlik kültürü oluşturulması gerekiyor. Türkiye gibi kaynak yapan işçinin koruma gözlüğü kullanmadığı, anayol inşaatında doğal gaz borularının delindiği bir ülkede, kendi canını düşünmeyi bilmeyenlere, başkaları için oluşacak riskleri düşünmeyi öğretmek mümkün olacak mı? Kamuoyunda büyük tepki toplayan çözümsüz nükleer atık sorunu büyüyerek artacak. Bu arada nükleer santral hammaddesi olan uranyum kaynaklarının bugünkü hızla tüketildiğinde 200 yıl içinde biteceği öngörülüyor. Nükleer enerjinin karbondioksit üretmediği iddiası ise doğru değil. Çünkü nükleer enerjinin tüm üretim safhaları göz önüne alındığında, özellikle de uranyumun işlenip yakıt haline getirilmesi sürecinde yüksek oranda karbondioksit açığa çıkıyor. Kapatılan nükleer santrallerin sökümünün nasıl yapılacağı ve maliyeti ise halen cevapsız.

Dünya nüfusunun %5’ine sahip olan Amerika Birleşik Devletleri dünyada nükleer elektriğin %30’unu üretirken, dünya karbondioksit salımındaki payı %25’tir. Dünya nüfusunun %6.5’ine sahip olan Batı Avrupa nükleer elektriğin %34’ünü üretirken karbondioksit salımındaki payı %15’tir. Bu rakamlar dünya nüfusunun %11.5’ine sahip bu ülkelerin nükleer enerjinin %65’ini üretirken aynı zamanda küresel ısınmaya katkısının %40 olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Bu ülkelerde nükleer enerji kullanımı sera gazları salımının azaltılmasını sağlamamıştır.

Başkaları ne yapıyor?

Tüm nükleer santrallerini kapatma kararı alan Almanya, yoğunlaşan küresel ısınma tartışmalarına rağmen kararın uygulanmasında ısrarlı. 29 Aralık 2006 tarihinde Die Tageszeitung’da yayınlanan Alman Çevre Bakanı Michael Müller ile yapılan ropörtajda, Müller nükleer enerjinin kesinlikle ve kesinlikle küresel iklimi dengeleme gücüne sahip olmadığını belirtti. Enerji sistemlerindeki hızlı bir dönüşüm ile iklimi kurtarmanın en hızlı yöntem olduğunun altını çizen Müller, bunun enerji ekonomisi, enerji verimliliğinin artırılması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması ile mümkün olduğunu söyledi.

Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri 2010 yılında elektrik talebinin %22’sini yenilenebilir kaynaklardan sağlamayı planlamakta. Ülke bazında bu oranlar, Almanya için %13, İspanya için %26, İsveç için %60, Danimarka için %29’dur.

Venezuela’nın “asi” Başkanı Chavez, ülkesinin en büyük gelir kaynağı petrol olmasına rağmen, dünya ülkelerini küresel ısınmanın önüne geçmek için daha az petrol kullanmaya davet etti. Enerji tasarrufu için tüm ülkeye tasarruflu ampül dağıtıldığını, güneş enerjisi araştırma merkezi kuracaklarını ve Venezuela’daki petrol tüketimini azaltmak için fiyatları artıracaklarını söyledi.

Küresel ısınma ile mücadelede enerji tasarrufu, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı gerçekleşmemişken niye bu nükleer söylemi?

Ayşen Eren: Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum - 2007

YayınTarihi:
“Ayşen Eren: Nükleer Yasaya Karşı Yürüyorum” Ropörtaj, Yeni Harman, İstanbul, Ocak 2007 sayısı.

Ayşen Eren bir aktivist. Ayşen’i birkaç yıldır, fotoğraf makinesıyla, anti-nükleer eylemlerde sıklıkta görüyor, çektiklerini izliyoruz. Ayşen Eren bu kez de “Nükleer Yasaya Karşı Yürüyor.” Bir Aralık sabahı, Galatasaray’dan çocuklarımızla birlikte başladığımız anti nükleer İstanbul yürüyüşlerinde Ayşen Eren, hergün Kadıköy’ün sokaklarını adımlayarak devam ediyor…

Nükleer yasaya karşı yürümeye nasıl karar verdiniz?

Nükleer yasaya karşı tepkiliyim ve karşıyım. Bu karşı duruşumu bir şekilde ortaya koymak istedim. Diğer yandan nükleer yasaya ve mecliste onaylanıp yürürlüğe girdiği takdirde Türkiye’de kurulacak olan nükleer santrallere ve bu santrallerin yaratacağı risk, tehlike ve sorunlara toplumun dikkatini çekmek, farkındalık yaratmak istedim. Yürümek son derece insani, barışcıl ve dikkat çekici bir eylem. Ayrıca heryerde, her an yapılabilir. Bu nedenlerle “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüş”e katılmaya karar verdim. Katılmaya diyorum çünkü bu yürüyüşün fikir babası Timur Danış. Benden önce Timur Danış, Antalya’dan Hediye Gündüz, Greenpeace gönüllüsü arkadaşlar, Sinop’tan Emrah Bilgiç ve Bahriye Şengün yürümeye başlamıştı zaten.

Nükleer karşıtlığınızı nasıl temellendiriyorsunuz?

Nükleer santrallerimiz olunca nükleer atıklarımız olacak. Çünkü ömrü 40-50 yıl olan bir nükleer santral, bu süre boyunca toplam bin ton nükleer atık üretiyor ve sonra kendisi de bir nükleer atık haline geliyor. Bugün nükleer santralı olan her ülkenin nükleer atıklarla başı dertte. Çünkü bu atıklar yok edilemiyor. Zararsız hale gelmeleri için ONBİNLERCE yıl çok korunaklı ortamlarda saklanmaları gerekiyor. Nükleer santralın sağlayacağı enerjiyi biz 40-50 yıl kullanacağız ama bizim çocuklarımız, torunlarımız ve onların çocukları onbinlerce yıl nükleer santralın ürettiği nükleer atıkların yaratacağı radyasyon riskine maruz kalacak, çıkan maliyetleri yüklenecek, şu an öngöremediğimiz ama zamanla ortaya çıkacak diğer sorunlarla uğraşmak zorunda kalacaklar. Çocuklarımıza, torunlarımıza ve onların çocuklarına bırakacağımız miras radyoaktivite, hastalık, ölüm saçan nükleer atıklar olacak.

Türkiye’de nükleer yasayı çıkarmak isteyenlere sormak istiyorum:
Gelecek nesillerin de yaşayacağı bu ülkeyi, kullanacağı toprağı, suyu ve havayı radyoaktivite ile kirletmek için onlardan izin aldınız mı?
Radyoaktif atıkları onbinlerce yıl güvenli saklama sorumluluğunu çocuklarımıza, torunlarımıza ve onların çocuklarına bırakıyoruz. Bu sorumluluğu almak istiyorlar mı? Onlara sordunuz mu?

Ülkedeki nükleer gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani nükleer çalışmalar sizce hangi aşamada?

Ülkenin bugünkü ve bundan sonraki binlerce yılını etkileyecek bir karar jet hızıyla oldu bittiye getirilerek apar topar meclisten geçirilmeye çalışılıyor. Yasa taslağı komisyonda incelenirken edinme ve inceleme imkanı olmadı. Henüz yasa Anayasa’da belirlenmiş tüm aşamalardan geçip yürürlüğe girmeden Sinop’ta nükleer santral kurma çalışmaları başlamış görünüyor. Bazı televizyon kanalları nükleer santrallerin faydalarını (!) anlatan programlar yapıyor. Hiçkimse nükleer santrallerin yarattığı risklerden; sık yaşanan nükleer kazalardan; Almanya, İsveç gibi ülkelerin nükleerden enerji elde etmekten vazgeçip, temiz, yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneldiklerinden; nükleer atık sorununun hala çözülemediğiden; Çernobil kazası sonrası Karadeniz yöresindeki yüksek kanser oranlarından bahsetmiyor. Nükleer Karşıtları hariç.

Nükleer karşıtı yürüyüşünüzün ilk gününü anlatır mısınız?

İlk yürüyüşümü kızımla, Timur Daniş ve oğluyla birlikte yaptım. Ama o gün kalabalıktık ve yürürken sohbet edip kızımla ilgilendiğim için çevreyi pek fark etmedim. Mesaj olarak elimizde rüzgar gülü taşıdık. Gerçek anlamda ilk yürüyüşümü Kadıköy iskeleden kalabalık bir saatte tek başına başlattım. Zordu. Vermek istediğim mesaj “Nükleer Yasa Mecliste. Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyorum” idi. Bunu bir karton üzerine elimle yazdım ve yürürken taşıyorum. Kalabalık arasında herhangi birisi iken, elinizde böyle bir mesajla yürümeye başladığınızda bir anda fark ediliyorsunuz. Bu rahatsız edici bir duygu. İlk verdiğim tepki gözlüklerimi takmak oldu. İnsanlar önce benim farklı olduğumu kalabalıkta algılıyorlar. Yüzüme bakıp sonra elimdeki kartona bakışlarını çeviriyorlar. Sonra benim “normal” olup olmadığımı anlamak için daha inceleyici şekilde yüzüme bakıyorlar. Bakışım, duruşumdan “normal” olduğuma kanaat getirip yeniden bakışlarını elimde kartona yöneltip bu sefer okuyorlar. Kimisi “Biliyorum, destekliyorum” bakışı atıyor, kimi “Bu ne?” bakışıyla bakıyor. Sonuç olarak eylemim amacına ulaşıyor.

Yürüyüşcülüğünüz günler ilerledikçe nasıl gelişti?

Uzun süreli yürüyüşlere alışkınım. Yürümek basit bir eylem gibi görünse de düzenli, sürekli olarak yapıldığında ciddi bir ön hazırlık gerektiriyor. İlk olarak rota belirleyip, yürüyüş saatlerimi kararlaştırıyorum. Kendimce bazı püf noktaları geliştirdim. Niyetim meydan ve sokakların en kalabalık olduğu saatlerde yürümek. Ana yollarda ilerlerken trafiğe karşı yürüyorum ki taşıtlardaki insanlar da fark etsin. Çok soğuk havalarda sabahları değil öğleden sonra yürüyorum. Genelde Kadıköy İskele’de yürüyüşümü başlatıyorum. Yürürken tepkiler alıyorum. El sallayanlar, alkışlayanlar, “Biz de sizi destekliyoruz”, “Biz de karşıyız”, “Nükleere Hayır” diyenler oluyor. Gülümseyerek destekleri için teşekkür ediyorum ama doğrudan iletişime geçmiyorum. Fotoğrafımı çeken kişilere “nükleer” konusunda ne bildiklerini soruyor, kısa bir sohbet yapıyorum. Birgün Harem civarından yürürken “Peki yoksulluk ne olacak?” dedi bir hamal. Sarsıldım. “Karşı Yürünecek” ne çok konu var diye düşündüm.

Bir gazete haberinde acılı annenin oğlunun 24 yaşında lenf kanseri sonucu ölümünü Çernobil kazasına bağladığını okudum. O gün mesajımı “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyorum. Nükleer Öldürür” olarak değiştirdim.

Yürüyüşlerim sonucunda kadınların erkeklere, gençlerin diğer yaş gruplarına göre daha ilgili oldukları kanısına vardım.

Yürüyüşün bir hedefi ya da süresi var mı?

Hedefim İstanbul’da yürüyerek insanlarda “Nükleer Yasaya” ve sonuçlarına karşı farkındalık yaratmak; soru işaretleri oluşturmak; duyarsız, ilgisiz kalmamalarını sağlamak. “Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüşüm” bu yasanın meclise gelmesi beklendiği sürece devam edecek.

Eklemek istedikleriniz?

“Nükleer Yasaya KARŞI Yürüyüşü” inanan herkes yapabilir. Yaşadığı kentin, köyün sokaklarında yürüyebilir. Bu herkesin rahatlıkla yapabileceği insana, çevreye saygılı barışçıl bir karşı duruş ve farkındalık yaratma eylemi.

Görüşülmekte olan yasalara karşı sade vatandaş olarak daha duyarlı olmalı ve Meclis’te sesimiz olması gereken vekillerimize düşüncelerimizi iletmeliyiz.

Teşekkür ederiz.

Pirinçte GDO Tehlikesi... - 2006

Yayın Tarihi:
“Pirinçte GDO Tehlikesi…”, Buğday Dergisi, İstanbul, Kasım-Aralık 2006 sayısı.
“Pirinçte GDO Tehlikesi…”, www.tarimmerkezi.com.tr sayfası.

18 Ağustos 2006 tarihinde ABD Tarım Bakanlığı bir açıklama yaparak ticari pirinç silolarından alınan örneklerde Alman Biyoteknoloji şirketi Bayer CropScience tarafından geliştirilen LL601 isimli genetiği değiştirilmiş (GD) uzun taneli pirince rastlandığını açıkladı.

ABD hükümet yetkililerinin açıklamasından hemen sonra Japonya , ABD’den yaptığı uzun taneli pirinç ithalatını durdurdu[1]. Japonya’da onaylanmamış Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) içeren ürünlerin ithalatında zero-tolerans politikası uygulanıyor. Bu ürünlerin ya ithalatçılar tarafından yok edilmeleri veya ihraç edilen ülkelere geri gönderilmeleri gerekiyor [2]. 28 Eylül’de Japon Tarım Bakanlığı ABD menşeli 1.1 milyon ton pirincin test edilmeye başlandığını açıkladı. Ayrıca, ithal edilecek pirinçler de teste tabii tutuluyor [3].

Güney Kore ithal ettiği pirinçlerin GDO’suz olduğuna dair ABD’den devlet garantisi istedi [4].
23 Ağustos’da Avrupa Konseyi, konuyla ilgili “Acil Önlemleri” görüştü ve ABD’den yapılan uzun taneli pirinç yüklemelerinin LL601 pirinci içermediğine dair sertifika istenmesine karar verdi [5]. Avrupa Birliği’nde GDO’lu pirinç ithalatı halen yasak [6].

Ardından Avusturya, Belçika, Kıbrıs, Finlandiya, Fransa, Almanya, Macaristan, İrlanda, İtalya, Hollanda, Norveç, Slovenya, İsveç, İsviçre, İngiltere’de yapılan gıda testlerinde GD pirince rastlandı ve supermarketlerdeki ürünler geri çağrıldı [7].
10 Ekim tarihli Greenpeace raporuna göre Orta Doğu bölgesindeki pirinç ürünlerine de Bayer’in GD pirinci bulaşmış durumda [8]. bu bölgedeki ithalat şirketleri pirinci Çin, Endonezya, Hindistan, Laos, Nepal, Filipinler, Tayland, Vietnam’a ihraç ediyorlar.

ABD’Lİ ÇİFTÇİLER BAYER’I DAVA ETTİ.

ABD, dünya pirinç pazarının % 12’sine sahip. 2006 yılı tahmini üretim miktarı 1,88 milyar dolar. Üretilen pirincin % 50’si ihraç ediliyor.

GD ABD pirinci dünyanın farklı ülkelerinde görülünce ABD pirinç ihracatı çok olumsuz etkilendi, pirinç fiyatları çarpıcı şekilde düştü. Bunun üzerine ABD’li pirinç üreticileri ürünlerine GD pirinç bulaştırdığı için Bayer CropScience şirketini dava etti.

OLAYIN İŞARET ETTİKLERİ

Bayer’in geliştirdiği LL601 GD pirincinin deneme ekimi 1998, 2001 yılları arasında ABD’de yapılmış ama üretimi onaylanmamıştı. Geçtiğimiz Ağustos ayında patlak veren skandal, GDO’lu ve GDO’suz ürünlerin birlikte ekilebilirliğini , GD ürünlerden normal ürünlere bulaşma olmayacağını savunanların tezini çürüttü ve bulaşmayı engellemenin imkansız olduğunu kanıtladı.
GD ürünlerin deneme için bile olsa ekimine izin veren her ülke en başta kendi çiftçilerini ve tarımsal ürün ticareti yapanları ekonomik ve çevresel bir felakete sürükler. Bu olay GD ürünlerin, yetiştirildikleri ülke ile diğer ülkelerin besin zincirine bulaşmasının ne kadar kolay ve hızlı olduğunu; gıda güvenliğini, tüketicilerin sağlıklı gıdaya erişimini ve en temel olarak insan sağlığını nasıl tehdit ettiğini göstermektedir. Gıda ürünlerinin GDO içermediğine dair testlerin programlanması, düzenli ve sürekli olarak yapılması halk sağlığı açısından zorunludur. Özetle, GD ürünlerin ithalatı ve ekimi ülkemizde tümüyle yasaklanmalı, ayrıca depolanan ve piyasada satılan ürünlerin GDO içerip içermediği testlerle kontrol edilmelidir.

ÜLKEMİZDE DURUM

Ülkemizde kişi başı yıllık pirinç tüketimi ortalama 6- 6,5 kg, yıllık toplam pirinç talebi 390-422 bin tondur. Edirne, Balıkesir, Samsun ve Çorum illerinde yetiştirilen yerli pirinç ülke talebini karşılayamamakta, yılda 200-300 bin ton pirinç ithal etmektedir. En büyük ithalat ABD’den yapılmaktadır.

Türkiye’ye ithal edilen ABD pirincinde GD pirinc bulunma olasılığı çok yüksektir. Pirinç süpermarketlerde satılıyor ise yerel gıda zincirine bulaşmış demektir. Bu gıda güvenliği ve insan sağlığı için tehdit unsurudur. Ayrıca çiftcilerin ürettiği yerel pirinç türlerine bulaşma riski yüksektir. Bütün bunlara rağmen bugüne kadar Türkiye’de hiçbir önlem alınmamıştır.

Tüketiciler, çiftçiler açısından Tarım, Dış Ticaret ve Sağlık Bakanlıkları tarafından cevaplanması gereken pekçok soru vardır.

- ABD’den ne kadar pirinç ithal edilmiştir? İthal edilen pirincin cinsi nedir?

- Kimler tarafından ithal edilmekte ve hangi markalar altında piyasaya sürülmektedir?

- 23 Ağustos tarihinde Avrupa Birliği ülkeleri Bayer’in yasallaşmamış LL601 GD pirincine karşı acil önlemler almışken AB üyesi olmaya çalışan Türkiye neden aynı önlemleri halen almamıştır?

- ABD pirinci ithal eden ülkeler GDOlu ürün bulaşma riskine karşı tedbir olarak ithalatlarını durdururken, Türk hükümeti neden ithalata devam etmektedir?

- ABD’den ithal edilen pirincin GDO içermediğine dair ABD’den belge istenmekte midir? İstenmiyorsa neden sorgulanmadan ithal edilmektedir?

- Türkiye’ye ithal edilen, edilmekte olan ve piyasaya sürülen ABD pirincinde GD LL601 bulunup bulunmadığı neden test edilmemektedir?

- Türk gıda zincirine bulaştığı tesbit edildiği takdirde ürünlerin toplatılması, imhası veya ithal edilen ülkeye geri gönderilmesini içeren bir acil önlem planı var mıdır?


Kaynaklar:
1. Seattle Post-Intelligencer http://seattlepi.nwsource.com/business/1310AP_Japan_US_Rice.html
2. Reuters, 23 Ağustos 2006
http://www.redorbit.com/news/science/629678/japan_mulls_testing_us_rice_for_unapproved_gmo/index.html?source=r_science,
3. Reuters, 28 Eylul 2006
http://asia.news.yahoo.com/060928/3/2qjrf.html
4. DOW JONES, 21 Ağustos 2006 http://www.agriculture.com/ag/futuresource/FutureSourceStoryIndex.jhtml?storyId=63400415
5. Friends of Earth, Eylül 2006
http://www.foeeurope.org/GMOs/rice_contamination.htm
6. UNCTAD
http://r0.unctad.org/infocomm/anglais/rice/market.htm#cce
7. Guardian, 30 Eylül 2006.
http://www.guardian.co.uk/gmdebate/Story/0,,1884523,00.html,
8. Commondreams News, 10 Ekim 2006
http://www.commondreams.org/news2006/1010-14.htm, 10 Ekim 2006

Yok Olmuyor, Sağlıksız ve Çok Pahalı: Nükleer Atık - 2006

Yayın Tarihi:
“Yok Olmuyor, Sağlıksız ve Çok Pahalı: Nükleer Atık”, Buğday Dergisi, İstanbul, Eylül-Ekim 2006 sayısı.

Dünyada şu an aktif olarak çalışan 441 adet nükleer santral var. Herbiri her yıl 30 metrik ton radyoaktivitesi çok yüksek olan atık yakıt üretiyor. 2000 yılı itibariyle dünya genelinde biriken nükleer atık yakıt 220.000 ton ve bu miktar her yıl yaklaşık 10,000 ton artmakta.

Nükleer santralı olan her ülkenin bu atıklarla başı dertte. Başta ABD olmak üzere Çin, Hindistan, Avrupa ülkeleri “ucuz”, “temiz” enerji kaynağı olarak seçtikleri nükleer santralların yarattığı tehlikeli atıklarla uğraşıyorlar. Yok etmek değil amaçları sadece üstlerini örterek zararsız hale getirmek. Çünkü nükleer atıkları yok etmek mümkün değil. Zararsız hale getirmek için onbinlerce yıl çok korunaklı ortamlarda saklamak gerekiyor. Atıkların saklanması ise hem çok tehlikeli hem de çok pahalı yöntemlerle mümkün. Bu yöntemler, kendi ülkelerinde toprağa veya okyanusların dibine gömmekten, başka ülkelere ithal etmeye ve uzaya göndermeye kadar değişiyor.

Türkiye’de hükümetçe yapımı planlanan üç nükleer santral kurulduğu takdirde bizim de radyoaktif atıklarımız olacak. Bu atıkların yaratacağı tehlikelere maruz kalacak, çıkan maliyetleri yüklenip sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalacağız.

Nükleer Atıkların Oluşumu


Radyoaktif nükleer atıklar, nükleer enerji üretim akışının hammadde olan uranyumun topraktan çıkarılmasından, işlenmesine, radyoaktif atıkların saklanmasına ve en son nükleer santralların sökülmesine kadar her aşamasında oluşur. Bunlar içerdikleri radyoaktiviteye göre düşük, orta ve yüksek seviye atık olarak sınıflandırılırlar.

Düşük seviye atıklar daha çok hastahane, laboratuvar ve endüstride oluşur. Kullanılan kağıt, kıyafet, eldiven gibi radyoaktivite bulaşan eşyalardır. Dünyadaki toplam radyoaktif atık haciminin %90’ını oluştururlar ama radyoaktivite düzeyleri sadece %1’dir. Hacimleri küçültülüp korunaklı şekilde gömülerek saklanabilirler. Yeniden kullanımları mümkün değildir.

Orta düzeyli atıklar, santral parçalarından veya sökülen santral malzemelerinden oluşur. Nükleer atık haciminin %7’sine, radyoaktivitenin %4’üne sahiptir. Korunaksız olarak toprağa doğrudan gömülmeleri tehlikelidir.

Nükleer santralların oluşturduğu atık yakıt yüksek düzey olarak sınıflandırılır ve çok tehlikelidir. Uranyum, plutonyum gibi radyoaktif elementler birkaç metre ötelerinde ışınlarına maruz kalan canlıları birkaç saniye içinde öldürebilirler. Onbinlerce yıl sonra radyoaktivite düzeyleri azaldığında bile canlıları birkaç dakika içinde öldürme gücüne sahiptirler. Radyoaktif atıkların içindeki hacimleri %3 iken radyoaktivitenin %95 ine sahiptirler.

Bir nükleer santral yılda ortalama 25-30 ton radyoaktif atık yakıt üretir. Basit bir hesapla aktif olan nükleer santrallar her yıl ortalama 10,000 metrik ton atık yakıt üretmektedir. 2003 itibariyle sadece ABD’de 49,000 metrik ton yüksel düzeyli nükleer atık yakıt birikmiştir. İngiltere’de biriken nükleer atık yakıt miktarı ise yaklaşık 47,000 metrik tondur. Nükleer enerjiden vazgeçen İsveç’in 9,000 metrik ton nükleer atık yakıtı vardır. Dünya uranyum talebinin %25’ini karşılayan Kazakistan’da 500 ayrı nokta toplam 230 milyon ton radyoaktif atık bulunmaktadır.

Nükleer santrallar 30-40 yıl içinde ömürlerini tamamlarlar ve birer nükleer atık haline gelirler. Sökülmeleri, parçaların radyoaktivite düzeylerine göre sınıflandırılmaları ve bertaraf edilmeleri çok uzun, masraflı, tehlikeli ve güç bir süreç. Şu ana kadar henüz yapılmadı. Bu nedenle deaktif edilme ve sökülme sürecinde çıkacak sorunlar ve masraflar tam olarak bilinmiyor.

Toprağa Veya Okyanusa Göm; Başka Ülkelere İthal Et; Uzaya Gönder


Bu atıkları yok etmek mümkün değil. Tek yol çok korunaklı radyoaktivite sızdırmayan ortamda radyoaktiviteleri canlılara zarar vermeyecek düzeye düşünceye kadar onbinlerce yıl bekletmek. Örneğin; yarıömrü 24,000 yıl olan plutonyumun tehlikesiz hale gelmesi için 250,000 yıldan daha uzun zaman geçmesi gerekmekte.

Peki bu atıklar onbinlerce yıl nerede ve nasıl saklanacaklar? Toprağın hemen üstünde mi yoksa olabildiğince altında mı, okyanusun dibinde mi, kaya bloklarının altında mı, yoksa uzayda mı? Saklama kapları bu kadar uzun süre korozyona uğramadan sağlam kalabilecek mi? Ekolojist dergisi Temmuz sayısında “Manş denizi 5,000 yıl önce yoktu. Öyleyse 1 milyon yıl veya daha uzun süre güvende kalacak şekilde nükleer atıklarımızı nereye gömebiliriz?” sorusuyla bu sorunlu noktaya anlamlı bir şekilde değiniyor. Depremler oluyor, yanardağlar patlıyor, kara parçaları hareket ediyor, küresel ısınma ile deniz seviyeleri yükseliyor. Coğrafi anlamda bu kadar hareketli olan dünyada atıkları onbinlerce, yüzbinlerce yıl güvenli saklamak mümkün mü?
Nükleer atıklar bugüne kadar nükleer santrallerdeki geçici depolama alanlarında saklandı. Bu depoların kullanım süreleri dolmak üzere ve hiçbir ülke sürekli depolamaya başlamış değil. 1987 yılında ABD hükümeti Nevada eyaletindeki Yuca dağını sürekli depolama alanı olarak seçmesine rağmen yerel halk, yönetim ve çevre örgütlerinin şiddetli tepkisi nedeniyle uygulamaya geçemedi. Sürekli depolama için yüksek düzeyli nükleer atıkların bulundukları yerlerden taşınması gerekiyor. Taşıma işlemi çok daha büyük riskler içeriyor. Terör örgütlerinin hedefi olmak bunlardan sadece birisi. Amerika’da taşıma yolları üzerindeki tüm eyaletler davalar açarak nükleer atıkların taşınmasına karşı çıkıyorlar.

Atıklardan kurtulmanın bir diğer yolu, nükleer atıklarını gelişmekte olan ülkelere yasal olmayan yollarla göndermek. 1993 yılında Çin, 1980’li yıllarda Tibet platosuna nükleer atıkları depoladığını açıkladı. The International Campaign for Tibet (ICT) örgütü tarafından yayınlanan bir rapora göre depolama alanının civarındaki köylerde kanser ölümleri ve hastalık oranlarının anormal oranda arttı. Haziran ayında Çanakkale Ezine ilçesi Geyikli halk plajında tesbit edilen yüksek radyasyon oranları nükleer atıkların kontrolsuz ve serbestçe taşınıp keyfi olarak herhangi bir ülkenin sularına veya kıyılarına bırakılabileceği şüphesini desteklemekte.

Nükleer atıkların uzaya gönderilmesi bile düşünülüyor. Bu yöntem teknik olarak bugün mümkün değil ve çok pahalı. Buna rağmen dünyada saklanması çok riskli olduğundan ciddi olarak değerlendiriliyor.

Diğer Sorunlar

Washington Post gazetesinde çıkan bir habere göre ABD’de nükleer santrallerde atık yakıtların envanterlerinin sağlıklı tutulmadığı devletin resmi organlarınca kabul edildi. 3 santralde atıkların kaybolduğu kanıtlandı. Bu halk sağlığı ve güvenliği açısından büyük bir risk. Atıklar hala bulunamadığı için bu riskin büyüklüğü tahmin edilememekte.

Nükleer atıklardan plutonyum yeniden işlense de risk devam ediyor. 2003 yılında İngiltere’de plutonyum gerikazanım tesislerinden 30 kg. plutonyumun kaybolduğu açıklandı. 10 kg. plutonyum ile büyük bir şehir merkezini darmadağan edecek bir bomba yapmak mümkün. Bu nedenle kaybolan nükleer atık yakıtların doğuracağı bir diğer önemli ve büyük risk terror örgütlerinin eline geçme olasılığı. İşlenmiş veya işlenmemiş olsun plutonyumun terör örgütlerince çalınmaması için yüksek güvenlik önlemleri alınması gerekiyor.

Bir nükleer santralı açtıktan sonra kapatmak büyük sorun. İşlevdışı kaldığı an bir nükleer atık haline dönüşüyor. İsveç birkaç yıl içinde 12 santralini kapatarak 40 yıl süren nükleer enerji macerasını sonlandıracak. Şu an iki ana sorunla uğraşıyorlar. İlki var olan 9,000 yüksek düzeyli atık yakıtı ne yapacaklar? İkincisi 12 santralde üretim durunca söküm işini nasıl halledecekler? Çünkü nükleer santralların sökülmesi zor, karmaşık, tehlikeli ve çok masraflı.

İnsanlar hata yapar ve nükleer santrallarda insan hatalarından kaynaklanan atık sorunları yaşanmakta. Büyük nehirler veya okyanus ile deniz kıyılarına inşa edilen santrallarda ihmal, dikkatsizlik ve kazalar sonucu sızıntılar olmakta, radyoaktiv atıklar suya karışmakta bazen atıkların yanlış sınıflandırılması sonucu yüksek düzeyli atıklar düşük düzeyli atık çöplüklerine gönderilmektedir. Sunday Times İngiltere’deki bir nükleer santrale 30 km uzaklıktaki halk plajında yüksek düzey nükleer atıklara raslandığını duyurdu. Yüksek düzeyli atıkların yarattığı sorunlar bir yana düşük düzeyli nükleer atıkların gömüldüğü yerlerde radyasyon sızıntısı olduğu belirlenmiş. Bir süre önce yapılan bir araştırmaya göre İngiltere’de insanlar 30 tane olan nükleer atık saklama alanlarından ortalama 42 km uzakta yaşıyorlar. Bu, nüfusun radyoaktif sızıntıya maruz kalma riskinin ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor.

Peki Maliyetler?

İngiltere’de 52 milyar sterlin olan tahmini nükleer atık bütçesi 70 milyar sterline yükseldi. Amerika’da 77,000 ton atık kapasiteli Yuka dağı sürekli depolama projesinin bütçesi 60 milyar dolardır ve işlev dışı kalan nükleer santralların söküm maliyetinin tahmini 450 milyar dolar olacağı öngörülmektedir.

ABD’de elektrik tüketicileri nükleer atık bertaraf masrafları için kullandıkları kilovat başına 1 cent ödüyorlar.

Bütün Bunlar Ne İçin?

Türkiye’de nükleer santral kurulursa olacakları tahmin etmek hiç güç değil. Radyoaktif atıkları onbinlerce yıl güvenli şekilde saklamak, çalınmalarını engellemek için uğraşacağız. Bilinen, bilinmeyen, öngörülen, öngörülemeyen pekçok risk alacağız. Radyoaktivite sızıntıları, bulaşması ve bunların yaratacağı her türlü kirlilik ve diğer olumsuzluklarla boğuşmak zorunda kalacağız. Para , zaman, emek harcayacağız. Peki bütün bunlar ne için? Artan elektrik enerji ihtiyacını karşılayacak “en ucuz” kaynak olduğu iddia edilen nükleer enerji elde etmek için. Hem sağlığımızdan hem paramızdan olma pahasına. Bu bir şaka olmalı diye düşünüyor insan ister istemez. Kötü bir şaka...

Unutulmamalıdır ki üretilecek enerji miktarı her kaynağın sonlu olduğu bir evrende sonsuz değildir. Enerji talebi kontrol altına alınmalıdır. Bu bağlamda enerji tasarrufu önemli ve gereklidir. Güneş, rüzgar, jeotermal gibi insana ve doğaya dost kaynaklardan enerji elde edilmelidir. Bu nedenle ülkeler enerji stratejilerini, enerjinin tasarrufuna odaklanarak, yerel yenilenebilir temiz enerji kaynaklarının kullanımını hedefleyerek oluşturmalıdır.

Kaynaklar

The Ecologist, “Nükleer Waste Decommissioning”, Temmuz-Ağustos 2006,
Greenpeace, “Waste”, http://www.greenpeace.org/international/campaigns/nuclear/waste#.
BBCNews, “Warning on nuclear waste disposal”, 4 Nisan 2005, http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/4407421.stm
Shankar Vedantam, “Nuclear Plants Not Keeping Track of Waste”, 12 Nisan 2005, http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/articles/A44916-2005Apr11.html
John Bennett, “Nuclear Waste Dumping Plan Stalls in Kazkhstan”, 28 Ocak 2003, http://www.eurasianet.org/departments/environment/articles/eav012803.shtml
“Radioactive Waste Management”, Temmuz 2002, http://www.uic.com.au/wast.htm
“Nuclear Power”, http://en.wikipedia.org/wiki/Nuclear_power
Jeremy Lowell, “Nuclear Waste: Bury It and Forget?”, 9 Mart 2006, http://www.commondreams.org/headlines06/0309-01.htm
Jonathan Coopersmith, “Nuclear Waste in Space?”, 22 Ağustos 2005, http://www.thespacereview.com/article/437/1