31 Temmuz 2012 Salı

Ortak Kaynakların Yönetimi, Elinor Ostrom Anısına

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  31 Temmuz 2012


Meralar, otlaklar, balık avlanma bölgeleri, doğal plajlar, su rezervleri, ormanlar, yaylalar.  Ortak özellikleri, insanların kullandığı ortak doğal kaynak olmaları.  Bunların sahibi kim?  Kullanım hakları kime veya kimlere ait?  Satılabilirler mi?  Kiralanabilirler mi?  Nasıl yönetilmeliler?  Ortak doğal kaynakların idaresini devlet mi, şirketler mi, yerel halklar mı yapmalı?  Gelecek nesillerin haklarını gözeten sürdürülebilir ortak doğal kaynak yönetiminin ilkeleri neler olmalı?  Bu sorulara cevap arayan, ortak doğal kaynak kullanımı konusunda kabul görmüş inanç ve kuramları derinlemesine sorgulayarak kökten sarsan çalışmalar yapan biliminsanı Elinor Ostrom Haziran ayında vefat etti.  


İnsanlar herkesin kullanımına açık kaynakları tüketinceye kadar bazen trajik bir şekilde kendi sonlarını da hazırlayarak kullanırlar.  “Ortak Varlıkların Trajedisi” (Tragedy of Commons) olarak bilim tarihine geçen bu kuramı Hardin 1968 yılında tanımladı. Çalışması o kadar ilgi gördü ki makalesi en çok okunan bilimsel makaleler listesine girdi.  Ülkemizde doğal süngerin artık çıkmaması, balığın çok çıktığı bazı bölgelerde balık miktarında gözlemlenen büyük orandaki azalmalar,  Van Gölü’nde inci kefalinin neredeyse yok olması, köylülerin kendilerine tarım arazisi açmak için ormanları yakması, Konya ovasında çiftçilerin açtığı sayısız kuyu nedeniyle yeraltı su rezervinin önemli ölçüde azalması “Ortak Varlıkların Trajedisi” teoremini destekler nitelikteki vakalardan birkaçı.


Hardin, kullanıcıları bencil, kuralsız ve kısa dönemli çıkarlarını mazimize etmeye çabalayan kişiler olarak kabul eder ve bunların ortaklaşa kullanılan doğal kaynakları ümitsiz biçimde aşırı tüketecekleri için iyi yönetemeyeceklerini iddia eder. Bunu önlemek için iki yöntem önerir.  Birincisi, doğal kaynakların mülkiyet haklarının olması ve özelleştirilmesi, diğeri devletin mülkiyet haklarına sahip olup bu kaynakları kontrol edip yönetmesi.  Hardin’in bu çalışması, ana akım ekonomistlerin çok sevdiği doğal kaynakların korunması için özelleştirilmesi gerektiği fikrini destekledi ve ayrıca, özellikle merkeziyetçi hükümetlere, politik ve ekonomik güçlerini artıracak biçimde, doğal kaynakları devletin mülkiyetine geçirmek ve kontrol altına alıp, yönetmeleri için bahane sundu.  İlki kapitalizme, ikincisi sosyalizme uygun geliştirilen bu çözüm önerileri devletler tarafından sürdürülebilir kalkınma adı altında denendi.  Amazon ormanlarının devlet tarafından şirketlerin kullanımına açılmasıyla giderek tahrip olması, Rusya ve Çin’de geniş otlakların büyük oranda tahrip edilmesi, yeni Tabiatı ve Bioçeşitliliği Koruma Kanun tasarısı ile  koruma altındaki alanların korumasının kaldırılacak olması, Çıralı’da köyün ortak kullandığı sahilin bir şahsa kiralanması, HES’lerin orman dokusuna, toprağa ve biyoçeşitliliğe verdiği zararlar, DSİ’nin yaptığı su rezervleri ve barajlarla su miktarını azaltarak Burdur Gölü’ne ciddi zarar vermesi, balık çiftliklerinin deniz ve kıyıları kirletmesi ve denizaltındaki biyoçeşitliliği azaltması dünyada ve ülkemizdeki başarısız özelleştirme ve devletleştirme örneklerden sadece birkaçı.

 “Ortak Varlıkların Trajedisi” kuramının ardından biliminsanları dünyanın farklı coğrafyalarında pekçok deneysel alan çalışması yaparak kuramı çürüten sonuçlar buldular. İnsan toplulukları kullandıkları ortak doğal kaynakları yok etmeden yüzlerce yıldır başarıyla yönetmekteydiler.  Ostrom’un en büyük katkısı bu çalışmaları derleyip, analiz ederek Hardin’in kuramını çürütmesidir. Ostrom, Hardin’in kuramının dayandığı varsayımların ve modellerin gerçekleri yansıtamayacak kadar basit olduğunu söyledi.  Yerel toplumların bazı şartlar yerine geldiği takdirde kullandıkları doğal kaynakları kendi kendilerine başarılı şekilde yönetebildiklerini gösterdi.  Yaptığı çığır açan çalışmalar ile, toplumların Ortak Varlık ikilemini etkin şekilde çözen pekçok farklı kurum ve sistemler kurduklarını kanıtladı.   Bu sosyo-ekolojik sistemleri incelemek için yeni bir model geliştirdi.  Bunu yaparken farklı bir bilimsel yöntem kullandı.  Geleneksel bilimsel yaklaşımların, karmaşık olarak kabul ettiği sosyo-ekolojik sistemleri analiz etmek için yetersiz kaldığını düşünerek, bunların yerine tıp alanında yaygın kullanılan tanısal yaklaşımı savundu. 

Nobel Ekonomi Ödülü'ni alan ilk kadın

2009 yılında Nobel Ekonomi ödülünü alan ilk kadın oldu.  Nobel ödülü kendisine, ortak varlıkların ekonomik yönetimi konusunda yaptığı çalışmalar ve yerel toplumların kullandıkları ortak doğal kaynakları yönetmek için kendilerini nasıl organize ettikleri konusunda yaptığı çığır açan araştırmaları için verildi.  Nisan 2012’de TIME dergisinin “Dünyada En Etkin 100 Kişi” listesinde yer aldı.  Pekçok uluslararası ödül aldı.

Ostrom’un en çarpıcı tezi, ortak doğal kaynakların kullanımını kısıtlayan kuralları geliştirmekte birbirini tanıyan insanların, aralarındaki ilişkiler güven, karşılıklılık ve itibara dayandığından, birbirini tanımayan insanlara göre daha başarılı olacaklarıdır.   Bu noktadan hareketle, pazar mekanizmaları ve devlet yerine, ortak doğal kaynakların yerel toplumlar tarafından geliştirilen sistemler ile sürdürülebilir şekilde yönetilebileceğini savundu.   Nobel ödülü aldığında yaptığı konuşmada*, yerel toplumların kendi sistemlerini kurabilmeleri için karşılıklı güvenin ne kadar önemli olduğunu vurguladı.

Hardin’in “Ortak Varlıklar Trajedisi” kuramını esas alarak doğal kaynakların mülkiyet ve kontrolünü devlet veya pazar mekanizmalarını kullanarak şirketlere devretmenin, bu kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamadığını söyleyen Elinor Ostrom, yerel toplumların geliştirdiği yüzlerce yıldır kullanılan kadim doğal kaynak yönetim sistemlerini savunmuştur.  Yaptığı çalışmalar ile, hem sürdürülebilir ortak doğal kaynak yönetimi konusunda çalışan akademisyen ve pratisyenlere ilham olarak önlerinde yeni bir yol açmış, hem de bu kaynakları yöneten resmi kurumlara, organizasyonlara ve devletlere gerçekleri yansıtan bir ayna sunmuştur.



27 Haziran 2012 Çarşamba

David Harvey'den Kapitalizmle Mücadele Formülü



 Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  26 Haziran 2012

Kırk yılı aşkın süredir derslerinde Marksizmi anlatan, sosyal hareketlere aktivist olarak destek veren, en çok atıfta bulunulan sayılı akademisyenlerden, tanınmış sosyal bilimci David Harvey davet üzerine geldiği ülkemizde bir dizi konuşma yaptı.   “Sermayenin Sınırları ve Antikapitalist Hareket” başlıklı konuşmasında kapitalizmin dinamik yapısını vurguladı ve mücadelenin bütünlükçü yaklaşımla mümkün olacağını söyledi.


“Kapitalizm ile mücadele edeceksen kapital yani sermaye nedir bilmelisin” diyor Harvey, “Problemi çözmek istiyorsan önce problemin ne olduğunu anlayacaksın ve sonra tanımlayacaksın” diye ekliyor.

Sermaye nedir? Harvey, bu soruyu Marks’ın bakış açısıyla yanıtladı.  Marks sistemdeki döngülere bakmayı önermektedir.   Klasik para-iş gücü-üretim-emtia akışını ayrıştırır.   Para sermayesi kendi döngüsüne sahiptir.  Üretim ve iş gücü sermayesinin kendi döngüsü vardır.  Aynı şekilde ticari ürünlerin de kendi döngüsü mevcuttur.  Bu üç döngü içiçe geçmiş, birbirlerine bağlı bir yapıya sahiptir.  Örneğin, para döngüsü olmadan üretim ve ticari ürün döngüleri çalışmaz.  Benzer şekilde üretim döngüsü para ve ticari ürün döngülerine bağlıdır.

Yeniden “sermaye nedir” sorusuna dönersek,  sermaye para mıdır?  Hayır, Marks’a göre para sermaye değildir.   İş gücü sermaye midir?  Marks yine hayır der çünkü para ile iş gücü değişimi pekçok toplumda binlerce yıldır zaten yapılmaktadır.   Ticari üretim midir?  Marks yine hayır der, çünkü ticari ürünler pazarlarda takas edilebilir.  Marks’a göre kapitalizmde sermaye, servis değerinin üretimidir.  Bu yüzden, antikapitalist hareketin görevi “servis değeri üretimini” durdurmak olmalıdır.

Neden kapitalizme karşı olmalıyız?  Pekçok kişi kapitalizmin işçiyi sömürdüğünü söyler.  Ama işçiler başka toplumlarda farklı zamanlarda sömürülmüşlerdir.   Sermayenin önemli bir özelliği dinamik olmasıdır. Sistem sürekli yeni birşeyler yaratmaktadır.  Cep telefonlarınızı, ipadlarinizi bırakıp, Orta Çağ’daki gibi yaşamak ister misiniz?  Kapitalizm farklı bir dünya yaratmıştır ve yarattığı herşey kötüdür diyemeyiz.  Bu nedenle kapitalizm ile mücadelede tüketimi kötüleyerek devrim yapamayız.

Harvey’e göre, kapitalist karşıtı argüman, sistemin sürekli büyüme ihtiyacı üstüne kurulmalıdır.   Çünkü sermaye yaşayabilmek için sürekli artmalı, büyümelidir.   Büyümezse, kar yok demektir ve yok olur.   Bu nedenle, sistem toplam servis değerini sürekli büyütmeye ve katlayarak artırmaya çalışır. Ortalama yıllık büyüme hızı yaklaşık yüzde üçtür.  Bu oran, belki 18. yüzyılda sorun olmazdı.  Fakat bugün önümüzdeki 100 yıl için yüzde üç büyüme oranı hedeflersek bu ciddi sorunlar yaratacaktır.  Burada Harvey sürekli ekonomik büyümenin imkansızlığını göstererek sermayenin de bir sınırı olduğunu hatırlatır.  Bu noktada “Büyümenin Sınırları” kitabına gönderme yapmadan geçmek olmaz.  David Harvey’in öngörülerinin, Donella ve Dennis Meadows ile bir grup MIT’li akademisyen tarafından 1972 yılında yayınlanan meşhur “Büyümenin Sınırları” kitabında anlatılan görüşleri  tamamladığını düşünüyorum.   “Büyümenin Sınırları”, üretim ve nüfusun sürekli olarak üssel artmasının, fiziksel sınırları olan Dünyamızda mümkün olmadığını anlatır.  Harvey de sermayenin dayandığı sürekli üssel büyüme hedefinin imkansızlığını söyler.  Harvey’in Marks’ın “Capital”inden yola çıkarak kapitalizm ile mücadele için oluşturduğu formülün temel dayanağı olan ekonomik büyüme karşıtlığı, Nicholas Georgescu-Roegen’in ekonomik küçülme ve Herman Daly’nin durağan ekonomi yaklaşımlarına paralleldir. 

Harvey’in vurguladığı bir diğer gerçek, son 30 yılda, gerçek üretime giderek daha az, fiktif sermayeye daha çok yatırım yapılmasıdır.  Fiktif pazarlarda gerçek sermaye yoktur. Karbon piyasalarında alıp satılan karbon hisse senetleri fiktif sermayeye güzel bir örnektir. Finansal sistemdeki varlıkların şişirildiğine de değinen Harvey, spekülatif hareketlerin arttığını vurguladı.  Bu gelişmelerin bir sonucu olağanüstü boyutta gelir eşitsizliği yaratması.  Örneğin; New York’ta nüfusun yarısı yılda 30 bin doların altında kazanırken aynı şehirde spekülatif fonları yönetenlerin kişi başı yıllık gelirleri 3 milyar dolar civarında.

Harvey politik gücü ekonomik güce bağlar. Seçimleri kazanan milli irade gibi görünsede aslında para, yani sermaye.  ABD’de de sermaye her iki partiyi yönetir. Büyük para aynı zamanda hukuk sistemini de yönetir.  Bu sistem günümüzün ciddi sorunları olan;

- Giderek artan adaletsiz gelir dağılımı,
- Doğanın bozulmasından kaynaklı sorunlar,
- Sonsuza kadar yılda yüzde üç büyüme oranının yaratacağı sonuçlarla asla yüzleşmez.

Marks içiçe geçmiş para, üretim ve iş gücü döngülerinin kontrolünü gerekli bulur.   Kontrol, paranın doğasının, metalaştırma ve iş gücünün organizasyonu konularında köklü bir dönüşüm  ile mümkündür.  Harvey’e göre kapitalist karşıtları bu konularla ilgilenmelidir.   Üretmek için üretim, saklamak için birikim yapmaktan vazgeçilmelidir.   Sistemsel köklü dönüşüm küçük hareketlerle olmayacaktır.  Ancak, bir şekilde başlayacak büyük boyutlu ve kapsamlı bir hareket ile gerçekleşebilir.

Kapitalist karşıtı mücadele uzun bir süreçtir ve en azından bir kuşak sonra tamamlanabilir.   Bu süre zarfında iyi ve kötü olarak sınıflandırdığımız üretimler olacak ve ne iyidir ne kötüdür tartışılmaya başlanacak. Şu an pekçok ürün önümüze hazır geliyor ve fiziksel olarak bunlar nerede, nasıl üretiliyor bilmiyoruz.  Bu nedenle öğrencilerine “Yediğin kahvaltı nasıl üretiliyor?”, “Kullandığın şeker nereden geliyor?”, “Isırdığın elma nereden, nasıl geliyor?” sorularını sorduğunu anlattı.

Kapitalizm ile mücadele edebilmek için, kapitalizmin boyutlarını ve kurup geliştirdiği, besleyip büyütmeye devam ettiği sistemi doğru okumaya çalışmalıyız.  Bunun için atılacak ilk adım, günlük hayatımızda kanıksayıp üzerinde hiç düşünmeden tükettiğimiz ürün ve besinlerle ilgili “nerede ve nasıl üretiliyor” sorularına cevap aramak ve “iyi üretim” ile “kötü üretim”i tanımlamaya çalışmaktır.

29 Mayıs 2012 Salı

Üreticiden Tüketiciye Besin Modelleri

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  29 Mayıs 2012

GDO’ların ithalatına izin verilmesi, kontrolsüz kimyasal ilaç ve gübre kullanımı, insan sağlığı yerine ekonomiyi önemsiyen hükümet anlayışı yüzünden şehirde yaşayanlar için sağlıklı, güvenli besinlere ulaşmak her geçen gün zorlaşıyor.  Diğer yandan kırsalda yaşayıp hala sağlıklı, nitelikli ürün yetiştirmeye devam eden köylü ve çiftçilerin ürünlerini hak ettiği değerden satması, aracılardan ve küçük çiftçi tarımını desteklemeyen devlet politikalarından dolayı güçleşiyor. Bu zorlukları aşmak amacıyla üreticiden tüketiciye besin modeli geliştiren iki grubu tanıtacağım;  Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (BUKOOP), Doğal Besin Bilinçli Beslenme Grubu (DBB).  BUKOOP’tan Özlem Öz, DBB’den Ceyhan Temurcu çalışmaları hakkında bilgi verdiler.

Bu oluşumun ilk çıkış fikri, amacı, hayali neydi?  Fikir nasıl ortaya çıktı? Kaç kişi ile başladınız?


ÖÖ - Son yıllarda, tükettiğimiz gıdanın içeriği, lezzeti, üretim ve dağıtımının çevreye ve toplumun geneline etkileri hakkındaki kaygılarımız giderek artıyor. Tüketiciler olarak, tarladan soframıza ulaşan gıdanın, yaşamın temeli olan toprak, gen ve su kaynaklarımızı ne şekillerde etkilediğini pek az biliyoruz. Ağır kimyasal girdiler kullanarak üretilen, genetiği değiştirilmiş organizmalar içeren, endüstriyel işlemden geçirilip sıhhi olmayan koşullarda saklanan gıdanın sağlığımıza sistematik etkilerine ilişkin bulgulara her gün bir yenisi ekleniyor. Üstelik gıdanın başta gelen üreticileri olan çiftçilerin, gıdanın taşınmasından ve işlenmesinden sorumlu olan emekçilerin, çalışmalarının karşılığında ödüllendirilmek yerine mağdur edildiklerini görüyoruz. Küçük çiftçilik yok oluyor, gıda ve tarıma şirketler egemen oluyor.
Gıdanın üretim ve tüketiminde üreticiyi ve tüketiciyi birlikte güçlendirecek alternatif bir örgütlenme modelini hep birlikte inşa etmek mümkün olabilir mi diye hayal ettik.  10-15 kişilik bir çekirdek ekiple yola koyulduk ve BUKOOP’u 2009 yılında kurduk. Kooperatifimizin kuruluş aşamasında, örgütlü üretici ve tüketicileri bir araya getirmede iki sendikanın, Eğitim Sen Üniversiteler Şubesi ve Çiftçi Sen’in, çok önemli rolleri oldu.


CT- 2009 yılının Haziran ayıydı. Sürdürülebilir yaşam pratiklerine kafa yoran pek çok dostumuz gibi biz de, doğal üretimler yapan küçük çiftçilerin ve kırsal oluşumların desteklenmesi için çareler düşünüyorduk. O sıralarda Antalya-Elmalı’da ekolojik tarım öncüsü Serdar Tanal’ın, e-posta gruplarında yaşadığı zorlukları anlattığı yazıları okuduk, telefonla temas kurduk. Ürünlerinin değerlendirilmesiyle ilgili sıkıntılarını birinci ağızdan dinledikten sonra, kafamda bir model oluştu. Doğa-dostu yöntemlerle üretilen ürünlere erişim için birlikte çalışan, sorumlulukları paylaşan bir topluluk olabilirsek, aracılık ihtiyacını ortadan kaldırabilirdik. Böylece “Doğal Besin, Bilinçli Beslenme” adlı Web haberleşme grubunu kurduk (http://ankaradbb.wordpress.com/). O zamandan bu yana sürekli yeni katılımcılar ekleniyor.

Başladığımız noktada pek çok kişi ve oluşumla bağlantımız vardı. Güneşköy Kooperatifi’nin halk destekli tarım çalışmaları, Ankara’da duyarlı bir topluluğun oluşmasını sağlamıştı. Grubun başlangıç aşamalarında Güneşköy’ün ve onun bağlantılarının etkisi önemli oldu.

Bugüne kadar yaptığınız çalışmaları özetler misiniz?
ÖÖ- Önce  bir pilot çalışmayla (sınırlı sayıda ürün, sınırlı sayıda üye ve sınırlı sayıda üretici ile) başladık. İlk iş olarak bir web sayfası hazırladık  (www.bukoop.org). Sonra da, pek çok şeyi hayal ettiğimiz gibi şekillendirebiliyor olmanın verdiği güç ve cesaretle yavaş yavaş ürün ve üretici sayılarımızı arttırmaya başladık. Kooperatif bilinir ve görünür olmaya başladıkça üye ve gönüllü sayılarımız da artmaya başladı.
CT- Pek çok kez toplu sipariş organizasyonları yaptık. Üreticilerimizden taleplerimizi olabildiğince ortak adreslere yönlendirerek nakliye masraflarımızı ve ekolojik ayak izini azaltmaya çalıştık.  Ancak toplu sipariş organizasyonlarının koordinasyonu epey zaman ve çaba gerektirdiğinden, bunu arzu ettiğimiz sıkılıkta yapamıyoruz.  Bazen üreticilerimiz kendi toplu siparişlerini organize ediyorlar.

Ürün temini dışında, üreticilerimizin çiftliklerine ve üretim alanlarına ziyaretler yaptık, çeşitli buluşmalarda bir araya gelip sohbet ettik, dertleştik…

Üreticilerle nasıl bağlantıya geçtiniz? Sizinle çalışan üreticilerin profilini tanımlar mısınız? Üreticilerle kurduğunuz ilişkinin en önemli unsuru ne oldu?
ÖÖ - Boğaziçi Üniversitesi’nde bir kooperatif fikri ilk ortaya çıktığından beri benimsediğimiz “ürünlerimizi mümkün olduğunca örgütlü küçük çiftçilerden ve üretici kooperatiflerinden alalım” ilkemizi hala koruyoruz ve çok önemsiyoruz. Üreticilerle ilişkilerimiz oldukça yakın ve birebir. BUKOOP kurulduğundan bu yana, üreticilerle bir çok toplantı düzenledik, üretici gezileri yaptık, kooperatif hayalimizi birlikte şekillendirdik.  
CT- Bazı üreticiler bizi kendileri buldu. Bazılarını var olan üreticilerimiz tavsiye etti. Diğer bazılarını grup katılımcıları önerdi ve biz onlarla temasa geçtik.

Eli toprağa değen, tarımsal üretime birebir dahil olan insanlar.  Doğaya ve yaşama değer veriyorlar. Toplumsal meselelere duyarlı, çok yönlü ve çalışkanlar.

Samimiyet ve bunun getirdiği güven duygusu.

Size kişisel ve grup olarak neler kazandırıyor? Üreticilerin kazancı ne oluyor? Karşılıklı birbirinizden neler öğreniyorsunuz?
ÖÖ - Ortaklarımızın gündelik hayatlarında bir fark yaratıyor olmanın (ki sağlıklı, lezzetli, adil, doğal çevreyi ve toplumu olumsuz olarak en az etkileyen gıdayı kampüse kadar getirebiliyoruz) yanı sıra, BUKOOP sayesinde hayalimizdeki gibi, hem tüketicinin hem üreticinin güçlendiği, alternatif bir piyasa örgütlenmesi modelinin işleyebileceğini göstermiş olduk. Bize “kaçınılmaz” ve “değiştirilemez” kurallarmış gibi sunulan acımasız rekabet ve etkinlik vurgusunun yerine, dayanışma ruhunu ve işbirliğini öne çıkardığımızda neler yapabileceğimizi gördük. Bu iki unsur, yani “kooperatif ruhu” ve “dayanışma” vurgusu BUKOOP için eşsiz değerde.
CT- DBB bizlere (hem üreticilere hem de kullanıcılara) anlamlı ilişkiler kazandırdı. Birlikte iş yapabilme kapasitemizi ve özgüvenimizi artırdı. Nasıl üretildiğini bildiğimiz, güvendiğimiz ürünlerle iyi beslenme imkanı sağladı. Harcadığımız kaynakların nereye gittiğini, neye güç verdiğini bilmek bizi iyi hissettirdi.
Çocuklara ve gençlere, gerçek gıdaların üretilip paylaşıldığı gerçek bir dünyanın var olduğunu, piyasa koşullarının bize dayattığından farklı üretim ve kullanım ilişkilerinin mümkün olduğunu gösterdi.
Ürünlerinin kıymetini bilen insanlarca kullanıldığını görmek onları mutlu ediyor. Yaptığımız siparişler bütçelerine katkı sağlıyor. Doğal üretim gibi çok zor ve zahmetli bir işi sürdürmek için güç buluyorlar.
Üreticilerimiz bu süreçte iletişim, tanıtım ve doğrudan satış konularında ihtiyaç duydukları becerileri de geliştiriyorlar. Farklı insanlarla ve gruplarla tanışıyor, bağlantılarını artırıp çeşitlendiriyorlar.
Birbirinize verdiğimiz ve birbirimizden aldığımız en değerli şeyler:  İnsan sıcaklığı, samimiyet, güven, dayanışma.
Öncelikle, bin bir emekle üretilmiş, tertemiz, doğal, gerçek gıdalar. Ekolojik tarım ve doğal yaşamla ilgili çok değerli bilgi ve pratikler. Çiftliklerini, üretim alanlarını ve en önemlisi gönüllerini bizlere açmaları.

Aradaki eğitimsel, kültürel, sosyal farkları nasıl aşabildiniz? İlk başta kurduğunuz hayaller değişime uğradı mı?   Tüketicilerle ortak hayalleriniz oluştu mu? Yaptığınız çalışmaların köylülerin topraklarını bırakmamalarına katkısı var mı?
ÖÖ - Bu konularda pek fazla bir sorun yaşamadık. Ürünlerin çiftçiler tarafından zamanında kargolanmaması sorun yaratabiliyor bazen ama birlikte çalıştığımız çiftçilerin huyunu suyunu da öğrendik zamanla. O geç gönderir biraz, erken sipariş verelim, diyoruz örneğin. Çiftçilerin değişik zaman algısı biraz kendimize bakmayı da öğretti bize. Acele acele iş halletmeye çalışıyor bulduğumuzda kendimizi, birbirimizi durduruyoruz, günlük rutinlere boğulup asıl amaçlarımızı, önceliklerimizi unutmayalım diye özen gösteriyoruz. “Yavaş koop” felsefesini benimsedik yani!
Üreticilerin hayatlarında yaratabileceğimiz dönüşümlere dair ise, onlara ürünlerini tüketicilere aracısız ulaştırma olanağı sağlıyor olmamızın yanı sıra, katılımcı sertifikasyon konusunu da özellikle belirtmeliyiz. Katılımcı sertifikasyon sistemi, esas olarak “tüketicinin adil ve bilge köylü tarımıyla üretilmiş ürünleri üreticiden düzenli olarak alması” ilkesi üzerine inşa ediliyor, ki bu küçük çiftçiler için çok önemli bir katkı. Bu sistemde üretici kendisini örgütü (kooperatif/sendika) aracılığıyla denetliyor. Bu durumda bize düşen, kooperatifimize getirdiğimiz ürünlerin her biriyle tek tek ilgilenmek ve küçük çiftçiyi adil, sağlıklı ve temiz gıda üretimine teşvik etmek. BUKOOP’ta böyle bir çalışmayı Ocak 2012’de başlattık, hızla ilerliyoruz.
CT - Grup yöneticileri olarak DBB üreticilerini seçerken bu tür farklara odaklanmıyoruz. Birincil ölçütümüz, sistemik kimyasallar kullanmadan, doğa-dostu yöntemlerle üretim yapıyor olduklarını beyan etmeleri ve üretim süreçlerini grubun (sadece grup yöneticilerinin değil herkesin) denetimine açmaları. Bir de internet üzerinden haberleşme imkanlarını kullanabilmeleri gerekiyor. Temel konularda güven oluştuktan sonra, iletişimde duyarlılık ve hoşgörü her şeyi çözmeye yeterli. Sağlıklı bir iletişim ortamı yakalamış olmamızda, grubun kapsamını, çalışma alanını ve iletişim çerçevesini baştan iyi belirlemiş olmamızın (katılım ve işleyiş ilkelerinin açık olmasının) da katkısı var.
Baştan çok net hedefler koymadık. Grubun kendi dinamikleriyle, katılımcı ve organik bir şekilde gelişmesini öngördük. Zaman zaman aramızda, farklı yapılara geçme önerilerini paylaşıyoruz, ama şimdiki gibi minimal bir yapı olarak da kalabiliriz.
En büyük hayalimiz DBB benzeri oluşumların artması, çeşitlenmesi ve farklı şehirlerde,bölgelerde ortaya çıkması. Doğal tarım yapan kişi, aile ve oluşumların çevrelerinde yaşayan insanlar için gıda üretmesi ve onlar tarafından desteklenmesi.
Bazı üreticilerimizden aldığımız geri bildirimlerden, doğal üretimi sürdürebilmeleri için DBB’nin önemli bir destek sağlamış olduğunu öğreniyoruz.

Bu çalışmaları başkalarına önerir misiniz?  Karşılaşacakları en büyük zorluk nedir?
ÖÖ - Kesinlikle. Hepimiz kendi yaşadığımız ve çalıştığımız yerlerde benzer müdahalelerle daha güzel bir dünya hayaline doğru bir dönüşümü başlatabiliriz. Belki ölçeği küçük ama iddiası büyük adımlar bunlar. Zorluklar oluyor tabii (işleyişin örgütlenmesi, gönüllülüğün ve devamlılığın sağlanması vs.) ama dayanışma ruhunu öne çıkararak aşmak mümkün tüm bu zorlukları.
CT - Şüphesiz öneririm. Kendi hayatlarının, sevdiklerinin, içinde yaşadıkları toplumun ve gezegenin sorumluluğunu almaları için. Hiç kimse doğal ürünleri getirip önümüze koymayacaktır. Hele de günümüzün ekonomik toplum kurgusu içinde. Biz kendi çabalarımızla gerçek gıdayı bulup kaynağından edinmezsek, kimse de duyarlı çiftçileri desteklemeyecektir.
Zamanımızı ve enerjimizi iyi kullanmamız gerek. Bence bunun yollarından biri, çok net hedefler koymak yerine sorumluluğun dağıtıldığı, çeşitli etkileşimlere imkân tanıyan çoğulcu yapılar tasarlamak. Bunun için de ilkelerin ve etkinlik çerçevesinin baştan iyi belirlenmesi önemli.
Bir de, katılımcı oluşumlarda öncü roller üstlenen kişilerin, özellikle başlangıçta çok fazla ve etkin katılım beklentisi içinde olmamalarını öneririm. Alışkanların birden değişmesini beklemek gerçekçi değil. Belki de yapabileceğimiz en etkili şey başkalarından çok şey beklemek yerine kendi sorumluluğumuzu üstlenmek; Gandhi’nin dediği gibi dünyada görmek istediğimiz değişimin kendisi olmak.

İkinize çok teşekkür ederim.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Fukuşima'da Sessiz Bahar

Yayın Detayları: EKOIQ, Mayıs 2012
Endüstri Yüksek Mühendisi ve Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri doktora öğrencisi Ayşen Eren, Japonya'nın güneybatısındaki Wakayama şehrinde yaşayan yüksek lisans öğrencisi Karly Burch ile Fukuşima sonrası Japonya'nın gündelik hayatındaki değişiklikler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.  Burch, "Hayat Japonya'da asla normale dönmeyecek" diyor.


Rachel Carson’un modern çevre hareketini başlatan “Sessiz Bahar” kitabı bilimsel veriler kullanarak tarımsal ilaç DDT’nin doğayı, canlıları öldürerek nasıl sessizleştirdiğini anlatır.  2011 yılında Fukushima’da yaşanan nükleer kaza felaketi ile doğaya salınan radyasyon, su, hava ile yayılarak canlıları öldürdü. Radyoaktif parçacıkların ışımaları canlıları olumsuz etkilemeye devam ediyor. Bahar yılın en güzel mevsimi. Japonlar için büyük önem taşıyan kiraz çiçekleri sakuraların tümüyle açtığı bu neşeli mevsim artık acı anıları hatırlatıyor. Kiraz çiçeklerini izledikleri büyük eğlenceler de yapılmıyor.  Fukushima nükleer santral felaketi sonrasında Japonya’da neler yaşandı, neler değişti?  Bu soruyu, politikacılar, siyasiler, biliminsanları veya enerji şirketi sahiplerine değil doğrudan bu değişimleri yaşayan Karly Burch’a yönelttim.
Japonya’nın güneybatısındaki Wakayama şehrinde yaşıyan Karly Burch yüksek lisans öğrencisi.  Fukushima bölgesini terk etmek zorunda kalanlara yardım eden Ninniko ve Okaton gruplarında gönüllü.  Ayrıca Kansai’de yiyecek sistemi ve çevreyi radyasyon kirliliğinden korumaya çalışan grubun üyesi.

Bahar Fukushima’ya geldi mi?
Bu sene bahar çiçekleri özellikle endişe veriyor.  Çünkü Fukushima patlaması sonrası havadan gelen nükleer döküntüler ağaçların üzerine indi, polen ve yapraklarda birikti.  Bu sadece Fukushima civarında değil, Tokyo dahil kuzey Japonya’da oldu.  Geçen Aralık ayında biliminsanları sedir ağacı çiçeklerinde 250,000 bekerel/kg radyoaktif sezyum tesbit etti.  Bu çok yüksek bir miktar.  Ağaçların sadece polenleri değil, yaprakları, dalları radyoaktif durumda.

Radyoaktivite ile kirlenmiş topraklarda yaşamak güvenli değil.  Burada yaşayanlar taşındı mı?  Taşındılarsa, bu nasıl oldu, devlet taşınanlara yardım etti mi?  Devlet radyoaktif bölgede yaşayan halka temiz su ve yiyecek sağladı mı?
Hükümet, kaza sonrası güvenli radyasyon sınırını 1 millisievert/yıl’dan 20 milisievert/yıl’a yanı 20 katına çıkardı.  Fukushima civarında yaşayan halkı,  radyasyon miktarı bu standardın altında olan yerlerin yaşamak için güvenli olduğuna ikna etmeye çalışıyor.  Biliminsanı Arnie Gunderson, bu miktarın bile çok yüksek olduğunu ve sadece dışardan gelen radyasyonu hesaba kattığını, oysa su, yiyecek, hava ve kesikler yoluyla vücuda giren alfa ve beta taneciklerinin vücudun içinde ışımaya devam ettiğini , bunu dikkate almadıklarını açıkladı (http://fairewinds.com/content/cancer-risk-young-children-near-fukushima-daiichi-underestimated).  Ayrıca radyasyonun etkisi cinsiyete ve yaşa göre değişiyor.  Kadın ve çocuklar daha büyük risk altındalar.
Yiyecek için de aynı durum söz konusu.  Yiyeceklerde olabilecek radyasyon miktarı çok yüksek ve her yiyecek radyasyon testine tabi tutulmuyor.   Örneğin; halkın tükettiği mantarlarda 720 bg/kg radyasyon ölçüldü, oysa devletin koyduğu en yüksek sınır 100 bg/kg.  Bu nedenle halk Fukushima nükleer kazasından uzaklığı nedeniyle nispeten az etkilenen güneybatıdan gelen ürünleri satın alıyor.  Devlet görevlileri halkın yiyecek konusundaki endişesini “temelsiz söylentilere” bağlıyor.
Felaketin ilk günlerde, evlerini boşaltmaları gereken insanlar zorla otobüslere bindirilmişler ve yanlışlıkla radyasyon miktarı çok daha yüksek olan yerler taşınmışlar.  Geçici konutlar da radyoaktivite bulaşmış çimentodan yapılmış.
Wakayama’ya gelen Fukushima göçmenleri çoğunlukla kadın ve çocuklar.  Erkekler para kazanmak zorunda oldukları için bölgede kalmaya mecbur bırakılmışlar.
Çiftçiler dahil bölgede yaşayan, geçim kaynaklarını ve aile mallarını kaybeden bölge halkına tazminat verileceği söylenmiş, fakat şimdi TEPCO’dan (nükleer santrali işleten enerji şirketi) para almanın çok zor olduğunu düşünüyorlar.
Bölgede yaşayanlar yaşadıkları sağlık sorunları hakkında konuşmaya çalıştılar, fakat nükleer endüstrisinin etkisi altındaki hükümet tarafından susturuldular.

Japon hükümeti krizi nasıl yönetti?  Halk nükleer meselesinde hükümete güveniyor mu?
Hükümetin krizi iyi yönetemediğini düşünüyorum çünkü durumun vahamiyetini kabul etmedi ve insanların hayatlarını korumak yerine ekonomiye öncelik verdi.  Ayrıca, radyoaktivite bulaşmış yiyecek ve tusunami ile deprem enkazını dağıtarak tüm ülkeyi kirletmek ve halk sağlığını yok etmek, ekonomik büyümeyi başarmalarına yardımcı olmayacak, çünkü iş gücü hastalanacak.  Kadın ve çocuklar radyasyondan daha fazla etkilendikleri için Japonya’daki “yaşlı nüfus” problemi giderek kötüleşecek.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Deprem ve tsunumai sonrası büyük enkaz oluştu.  Fukushima nükleer santralı patlayınca bunun üzerini radyoaktif parçacıcıklar kapladı. Şimdi bu enkazın ne olacağı tartışılıyor.  Hükümet, yakılmasını istiyor fakat bu çok tehlikeli.  Çünkü, yakıldığında yokolmayan radyoaktif maddeler havaya karışıp, rüzgar ile yayılabilir, yağmur ile toprağa ve suya inerek çok geniş alanları kirletebilir.  Nükleer karşıtları ve vatandaş grupları bunu engellemek için çabalıyorlar.

Hayat Japonya’da asla normale dönmeyecek.  Nükleer kirlilik, Japon halkının sağlığını ellerinden alacak.  “Nükleer riskliyse evdeki tüp de riskli” diyerek nükleer santral felaketini basit bir patlama olarak gören Başbakan, acaba Fukushima’da nükleer felaketi sonrası Japonya’da yaşananları inceledi mi?

30 Nisan 2012 Pazartesi

BÜYÜKADA NÜKLEER KARŞITI SANAT ŞENLİĞİ


Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  30 Nisan 2012
8 Nisan Pazar günü Büyükada, renkli ve alışılmadık bir nükleer santral karşıtı etkinliğine sahne oldu. İnsanı, doğayı ve dünyayı seven bir grup sanatçı ve aktivist,  insani yanı ağır basan bir iş için gönüllü biraraya geldi ve Nükleer Karşıtı Sanat Şenliği’ni düzenledi.

Nükleer enerji santrallarının kapatılması için, Fukuşima ile Çernobil felaketlerinin olduğu 11 Mart ile 26 Nisan tarihleri arasında, tüm dünyada nükleer karşıtı etkinlikler yapılıyor.

Sanatçı arkadaşlarım Gül Bolulu, Berna Erkün ve Zehra Erkün ile biz ne yapabiliriz diye oturup konuşurken, sokak şenliği fikri doğdu. Sanat ile aktivizmi birleştiren kamusal sanat tarzı bir çalışma düşüncesi hepimize sıcak geldi.  Yaşamın ve hatta “an”ın içine sanatı sokabilen, karşı duran, asice beliren, rahatsız edici imgeler kullanan, öngörülemeyen biçimde ve şekilde olan, planlı fakat sürprizlere açık, durağan değil akıcı bir sergileme ve performans çalışması tasarladık.  Fukuşima ve Çernobil’de “üstün” teknoloji kullanılarak “akıllı” biliminsanları tarafından tasarlanan nükleer santrallerin “insan hatası” sonucu yol açtığı yıkımı anlatmak istedik.  Nükleer santral kazaları etkisi anlık olan kazalar değil. Bunlar, etki alanı çok geniş olan, uzun süre radyasyon yayan, sürekli yaydığı radyasyonun insan üzerindeki etkileri henüz bilinmediği, öldürmediğini hastalıklara mahkum edip yıllarca çektiren, DNAları bozarak nesiller boyu doğacak çocukları sakatlık ve hastalığa mahkum eden felaketler.  Fukuşima’da ve Çernobil’de halkın yaşadığı sıkıntıları, acıları yaşamayan bilebilir mi?  Bilemez.  Bu noktadan hareketle şenliğimize  “Yaşamayan Bilmez Fukuşima’da Çernobil’de...” adını verdik.  Amacımız, 2011’de Fukushima’da, 1986’da Çernobil’de yaşanan nükleer santral felaketlerinin onbinlerce insanın hayatını nasıl bir anda tamamiyle değiştirdiğini anlatmak ve nükleer teknoloji ile enerji üretmek yerine enerji tasarrufunun önemini vurgulamaktı.

Günboyu süren şenliğin mekanı sokaktı.  Sayıları onbeşi bulan sanatçılar eserlerini sokağın farklı noktalarında sergilediler.  Bazı eserler sokakta yapıldı.  Etkinlikler, Büyükada sakinleri ve adayı gezmeye gelen yerli, yabancı konuklara alışkın olmadıkları için şaşırtıcı geldi.  İlgiyle karşıladılar, bizi tanımaya, neden yaptığımızı anlamaya çalıştılar.  Sokaktan geçenlere nükleer santrallare neden karşı olduğumuzu anlattık.  Basın açıklaması, kongre, seminer, toplantı, imza kampanyaları, miting ve yürüyüşlere katılmayan ve belki de başka türlü ulaşamayacağımız insanlara birebir mesajımızı verdik.  Bu çalışmamız sanatsal aktivizm olarak tanımlanabilir.

Sokağa tebeşirle radyoaktif işareti çizdik.  Ağaç dallarına nükleer karşıtı simgeler bağladık.  “Nükleer Santral İstemiyoruz.  Çünkü;...” yazan duvar kağıdı astık, yoldan geçerken ilgi gösterenler düşüncelerini yazdılar.  Çember olup, kaza kurbanlarını andık, yere yatıp “O” anı onlar gibi hissetmeye çalıştık. ”Nükleer Santrala HAYIR!” diye bağırdık.  Fukuşima’da, Çernobil’de olanların yaşanmadıkça tam ve doğru olarak bilinemeyeceği noktasından hareketle, isteyen vatandaşlara gerçek kişilerin öykülerini okunduk.  Empati çalışması olarak tasarlanan bu çalışmada Çernobil anıları Svetlana Aleksiyeviç’in “Çernobil’den Sesler: Bir Nükleer Felaketin Sözlü Tarihi” kitabından, Fukuşima anıları gazete ve dergilerde çıkan gerçek kişilere ait yazılardan derlendi.  Bu öykülerin birkaçını paylaşıyorum.



OLEG

25 yaşındaydım.  Askerim.  Birliğimize alarm verilmişti.  Karşı çıkanları “ya hapse girersiniz, ya da idam edilirsiniz” diye tehdit ettiler. Trenlere bindirilip doğruca santrala götürüldük. Çevreyi temizledik. Bir gün boyunca reaktörün çatısını temizledik.  Eve döndük.  

Orada giydiğim bütün giysilerimi çıkarıp çöpe attım.  Kasketimi küçük oğluma verdim , onu çok istiyordu.   Hep o kasketi giydi.   İki yıl sonra ona beyin tümörü teşhisi koydular.   Hikayenin sonunu siz de tahmin edebilirsiniz.  Artık daha fazla konuşmak istemiyorum.

KATJA

Pripyat’da nükleer santralın yakınında oturuyorduk.  Bir komşumuz o gün dürbünle yangını seyrediyordu.  Biz çocuklar ise, bisikletlerimizi santrale sürdük, bisikleti olmayanlar bizi kıskanmıştı.  Kimse gitmeyin diye bağırmadı.  Kimse!

Bizi otobüslere doldurdular.  Minsk’e gittik.   “Çernobil”den dediğimizde bizden korkuyorlardı. Korkuyordum.  Sevmekten korkuyordum.  Bir nişanlım var, belediyeye evlenmek için başvurduk bile.  Hiroşima’daki hibakuşaları hiç duydunuz mu?  Bombanın ardından hayatta kalanları?  Sadece kendi aralarında evlenebiliyorlar.  Kimse bunun hakkında birşey yazmıyor, kimse bundan bahsetmiyor.  Nişanlım beni evine annesiyle tanışmaya götürdü, çok hoş bir annesi var.  Benim Çernobil’den gelen bir aileye mensup olduğumu öğrenince ne dese beğenirsiniz? “Şekerim peki çocuk sahibi olabilecek misin?”.  “Şekerim bazıları için doğum yapmak günahtır”.

Sevmek de günah.

JOANNA
Bahar burada yılın en güzel mevsimidir. Kiraz çiçeklerinin tümüyle açtığı bu neşeli mevsim şimdi üzüntü ve kalp kırıklıkları zamanına dönüştü. Rachel Carson’un “Sessiz Bahar”ını hatırladık. Hiç çocuk sesi yok, çünkü evde kalmak zorundalar. Kiraz çiçeklerini izlediğimiz büyük eğlenceler de yok.
Santralden 60 km uzakta 250,000 kişinin yaşadığı bu şehirde çocukların okul dışına çıkmalarına izin verilmiyor. Radyasyon bulaştığı için su içemiyor, burada üretilen yiyecekleri yiyemiyoruz. Mümkün olduğunca evde kalıyoruz ve sürekli rüzgar raporlarını takip ediyoruz ki rüzgarın radyasyonu buraya getirip getirmediğini bilelim. Yerel hükümet bu durumla baş etmekte zorlanıyor.
NAOTO KAN
Fukuşima felaketi yaşandığında Japonya Başbakanı idim.  Japon halkı büyük acılar çekti, çekmeye devam ediyor.  Herşeyi düşündük ama deprem ile tsunaminin birlikte olabileceğini tahmin edemedik.  Topraklarımız, sularımız, denizimiz radyasyonla kirlendi.  Binlerce insan susuz ve aç kaldı. 300 bin kişi evlerini terketti. Felaketi doğru yönetemedim.  Bunun acısı ve utancı ile görevimden istifa ettim. Nükleer enerjinin neler yapabileceğini Hiroşima’da gördük ama akıllanmadık. Bütün enerji politikamızı nükleer enerji üstüne inşa ettik.  Bu Japon tarihine “acı bir ders” olarak geçecek.  Gelecek kuşaklar ne düşünecekler, ne diyecekler? Bundan sonra nükleer karşıtı aktivistim.  Japonya nükleer enerjiye bağımlılığından kurtulmalıdır. Bundan sonra yeni misyonum nükleer enerji santrallerinin kapatılmasıdır.
Sanatçı ve aktivistlerin bir grubu.

“Yaşamayan Bilmez Fukuşima’da Çernobil’de...” 

Nükleer santral felaketlerinin yarattığı büyük boyutlu, geniş çaplı, çeşitli ve yıllar boyu sürecek sorunlar, Başbakan’ın nükleer felaketleri tüp patlamasına benzetmesini akla getiriyor.  Biz sanatçı ve aktivistler, ne Akkuyu’da ne Sinop’ta ne de Türkiye’nin bir başka noktasında nükleer santral istemiyoruz!


31 Mart 2012 Cumartesi

Çıralı'da neler oluyor?


Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Mart 2012

Caretta caretta’ları, tarihi ve doğal zenginlikleri, eşsiz plajı ile dünyaca ünlü sakin, sessiz Çıralı, geçtiğimiz günlerde köylülerin yaptığı eylemler ile manşetlerdeydi: “Çıralı’da Halk Dört Gündür Ayakta ve Çıralı’yı Beklemeye Devam Ediyor” “Bugün Çıralı Halkı Carettaların Kumsalına Yattı”, “Kadınlar Çıralı için Sahaya Çıktı”, “Çıralı’da 95 Milyona Saygı Etkinliği Yapıldı”, “Çıralı’yı Katletme Planı Şimdilik Durdu”.

Peki Çıralı'da neler oluyor?


Çıralı sahili 90 hektarlık bir alan., Antalya Orman Bölge Müdürlüğü, Bu arazinin 18 hektarını yani %20’sini 27 Temmuz 2011’de Ormanspor’a tahsis eder. Ormanspor, aynı gün, devletten “antreman için” kiraladığı araziyi, bölgedeki Nerissa Otel adlı tesisin işletmecisi Hüseyin Gedik’e “sponsorluk bedeli” karşılığında günübirlik tesis kurması için 10 yıllığına devreder. Bu arazi içinde yapılacak tesislere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu 19 Aralık 2011 tarihinde onay verir. Hüseyin Gedik 15 Şubat günü sahile tel örgü çekme işini başlatır. Çıralı sahili, 1990 yılında golf sahası, 1997 yılında çöp sahası, şimdi de futbol sahası ve mesire alanı sorunu ile karşı karşıya kalmıştır.

Sahili 95 milyon yıldır Caretta’ların yuvalama alanı olan Çıralı, yaklaşık altı kuşaktır Yörük kökenli köylülerin evi. Rumlardan sonra buraya yerleşen Yörükler Osmanlı tapusu almışlar. Bölge, 1976’da köylülüler araziyi kullanmıyor gerekçesiyle orman statüsüne alınmış. Köylülerin itirazı üzerine “2B” statüsüne geçmiş. Bugün Çıralı, Olimpos-Beydağları Milli Parkı sınırları içerisindedir ve 1. Derece Doğal SİT alanıdır. Sahili, yolu olan, halka açık, büyük oteller tarafından işgal edilmemiş, betonlaşmamış nadir doğal kumsallardandır.

Sorunun Tarafları İçin “Sahil” Ne İfade Ediyor?

Köylüler Çıralı Sahili’ni, Çıralı’nın “sembolü” olarak görüyor. “Sahil olmazsa Çıralı olmaz ve kimse gelmez.” diyorlar. Çıralı’nın doğası ve sahili korunsun, olduğu gibi kalsın istiyorlar. Gelecek nesillere de bu şekilde bırakmaları gerektiğine inanıyorlar.

Bir köylü “Köy bir bahçe idi” diyerek alanı ve sahili bir bütün olarak gördüklerini ifade etti. Bu ifadenin bir göstergesi, Çıralı’nın yerlisi köylülerin arazi sınırlarını belirlemek için çalı ve çiçeklerden oluşan doğal çiti tercih etmesi. Yer yer alçak taş duvarlar görüyorsunuz. Arazi sınırlarına taş duvar, tel örgü yapmak dışardan gelip yerleşenler yabancılar arasında yaygın.

Halkın neredeyse tamamı turizmden geçimini sağlıyor. Geleceklerini burada görüyorlar. Sahil onlar için hem geçim kaynağı, hem yaşam alanı. Buğday Derneği, WWF gibi sivil toplum kuruluşları ile UNDP gibi kuruluşların desteği ile başlatılan projeler ve gelen turistlerin yorumları sayesinde köylüler arasında doğa koruma bilinci oluşmaya başlamış. Bazı köylüler ekolojik tarıma başlamış.

Sahil herkesin kullanımına açık ortak alan kabul ediliyor. Sahilin temizlenmesinde sorumluluk alıyor ve temizleme işini organize edip, masrafları paylaşıyorlar. Sahilin tel çekilerek bölünmesi ve belli kişilerin kullanımına tahsis edilmesi, yerel kültürdeki kurallarla çatışıyor, ortak mülkiyet haklarına saldırı olarak görülüyor.

Sahili kiralayan Hüseyin Gedik’e göre, Çıralı sahili devletin malı ve köylü devletin malını kira vermeden kullanıyor. Köylüleri devletin arazisini işgal edenler olarak görüyor, sahili kamusal alan olarak kabul etmiyor ve köylülerin mülkiyet haklarını yok sayıyor. Kendisi kanunlara uygun şekilde sahili kiraladığı için buna direnen köylüleri kanunlara karşı gelmekle suçluyor.

WWF-Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na göre Çıralı sahili, öncelikli olarak nesli tehlike altında bulunan Caretta Carettaların (deniz kaplumbağaları) yuvalama alanı ve bu nedenle korunmalı. Tesis edilen yere piknik amaçlı tesisler ve futbol sahası yapıldığı takdirde, bundan Carettaların etkileneceğini, yok oluşlarının hızlanacağını, doğa katliamı olacağını ve Çıralı’nın en önemli doğal özelliklerinden birini kaybedeceğini vurguluyorlar.

Ulupınar Muhtarlığı, SS Ulupınar Çevre Koruma ve İşletme Kooperatifi ve Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platform’una göre Çıralı sahili, Carettaların yuvalarını yaptığı, onsekiz endemik bitkiye sahip, tarihi Likya yolu üzerinde yer alan korunması gereken 1. Derece Doğal SİT alanıdır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na göre Çıralı sahili özel bir öneme ve doğal karektere sahiptir. Üyeleri arasında bilim insanlarının da bulunduğu kurul, kiralanan alandaki inşaat faaliyetlerini yoğun bulduğu için kiralama projesini olumsuz bulmuştur.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne göre Çıralı sahili, ülkemizin taraf olduğu uluslararası Bern ve Barselona sözleşmeleri kapsamında ve ulusal mevzuat gereği koruma altına alınan deniz kaplumbağalarının yuvalama alanıdır. Sahilin kiralanması, Koruma Amaçlı İmar Planı’nda sahilin yapılaşmaya kapalı olmasından ve deniz kaplumbağaları üreme sahasını olumsuz etkileyeceğinden dolayı uygun değildir.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Orman Bölge Müdürlüğü’ne göre Çıralı sahili, kanunlara uygun olarak mesire yeri sıfatıyla kiralanabilir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’na göre Çıralı sahili mesire alanı olarak kiralanmaya uygundur. Komisyonda bilim insanları bulunmamaktadır.

Sonuç; taraflar “sahili” farklı değerlendirmektedir. Çıralı’da altı kuşaktır yaşayan köylüleri beş yıl önce köyde arazi alıp, üç yıldır turizm yapan Hüseyin Gedik ile karşı karşıya getiren, gerginlik yaratan sorunun bir kaynağı “Çıralı Sahilinin” kimliği konusundaki bu anlaşmazlıktır. Bir diğeri Bakanlıkların Çıralı sahilini insanlar tarafından kullanılmayan boş bir alan olarak değerlendirmesi, burada yaşayan köylüleri yok saymasıdır.

Milli Park olmasına, uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuatla koruma alanı kabul edilmesine rağmen, sahilin kiralanması ve yapılaşmaya açılması, devletin içindeki doğa koruma ve kontrol alanındaki çelişkiye işaret etmektedir. Kritik soru; Devletin doğa koruma ve kontrol konusunda bir politikası var mıdır? Doğal alanlar üzerinde yaşayan halkın destek ve katılımı sağlanmadan korunabilir mi? Koruma altındaki doğal alanların özel mülkiyete kiralanması ve yapılaşmaya açılması sürdürülebilir bir koruma anlayışı mıdır?

29 Şubat 2012 Çarşamba

Politik Ekoloji Yaklaşımlı Filmler, Şubat 2012

Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 28 Şubat 2012

“Umarım insanlar bu filmi izler ve rahatsızlık hisseder. Kötü bir şekilde değil, onları sonraki birkaç gün ya da hafta düşünmeye sevkedecek şekilde. Bu rahatsızlık; filmin, örneğin bir teröristin ne olduğuna dair yerleşik algıları sarsmasından kaynaklanacak.”

Marshall Curry (Yönetmen)


EĞER BİR AĞAÇ DÜŞERSE

Hayatınızda hiç ulu anıt ağaç gördünüz mü? Hani şu binlerce yıldır var olan, gövdesini yedi sekiz kişinin elele verip ancak çevreleyebildiği ağaçlardan. Umarım görmüşsünüzdür. Peki bu ulu anıt ağaçlardan oluşan bir orman gördünüz mü? Görmediyseniz hayal edebilirsiniz. Bu ormanda Gülliver’in cücesi gibi hissedersiniz kendinizi. Ulu heybetli duruşları, başınızı kaldırdığınızda tepesini dahi göremediğiniz yüksek boyları, çevrelerindeki daha genç, farklı türden ağaç ve çalılara kol kanat geren varlıkları ile insanda saygı uyandırırlar. Yanlarında huzur hisseder, sarılınca sevgi duyarsınız...

Bu ağaçların elektrikli testereler ile birer birer kesilip, yıkıldığını ve çok geniş bir alanın traşlandığını hayal edin. Kuzey Amerika kıtası, Batı’lılar tarafından keşfedildikten sonra sahip olduğu eski ormanların yüzde doksan beşini kaybetmiş. Kalan yüzde beşin yine yüzde doksan beşi yavaş yavaş kereste şirketlerine açılıyormuş.

Bu kıyımı durdurmak için basın açıklamaları, imza kampanyaları, protesto yürüyüşleri, sivil itaatsizlik eylemleri bir işe yaramaz ise, ne yaparsınız? “Eğer Bir Ağaç Devrilirse: Yeryüzü Özgürlük Cephesi’nin Hikâyesi” filmi, bu bağlamda, çevreci aktivist Daniel McGowan’ın öyküsünü anlatıyor. !f film festivalinde gösterilen, Marshall Curry’nin yönetmenliğini yaptığı, 2011 tarihli bu film Daniel McGowan’ın bir yandan sıcak ve yakın ilişkiler üzerine kurulu aile yaşamını diğer yandan adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı duruşuyla başlayan aktivist yaşamını takip ediyor. Yeryüzü Özgürlük Cephesi, dünyanın en radikal çevreci örgütlerinden. Eski ormanların yok edilmesinde suçlu buldukları polis merkezleri ile kereste fabrikalarını kundaklamışlar. Eylemlerini, “Kapitalistleri ancak mallarına zarar vererek durdurabilirz. Çünkü onları için en değerli şey mal ve paradır” diyerek savunuyorlar. Eylemlerinde cana kastetmiyor, kimseyi yaralayıp, öldürmüyorlar, sadece maddi zarar veriyorlar. Buna rağmen FBI, onları 2011 Dünya Ticaret Merkezi bombalayan ve binlerce kişiyi kasıtlı öldüren teröristlerle bir tutar ve “eko-terörist” ilan eder. Daniel McGowan hapse mahkum olur ve normal bir hapishane yerine terörist suçluları için yapılan özel hapishaye gönderilir. Film, Daniel McGowan gibi çevreci aktivistlerin devlet tarafından “terörist” ilan edilmesini sorguluyor. Ben de okuyucuma sormak istiyorum, “Terörist kime denir?”

McGowan ile film hakkında yapılan söyleşide, filmi izleyenlerden ne beklediği sorulmuş. İzleyicilerden, devlet ve medyanın verdiği mesajları olduğu gibi almamalarını, dikkatle okumalarını ve doğruluğunu sorgulamalarını istiyor. “Medyada beni bir terörist gibi tanıttılar” diyor ve bu oluşturulan kurguların ardındaki asıl niyetin ve politik amaçların ne olduğunu düşünmenin önemini vurguluyor. Bu uyarısı akıllara, Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası (İNTES) Yönetim Kurulu Başkanı Şükrü Koçoğlu ve Orya Enerji şirketinin, HES karşıtı köylüleri ve çevrecileri “terörist”, “vatan haini” ilan etmesini getiriyor.

Amerikan polisinin çevreci aktivistlere uyguladığı sert, zalim, işkenceci tavrı gösteren sahneler ürkütücüydü. Biber gazını hiç sakınmadan kullanıyorlar, elleri bağlı olan aktivistlerin gözlerine hatta, başlarını sabitleyip göz kapaklarını zorla açarak içine sıkıyorlardı. Bu sahneler, Türkiye’de çevresel adalet için eylem yapan köylülerin ve aktivistlerin polis ve jandarmadan gördüğü muammeleyi hatırlattı.

“16 Ton, insanlık tarihine ironik bir yaklaşım. Bugünkü yanlış hayatımızı neleri nerelerden nasıl çıkararak inşa ettiğimizi anlatıyor. Gele gele vardığımız serbest piyasa ve özgürlük çağı yoksa bütünüyle halkla ilişkiler faaliyeti ürünü mü? Madencilerin sefaletini anlatırken gözde bir hit parçası oluveren "16 Ton", yoksa sadece bir şarkı mı?”

Ümit Kıvanç (Yönetmen)

16 TON

Kömür madenciliği üzerine yapılmış en başarılı belgesellerden biri. Kömür madenciliğini, tarihsel izlerini takip ederek, başlangıcını, dünyada yaygınlaşmasını ve geçirdiği evreleri çok kapsamlı ele alıyor, kara mizahi dille aktarıyor. ABD, Türkiye’deki maden işçilerinin tozlu sayfalar arasında unutulan zorlu, kanlı mücadelelerini, günışığına çıkararak hatırlatıyor. Fonda kömür işçilerini anlatan “16 tons” şarkısı var. Şarkı, bir kömür işçisinin zor hayatı üzerine yazılmış. Şarkının sözlerinde anlatılan gerçeklerin aradan geçen yıllara rağmen, hiç değişmediğini anlıyorsunuz. Maden işçisi hep ağır şartlarda, düşük ücretle ve tehlikeli ortamlarda çalışmış ve çalıştırılıyor.

Film, 1965’teki Zonguldak kömür işçilerinin grevini anlatıyor. İşçilerin grev nedeni, neden işletme mühendis, şef ve çavuşlara verilen ilave prim, işçilerden esirgendiğini sormak. Hükümet ve sendika bunu “kanunsuz” buluyor. Ama grev başlıyor. Vali işçilerle konuşmak yerine donanmadan yardım istiyor, jandarma işçilere gözdağı veriyor. Donanma barikat kuruyor. Barikata doğru yürüyen silahsız işçilere tüfeklerini doğrultup, ateş ediyorlar. 2 işçi ölüyor. İşçiler askerlerle göğüs göğüse dövüşüp, püskürtüyorlar. İşçilere karşı propaganda başlatılıyor, şehri yağmalayacakları dedikodusu çıkartılıyor. Türk-İş Genel Başkanı, işçileri organize edenlerin “komünist, Allahsız, içkici” olduğunu iddia ediyor. Hükümet “dış tahrik” palavrasına sarılıyor. Bugün de hak arayan işçiler aynı damgaları yemiyor mu?

“16 ton”, http://www.riyatabirleri.net/16ton_ana.html adresinde izlenebilir.

Yazımı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Zonguldak Ağıtı” şiiri ile bitireyim.

Bir kömür, bir uzak, bir kara, bir derin,
ellerin,

Yeraltında yitmiş kocaman ellerin.



Yıllarca çalışırsın, gündeliğin on lira,
açsın,

Susar kuyular bağıra bağıra



Ko yamyassı ayakların balçık toprağa girsin,


Kim yürürse öldürürler bilirsin.



Zonguldak ölü iki gecede gecede diri bir,


Zonguldak bir Türkiye, bir aç Türkiye değil midir?


Tanrı yeryüzünündür, bir pay düşmez sana,


Sen yeraltındasın, tanrısızsın, anlasana.